Türkiye, 3 Kasım 2002 tarihinde yapılacak seçime endekslenmiştir. Seçim sonrası yeniden şekillenecek siyaset, ülkemizin sorunlarını kalıcı şekilde çözebilecek politikaları ortaya koyabilmelidir.
Uzun yıllardır devam eden ekonomik sorunlara çözüm olması amacıyla uygulamaya geçirilen tüm programlar aksine sonuçlar vermiş ve iyileşme yerine “gerileme” ile sonuçlanmıştır. Bunda başlıca etken, siyasetin popülizme prim vermesi ya da ülke gerçeklerinden uzak ve halktan kopuk önlemler ile sorunları çözme anlayışında yatmaktadır.
Nitekim IMF ile yapılan ve 3 yılı aşkın bir süredir uygulanmakta olan anlaşmada da benzeri bir zihniyet sonucu başarıya ulaşılamamıştır. İçinde insan unsuru bulunmayan ve reel sektörü dışarıda bırakan bir programın başarısızlıkla sonuçlanacağı gerçeği nedense bir türlü görülmek ve kabullenilmek istenmemiştir.
Ardı ardına yaşanan kasım ve şubat krizleri, bu büyük hatayı gözler önüne sermesine rağmen, inat ve baskıyla yanlışlıklara devam edilmiştir. Sonuçta, ülkemiz hiç hak etmediği ölçüde zarara uğratılmıştır. “Karnı tok sırtı pek” olacağı iddia edilen bu ülkenin insanları, açlığın ve yoksulluğun kollarına teslim edilmiş ve maalesef makus kaderi ile baş başa bırakılmıştır.
IMF programları harfiyen uygulanarak 2 senede 2 milyon 300 bin kişi işsiz kalmış, 600 bin esnaf kepenk kapatmıştır. İntiharlar, iflaslar artık olağan sayılmaya başlanmış ve haber değeri kalmamıştır. Köylü de bitirilmiştir. Tarlasını ekmek için tohum, gübre, mazot paraları yoktur. GSMH’nin % 110’una yaklaşan 230 milyar dolarlık borç stoku ve sadece son üç yılda ödenen 90 milyar dolarlık faiz ile ayakta kalmaya çalışan Türkiye’nin bunu nasıl başaracağı meçhuldür.
Artık anlaşılmıştır ki, Türkiye yalnızca IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların çizdiği çerçeve içerisinde kalarak kendini krizlerden koruyamaz. Nitekim, ezberci bir öğrencinin sadakati ile sorunlarını sadece önüne konan formüllere bakarak çözmeye çalışmak Türkiye’yi çözümsüzlüğe sürüklemiştir.
Ülkemiz 3 Kasım tarihinde yapılacak seçimlere az bir süre kala önemli bir dönüm noktasına gelmiştir. Türkiye, geçmişinin muhasebesini yaparak bugününü değerlendirmek ve geleceğine bir yön çizmek mecburiyetiyle karşı karşıyadır. Siyasi, iktisadi ve sosyal hayat çözümsüz sorunlar yumağı haline gelmiştir. Milletin refahını temin edecek çözümün ortaya çıkarılmasında açık bir yetersizlik ve akıl karışıklığı mevcuttur.
Siyasetteki parçalı yapının seçim sonrası güçlü iktidarlar yerine yeni birtakım ortaklıklara yol açacağı kamuoyu yoklamalarından anlaşılmaktadır. Ülkemiz, koalisyonlarla yönetildiği dönemlerde beklenen atılımları gerçekleştirmekte yetersiz kalmaktadır. Nitekim Sayın Süleyman Demirel ve Sayın Turgut Özal’ın tek başına iktidar oldukları dönemler ülkenin en fazla ilerleme kaydettiği dönemlerdir. Unutmayalım ki, siyasetin bölünmüşlüğünün artmasına paralel olarak TBMM’ye ve siyasetçiye olan güven azalmaktadır.
Böylesine ağır sorunların, seçim sonrası tek bir partinin iktidarı ile çözüme kavuşturulabileceği inancı kamuoyunda yaygın bir görüş olarak seslendirilmektedir. Ancak mevcut barajlı sistem, halkın iradesinin Parlamento’da yeterince temsil edilememesi tehlikesini doğururken güçlü bir iktidarın iş başına gelebilmesi olasılığını da azaltmaktadır. Bu noktada iki turlu seçim sisteminin hayatiyete geçirilmesi elzem olarak görülmektedir.
Yine bir başka husus ise, mevcut Siyasi Partiler Kanunu’nun parti içi demokrasinin gelişimi önünde bir engel olarak durmasıdır. Halkın değil liderlerin seçtiği vekillerin, halka hizmet yerine lidere hizmet anlayışını ön plana çıkarmak zorunda kalmaları yüzünden, milletvekilinin kamuca verilen görevleri yerine getirmede çoğunlukla başarısız olduğu görülmektedir. Bu yüzden, parti içi demokrasiyi çalıştıracak şekilde Siyasi Partiler Kanunu seçim öncesi mutlaka değiştirilmelidir.
Günümüzde siyasi iktidarlar halkı, sadece seçimden seçime yetki devretmekle görevli pasif bir aktör olarak görmektedir. Politikacıların oy uğruna gerçekçi olmayan uygulamaları, demokrasinin yozlaşmasına sebebiyet vermektedir. Bu yüzden, halkın gerçek temsilcilerini iş başına getirecek ve katılımcı demokrasiye cevaz verecek şekilde Seçim Yasası da derhal değiştirilmelidir.
TBMM, siyaseti kendi çıkarları doğrultusunda kullananlara kapatılmalı, bilgi ve birikimini ülke hizmetine en üst seviyede sunabilecek kişilerin, siyasette görev almasını temin edecek düzenlemeler yapılmalıdır.
Mevcut sistemin, sorunların çözümünü zorlaştırdığı, bilgi ve teknolojinin dev adımlarla ilerlediği bir dönemde hızla karar alabilme ve uygulayabilme imkanını kısıtladığı görülmektedir. Bu yüzden, başkanlık ya da yarı–başkanlık sistemi daha fazla tartışmaya açılmalıdır.
İş dünyasının seçim sonrası beklentisi ise, iş başına kim gelirse gelsin önceliği mutlak surette reel sektöre verecek politikaların oluşturulmasıdır. Özel sektör kalkınmadan, ülkenin hiçbir sorununa gerçek anlamda çözüm getirilebilmesi mümkün değildir. Dışarıdan güdümlü değil kendi inisiyatifimiz ile hazırlanan ve sorunlara palyatif değil kalıcı çözümler getirebilen bir “milli program”a ihtiyaç vardır. 3,5 yılda verilen zararın giderilebilmesi ve reel sektörün yeniden bir ivme kazanabilmesi buna bağlıdır.
İş başına gelecek iktidar, ülke ekonomisine zarar verdiği kesin şekilde kanıtlanmış tüm uygulamalara süratle son verecek kararlılığı mutlaka sergilemeli ve bu noktada yeni ve onurlu anlaşmalara imza atmalıdır. Örneğin IMF’nin, Türk insanını dışlayan uygulamaları ve büyük zararlarımıza yol açan Gümrük Birliği gibi hususlar yeniden masaya yatırılmalı ve ülke üzerindeki ipotek kaldırılmalıdır.
Devlet süratle yeniden yapılandırılmalı ve verimliliği artırılmalıdır.
Doğru politikalar ile Türkiye’nin düştüğü uçurumdan kısa sürede çıkarılacağına inancımız tamdır. Sorunlar büyüktür; ancak çözümsüz değildir.
Vatandaşa güven telkin edecek ve geleceğini sağlama alacak politikalar yeni bir “milli ruh” yaratacaktır.
Kaybedecek zamanımız yoktur. Türkiye potansiyeli çok yüksek bir ülkedir. Bütün mesele bu potansiyeli harekete geçirecek mekanizmalara işlerlik kazandırılmasındadır. Bu noktada Türk siyasetçisine ve bürokrasisine önemli görevler düşmektedir.
3 Kasım seçiminin bu bilince sahip kişileri Parlamento’ya taşımasını temenni ediyoruz.
ATO Yönetim Kurulu Başkanı
15.08.2002
|