“Uzlaşma kültürü”, küreselleşme süreci içinde altı özellikle çizilmesi gereken kavrama dönüştü. Ancak, kimileri uzlaşma kavramına pek sıcak bakamamakta, ona olumsuz anlamlar yükleme eğilimi göstermektedirler. Acaba, gerçekten uzlaşma kavramı, birtakım olumsuzlukları kapsayan bir içeriğe sahip mi?
Uzlaşma denince, kimileri uzlaşan tarafın nesneleştiğini/edilgenleştiğini anlayabiliyor. Bu düşüncenin gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum. Şöyle ki, uzlaşma her şeyden önce işdeşlik ifade eden bir eylemi dile getirmektedir. En az iki taraf olmadan bu eylemin gerçekleşmesi mümkün değildir. İlgili tarafların her biri özne konumundadır; eylemi birlikte ortaya koymaktadırlar. Varılan sonuç, tarafların ortak ürünüdür. Dolayısıyla, sonuçta elde edilen çözüm, tarafların her birine aittir. Şayet böyle değil de, taraflardan birini nesneleştirici bir sonuç ortaya çıkıyorsa; artık orada bir tarafın diğerine herhangi bir şeyi empoze etmesi, dayatması, emretmesi..; diğerinin de ister istemez kabullenmesi söz konusudur. Bu konumda diğerinin kendi varlığını ortaya koyma imkanı yoktur. Bu şartlarda varılan sonuç ise, bir tarafın inisiyatifinde ve diğer tarafa rağmen oluşmuştur. Bu durumda bir çözüm ortaya çıkıyorsa o, sadece bir taraf için çözümdür, diğer(ler)i için değil. Bu duruma uzlaşma denmez.
Uzlaşmada birbirinden farklı en az iki taraf olduğuna göre, uzlaşmak için özdeşleşmek şöyle dursun benzeşmek bile gerekmemektedir. Uzlaşırken taraflar, kendi kişiliklerini, kimliklerini, hayat felsefelerini terk etmek durumunda değiller; kendileri kalarak bu sonuca ulaşmaktadırlar. Uzlaşmada tarafların kendi dünya görüşlerini inkar etmeleri, onu paranteze almaları söz konusu değildir. Aksine her taraf, kendi dünya görüşü çerçevesinde mevcut imkanları, şartları göz önünde bulundurarak önceliklerini sıralayıp kendince bir karara varmakta ve bu “kendince karar”lar paylaşılmaktadır. Bu birlikte bir karara varma tutumu, varlığı bir bütün olarak algılama ve kendisini tek başına yaşayan biri olarak değil, bu varlık bütünü içinde bir birey olarak görmenin tabii bir sonucudur.
Şu var ki, uzlaşmaya ulaşma sürecinde yapılan tartışmalar, değerlendirmeler esnasında her taraf farklı görüşlerle yüz yüze gelerek kendi düşüncelerini, zihinsel şemalarını test etme, onları daha yakından tanıma fırsatını elde edecektir. Bu durumda tarafların her biri kendi düşüncelerinde, paradigmasında birtakım değişikliklere de gidebilir. Bazı şemalarını atabilir, bazılarında değişiklik yapabilir, yenilerini oluşturabilir. Bütün bunları her taraf, kendi kişiliğini riske atmadan kendi isteğiyle yapmaktadır. Bu da, uzlaşma kültürünün bireye kendini inşa etme/geliştirme yolunda sağladığı bir katkıdan başka bir şey olmasa gerek. Bu ise, meselenin farklı bir boyutudur.
Bu nedenle, hemen herkesin onaylamayacağı kimi olumsuz tutumların, uzlaşma kavramıyla irtibatlandırılmasına katılamıyorum: “Uzlaşma kültürünün belirleyici niteliği ideoloji yokluğudur. Bir de, uzlaşma yönetimi kavramı var. Uzlaşma yönetiminin siyasi ilkeleri, teorileri, idealleri, felsefesi olmayan; yönü, hedefi, pusulası, öngörüleri yetersiz; liderliğinin entelektüel unsurları na–mevcut toplumlarda yeşerdiği gözlemleniyor. Bu sınıflandırmaya giren toplumlar, duyguların egemenliği altındaki toplumlardır ve başat duyguları da korkudur. Çünkü –deniyor– toplumlar, felsefi temelleri kadar sağlamdırlar. Siyasi felsefesi olmayan ülkeler, okyanusun ortasında, rüzgarın merhametine sığınmış, rastgele yol alan gemiler gibidirler. Kamaralarına sığınmış yolculardan tek ses duyulur: “Oturun oturduğunuz yerde!” Gemiyi sallamayın! Yolcular birbirlerini hareketsiz kalmaya teşvik ederler; çünkü kaptan köşkünün boş olduğundan korkmaktadırlar. Sallanmaya gelmeyen bir geminin denize layık olmadığı açıktır. Ancak, bu gerçeğin farkına varmak için ideolojisiz yaşanamayacağının idrakinde olmak gerekir. Uzlaşma kültürünün bir diğer adı da “anti–ideoloji ideolojisi”dir.” (Bk. Alev Alatlı, Sonuç Bildirgesinin Düşündürdükleri, Zaman, 19.7.2002)
Dikkat edilirse burada uzlaşma kavramına oldukça farklı anlamlar yüklenmektedir. Burada kendi kendini yönetemeyen, denetleyemeyen, kişiliği gelişmemiş, özgürleşememiş, dışa bağımlı kişilerden/gruplardan söz edilmektedir. Onlar özgür değil, kalıplanmış kişilerdir. Özgür kişilerin yapabileceği uzlaşma eylemi bunlardan beklenemez. Bu cümlelerde anlatılan uzlaşma değil, güd(ül)medir. Biri güdüyor, diğeri de güdülüyor. Bir taraf özne iken diğeri tamamen nesne konumundadır. Bu ikincisi, esasen varoluş sorunu yaşamaktadır; otantik bir hayatı söz konusu değildir. Varlık sorunu yaşayan birinin uzlaşma eylemini gerçekleştirmesinden nasıl söz edilebilir? Piyonların birlikteliği, nasıl uzlaşma olarak nitelendirilebilir? Birilerinin, tehditle, dayatmayla, korku salarak.. başkalarına bir kararı/durumu onaylatması, nasıl uzlaşma kavramıyla ifade edilebilir? Bütün bunlar tamamen başka şeylerdir.
Uzlaşma sürecinde taraflar, asla kendilerini saklama ihtiyacı duymamalıdırlar. Dolayısıyla hiçbiri, kendi düşüncelerini kendine saklama durumunda kalmamalıdır. Herkes rahatça kendini ifade edebilmeli, düşüncelerini açıklayabilmelidir. Bu kendini ifade etme çabası, ötekilerin görüşlerini eleştirmeyi de kapsamaktadır. Çok iyi bir tartışma sürecinden sonra, sağlıklı bir uzlaşmaya varılabilir. Böyle bir kültürel ortam olmadan uzlaşma boy atamaz. Bu yüzden, uzlaşmacı yaklaşım, “eleştiriye ve muhalefete kapalı” görülmemelidir.
Bu karşılıklı görüş alışverişi, biraz önce belirtildiği gibi, her iki tarafın birbirinden yararlanmalarını, belki de bunun sonunda kendi görüşlerini yeniden değerlendirmelerini sağlayabilecektir. Bu da, tarafların kendi varoluşlarının daha iyi farkına vararak uzlaşmalarının yollarını açıcı rol oynayacaktır. Bu yüzden, uzlaşma kültürünü yeşertmek istiyorsak, farklılıkları kabullenmeli, korku kültürünün egemenliğine son vermeliyiz.
Soruna böyle yaklaşırsak, aksi kutuplarda yer alan bireylerin/kesimlerin, şu veya bu konudaki birlikteliklerini, “anti–ideolojide uzlaşma” olarak değerlendirmemeliyiz. Çünkü onlar uzlaşmakla, ideolojilerinden soyutlanmış, onu terk etmiş değiller ki. Ayrıca tarafların bir konuda uzlaşmaları, birçok veya her konuda uzlaşmalarını zorunlu kılmamaktadır. Uzlaşma görüşmeleri sonunda olabilecek en uç ihtimal, taraflardan birinin kendi ideolojisinin yetersizliğine, tutarsızlığına kanaat getirip ötekininkini benimsemesidir ki bu da ideolojisizlik olmadığı gibi, anti–ideolojik tavır da değildir. Evet uzlaşma, ideolojisizleşme/hayat felsefesinden yoksunlaşma değildir; bilakis onu daha bir derinden fark etmektir, yaşamaktır.
Prof. Dr., Erciyes Üniversitesi Öğretim Üyesi
15.08.2002
|