Hocalar ve siyaset
Mehmet Altan “En büyük iktidar, entelektüellerin iktidarıdır.” der. Bir ülkede hakiki anlamda ucu açık bir alem tasavvuruna sahip; varlığa ve hayatın anlamına aşkın, öte ve batın perspektiflerden bakabilen tefekkür ehli seçkin insanlar (havass) varsa ve bunlar icab–ı halde kendi özgün kimlikleri, iddiaları ve talepleriyle kamusala çıkmayı, gerekirse mücadele etmeyi ve bedel ödemeyi göze alabiliyorlarsa bu söz doğrudur.
Bu tür entelektüelin tarihte ilk defa 19. yüzyılda ve sadece Batı’da ortaya çıktığı söylenir ki, bu doğru değildir. Bunun hiç değilse bilinen tarihteki en somut örnekleri İslam ulemasının Muaviye’nin iktidarı ele geçirmesinden hemen sonra başlattığı; Emeviler, Abbasiler ve sonraki dönemlerde yürüttüğü politik muhalefettir. Batı’da kamusal alana çıkan aydınlardır; bunlar çoğu kez sistem içinde bir iktidar mücadelesinin tarafı olarak görünür olmuşlardır.
Defalarca denenen ayaklanma ve kanlı muhalefet teşebbüslerinden sonra, Sünni dünya, kanlı isyanları veya siyasal iktidara mutlak teslimiyetçiliği esas alan kaderciliği bırakıp “temkin yolu”nu seçti. “Temkin” genel olarak sivil hayatta inisiyatifi elde tutmaya ve siyasal iktidarı mümkün ölçülerde etkilemeye dayanır. Nihayetinde eğer şartlar elverirse iktidarı elde etmek elbette hedefler arasındadır. Ama bunun tarihte hemen hemen hiç gerçekleşmemiş olması ilginçtir.
Her neyse! Amacım İslam tarihindeki iktidar ve buna karşı yürütülen muhalefet biçimlerini anlatmak değildir. İlahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk’ün CHP’ye, düşüncelerine ve kişiliğine çok değer verdiğim Mehmet S. Aydın’ın AKP’ye katılması bana tefekkür ve ilim ehlinin siyasetle olan ilişkisini hatırlattı.
CHP, en azından şimdilik barajı aşma, hatta çok sayıda milletvekili çıkarma şansına sahip ikinci parti durumundadır. Deniz Baykal’ın yeni vitrin düzeni ve öne çıkardığı “Anadolu solu” partinin politik performansına belli bir ivme kazandırdı. Açıkçası özellikle 1999 seçimlerinden bu yana pek yakından izlemeye çalıştığım CHP’nin 3 Kasım seçimlerinde çok daha farklı isimleri sadece vitrine değil, politik mutfağa da katacağı beklentisi içindeydim. Şimdiye kadar sadece Y. Nuri Öztürk’ün isminin geçmesi, bana artık iyice yaşlanmış olan Lütfi Doğan’ın yerine bir ikame düşüncesi gibi geldi. Eğer öyleyse ve Baykal’ın “ben başörtülülerin oyunu da isterim” sözünün arkasında çok ciddi bir toplumsal proje yoksa, iş, “gitti Lütfi Doğan hoca, geldi Yaşar Nuri hoca”dan ibaret kalacaktır.
Katılım töreninde Baykal’ın Yaşar Nuri’yle ilgili yaptığı tanımlama da bana çok garip geldi. Hiç yeri yokken onun bir “köylü çocuğu” olduğunu vurguladı. Nasıl köyden çıkıp büyük kente geldiğini, çalışarak ekmeğini kazandığını ve bu noktalara ulaştığını anlatırken, sanki uzak mesafeden hocayı belli belirsiz saydam sınırların varlığından haberdar ediyordu. Hoca o anda ne düşünmüştür, bilemiyorum; ama sonraları görüştüğüm birçok kişi, bundan gücendiğini ifade etti.
Mehmet S. Aydın hocaya gelince!..
Mehmet Altan’ın işaret ettiği “büyük bir iktidar alanı”ndan “küçük bir iktidar alanı”na, yani tefekkürden siyasete niçin geçiş yaptığını tam olarak anlamış değilim. O, Türkiye’ye, dünyaya ve İslam dünyasının iki yüzyıllık modernlik tecrübesine yükseklerden bakabilen birkaç seçkin zihinden biriydi. Onun çizdiği ufuk, bütün siyasi partileri içine alacak ve onların sınır çizgilerine yeni derinlikler kazandıracak kadar geniştir. Bu tür insanlara garantilenmiş bakanlık bile küçük makam hükmündedir. Bağımsız–eleştirel bir akıl ve hariçten bir vicdan siyasete en büyük faydayı sağlar.
Açıkçası üzüldüm. Yine de uzun uzun düşündüğünü, durumu iyi kritik ettiğini ve doğru insanlarla müşaverede bulunduğunu sanıyorum. Umarım ona en çok ihtiyaç duyulan konuda, yani doğru ve sağlıklı bir “siyasi aklın teşekkülü”nde siyasete ve AKP’ye faydalı olur.
17.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|