Devam eden senaryo: Tanzimat
Osmanlı aydını ve yöneticisi, güçler dengesinde Batı’nın üstünlüğü ele geçirdiğini ilk defa Lâle Devri’yle birlikte kabullenmeye başlar. Bundan sonra sıra, artık önce devleti, sonra toplumu, Batı’nın kendini bize takdim biçimine göre tanzim etmeye gelmiştir. Bilindiği gibi, bu tanzimin ilk kapsamlı meyvesi, Tanzimat Hatt–ı Hümayunu olmuştur.
Tanzimat ve onu takip eden “ıslahat” hareketlerinin hemen hiç biri Osmanlı Devleti için gerçek anlamda diriltici rol oynamamıştır. Bu hareketler, bilhassa en son Düyun–u Umumiye’ye yol açan ticaret anlaşmaları, Osmanlı Devleti’ni önce borçlandırmış, daha çok “zamanın dişliceleri”nin ceplerine inen bu borçlar, bu dişlicelerin kamu hazinesinden büyük paylar “kemirmeleri”ne hizmet etmiş, bilhassa Mısır’dan gelip İstanbul’a yerleşen “soylu” kadınları taklitle sarayda ve yönetici sınıfta büyük bir israf başlamış, o kadar ki, sarayın Mukaddes Emanetler Dairesi’nde başını duvarlara vurup, Reşit Paşa için, “Ya Rasûlellah, beni bu adamdan kurtar!” diye yalvaran Sultan Abdülmecid, israf yasağı koymuş, fakat, artık bir çığ gibi boşanan ve Yahya Kemal, Abdülhak Şinasi Hisar gibilerin hasretle andığı ve bizim de “Edebiyat, hattâ medeniyet harikaları!” gibi görüp takdim ettiğimiz Boğaziçi safalarının bir boyutunu oluşturduğu tefessüh, Abdülmecid’i de, daha sonra bütün devleti de önüne katıp gitmiştir.
Bugün, bilhassa son dönemlerde aldığı safhalarla AB yolculuğumuzun, 1839 Tanzimat Fermanı’yla başlayan süreçle hemen hemen hiçbir farkı yoktur. Meclis’in bu yolda aldığı son kararlar, beklendiği gibi, hiçbir zaman Türkiye’de sivilleşmeyi, temel hürriyetlerin, bilhassa halk çoğunluğu için hayata geçirilmesini ve yine bu halk çoğunluğunun teşebbüs özgürlüğünü getirmeyecektir. AB, Türkiye’de sadece azınlık gördüğü gruplar, onların inançları ve haklarıyla ilgilenmekte ve Güney Doğu’ya özel önem vermektedir. Bu konuda, öyle görülüyor ki, AB, ABD ve İsrail birlikte hareket etmektedir. PKK’yı çıkartanlar ve onlara destek verenler, hiçbir zaman sadece Avrupa devletleri olmamış, fakat kamuoyuna daima böyle yansıtılmıştır. PKK meselesi, bir Kürt meselesi değil, bir Güneydoğu Anadolu, Irak eksenli “Orta Doğu”, dolayısıyla Avrupa kadar, ABD ve İsrail cepheli bir meseledir. Bu, o boyutta bir meseledir ki, PKK’yı büyütüp, 20 yıl kadar onunla Türkiye’yi uğraştıranlar, onun temsil ettiği meseleyi, Öcalan’ı Suriye’den çıkartarak başlayan ve sonunda “idam edilmemesi şartıyla paket halinde” elimize teslim edilmesiyle devam eden bir süreçle yeni bir safhaya koymuşlardır. Yani, PKK terörü önlenmiş gibidir; fakat PKK ile güdülen gaye, adım adım ilerlemektedir. Ne acıdır ki, Türkiye’nin bu meseleyi önlemeye, onun bir sembolü haline gelmiş bulunan ve 38.000 kişinin katili olduğu belirtilen Öcalan’ı asmaya gücü olmamasının da çok ötesinde, sokaklara “Türkiye Cumhuriyeti, 1 yaşında gibi taze, 1000 yaşında gibi köklüdür” sloganları da yazılsa, büyük ölçüde onu kurtarmak için tüm ülkeyi ilgilendirecek kanunlar çıkartacak kadar zayıf ve dış yönlendirmelere açıktır.
Senaryo, ABD-AB–İsrail üçgeninde tam yörüngesinde yürümektedir. ABD, Irak’a müdahale edecek, Irak üçe bölünecek ve kuzeyde, zaten şu anda fiilen bulunan Kürt devleti, bölgede ikinci bir İsrail fonksiyonuyla gün yüzüne çıkacak, bu devletin idaresine de, büyük ölçüde, 1991 savaşından sonra ABD’ye taşınan (peşmergeler) getirilecektir. Bu devletin bölgede problem bir devlet olma özelliğinden istifade ile, İran ve Suriye’de Kürt nüfusun yoğunlukta olduğu sınır bölgeleri tamamen problem haline gelecek, Türkiye’nin de aynı nüfusun yoğunlukta olduğu GAP bölgesi, zamanla başımızı çok daha büyük ölçüde ağrıtacaktır.
Bunları herkesten önce, öncelikle ülkeyi 28 Şubat sürecinde bu hale getiren, halkla devletin arasını koparan, dine ve millî–ahlâkî değerlerimize cephe alan, ülkeyi grup grup bölen, ekonomik kriz için dışa kaçan yabancı sermayenin güya alacaklarını kuruş kuruş öderken, yerli sermayeye göç açtırmayan ve onu dışa çıkmaya zorlayan, Türkiye’nin İMF ile satın alındığı ve en iyi ihraç malının ordusu olduğunu gözümüzün içine baka baka söyleyenlere ses bile çıkarmayan, ama Türkiye’nin bağımsızlığından bahsedebilenler düşünmelidir.
16.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
ali.unal@zaman.com.tr
|