Nezaket, yine nezaket!..
Ne ekonomik krizler, ne siyasi kirlenmeler, ne de yoksulluktur bizi bugün düşkün ve zelil kılan. Bizi insanlığımızla sınayan hep bir nezaketsizliktir ki kişileri, ülkeleri, kıtaları birbirinden uzaklaştırır.
Kişideki bir nezaket noksanı öncelikle kendisine zarar verir; ama toplumdaki nezaketsizlik dünyanın bedii direğini sarsar gitgide; güzelliğin ve iyiliğin koordinatlarını karalar. Hele bir ülkeyi temsil edenlerdeki nezaket noksanı o ülkenin bütün bireylerini yaftalar.
AB’nin tartışmalara açıldığı günümüzde dünya, bencillik ve bayağılık karanlıkları içinde el yordamıyla yürümeye çalışıyor; bilgi nadan vicdanlar tarafından zalimce satın alınıyor; iyilikler menfaat hatırı için yapılıyor. Ve nalıncı keserleri siyasi çözümleri yontarken doğu ile batının farklı medeniyet ve kültürlerini ıskalayıp doğruyor. Arada çiğnenen ise hep nezaket ve zalimce büyüyen bir nezaketsizlik...
Dostlarım benim nezaket konusunda taviz vermediğimi, nezaketsiz tavırlara tahammülsüzlüğümü iyi bilirler. Ben randevu verirken bile söz gelimi “Saat 15.35’te sizi bekliyor olacağım” diyen ve çeyrek veya yarım saatlerin değil, bir dakika önce veya sonra gelmenin hesabını gören insanım. Çağımızda beşeri ilişkilerin hassas olması gerektiğinin altını çizerim hep. Ta ki insanlar üzülmesinler, zamanın değerini bilsinler ve onu değerlendirsinler. İşte bu yüzden bir nezaket noksanı bir teşekkür noksanıdır bana göre, bir tebessüm noksanlığı, bir merhabayı karşılıksız bırakmadır. Nezaket insaniyetin yarısıdır.
Bir akademisyen olarak öğrencilerimi bilinçlendirirken derslerimin neredeyse yarısını nezaket eğitimine ayırır ve onlara üniversitenin dört yıllık öğretimden ibaret olmadığını, en az bir yıl yurt dışında bir Avrupa ülkesinde bulunmak gerektiğini, bunun hem Avrupalı nezaket anlayışını tanımak, hem bir yabancı dili öğrenmek, hem de dünya ve Türkiye’nin konumunu iyi değerlendirebilmek için şart olduğunu anlatırım. İsterim ki Türk gençleri eğitimlerini tamamlarken, söz gelimi mimar olacaklarsa nasıl binalar yapmaları, şehir planlamacısı olacaklarsa nasıl şehirler kurmaları, sanatçı olacaklarsa nasıl sanat üslubu edinmeleri, yönetici olacaklarsa nasıl iş ortamları hazırlamaları vs. gerektiği konusunda Avrupa’yı görsünler, buna kendi kültürlerini eklesinler ve ondan sonra bulundukları yere karar verip XXI. yüzyılın dünyasını mutluluklara hazırlasınlar... Ama illa ki gittikleri her yere nezaketi beraberlerinde götürsünler...
Bunca nezaket talebim elbette bir nezaketsizliğe dayanıyor. İstanbul’daki Hollanda Büyükelçiliği’nin nezaketsizliğine. 30 Temmuz 2002 günü yazdığım bir mektuba hâlâ cevap vermeyerek gösterdikleri nezaketsizliğe(*). Dünyaya kendini medeni (!) tanıtan bir Avrupa devletinin nezaketsizlik uygulamasına.
Peki, hani ya sanatla yoğrulduğu söylenen centilmenler, hani ölüme bile nezaketle giden şövalyeler, hani lale renkleri kadar zarif hanımefendiler, beyefendiler?!..
Nezaket fikrini ne zaman kaybetti Batı?!..
(*) Öğrencilerime hep tavsiye ettiğim eğitim amaçlı Avrupa seyahatini bu yıl, aynı zamanda öğrenci olan iki kızım için arzulamış, bu vesile ile Avrupa’daki dostlarımla irtibata geçip birer hafta kalmak üzere Hollanda–Almanya–Avusturya güzergahında bir seyahat yapmalarını planlamıştım. Her türlü bağlantısı kurulmuş, her türlü evrak hazır edilmiş, bütün şartlar yerine getirilmiş olduğu halde Hollanda Konsolosluğu iki öğrencinin vize talebini yazık ki geri çevirdi. Olabilirdi, bize sebebini açıkladıkları vakit bunu anlayabilirdik, ne var ki sayın konsolos bu konuda yazılmış mektubuma cevap verme nezaketini göstermedi. Şimdi soralım:
Acaba Batı, Doğu’yu ne zaman anlayacak, yahut anlamak isteyecek?
Ayrı yönlerden gelmiş olabiliriz; ama bu hal birinin ötekini tamamlamasına engel değil ki!..
Doğu, bütün nezaketiyle size yönelmişti sayın konsolos, şimdi sizin nezaketsizliğinizi nazikçe size iade ediyor.
15.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
i.pala@zaman.com.tr
|