İlkokulda bize yönleri öğreten öğretmenimiz, ön sıralarda oturan çalışkan öğrencilerden birini tahtaya kaldırıp, onun kollarını iki yana açtırmış ve sonra da bütün sınıfa dönerek “Şimdi yüzünüzün baktığı tarafın ‘kuzey’ olduğunu düşünelim...” demişti. “... Bu durumda sağ kolunuz ‘doğu’dur. Sol kolunuz ‘batı’dır. Yüzünüzün arkası da ‘güney’dir...”
Benim kuşağımdan birçok insan gibi ben de yönleri ilk böyle öğrenmiştim. Gençlik yıllarımın sonuna kadar benim için sadece bir coğrafya bilgisinden ibaret olan yönlerin, sonraları sosyolojik, ekonomik, toplumsal ve siyasal anlamlarının çoook başka olduğunu fark etmiştim. Benim coğrafyada öğrendiğim dört ana yön; sosyoloji, ekonomi, toplumbilim ve siyasal bilimlerde, Doğu ve Batı’dan ibaret iki ana yöne indirgenmişti...
Öyle ki, okuduğum gazetelerde, izlediğim televizyon kanallarında, filmlerde, kitaplarda, afişlerde, pankartlarda, radyolarda, Millet Meclisi’nde sürekli olarak “Şimdi yüzünüzün baktığı tarafın kuzey olduğunu düşünelim...” diyorlardı. “... Bu durumda sağ kolunuz geri kalmışlık, köhnemişlik, yobazlık, karanlıktır. Sol kolunuz aydınlık, çağdaşlık, ilericilik, bilim, gelişmişliktir. Doğu pistir, ilkeldir, geridir, karanlıktır; Batı cicidir, aydınlıktır, çağdaştır. Eğer Doğuluysan sakın bunu gururla söyleme, derhal reddet Doğululuğunu, derhal Batılı olmaya çalış; çünkü Doğu kültürü gericidir, Batı kültürü hayranlık duyulası bir şeydir. Doğu’da ne var ki? Bak bütün spor, sanat, kültür ve bilim Batı’da gelişiyor; çünkü Doğu tembeldir, Doğulular embesildir, aptaldır, onlar hiçbir şey yapamaz...”
Bize 1950 yılından beri bunlar söyleniyor. Bunlar 1983 yılından beri de adeta çivi gibi kafamıza çakılıyor. Bu yüzden bizi biz yapan her şeyden utanır duruma getirdiler bizi; tarihimizden, kültürümüzden, geleneklerimizden, inançlarımızdan, köklerimizden ve değerlerimizden kaçar duruma geldik. Her şeyi o kadar basitleştirdiler ki, evimizin duvarında Fatih Sultan Mehmet’in resmi asılıysa, Cumhuriyet düşmanı ilan ettiler bizi; parmağımızdaki yüzükte Allah yazıyorsa irticacı, evimizde seccade varsa yobaz, büyüklerimizin elini öpüyorsak gerici, Türk olduğumuzu söylüyorsak ırkçı, yazılarımız Osmanlıcaya açıksa köhne yazar olduk...
52 yıldır, bizi biz yapan her değerin, her zenginliğin yerine; bize yabancı, ruhumuza ters, genlerimize düşman bir başka şey koymaya çalıştılar. Bu yüzden, kendi anadilini zerre kadar öğretmeden, emperyalizmin anadilini bir an önce şırıngalamak için çağırdılar çocuklarımızı paralı kolejlere. Bir kez olsun Yakub Kadri, Tanpınar, Orhan Kemal, Oğuz Atay okumamış 20’lik gençler, ezbere biliyor şimdi Balzac’ı, Steinbeck’i, Böll’ü ve daha nicesini. Osmanlı tarihinden, Cumhuriyet tarihinden bir şey sorduğunuzda, kulağına kar suyu kaçmış palamut gibi kalakalan yeni yetmeler; bir çırpıda şakır şakır anlatabiliyorlar dandik Amerikan iç savaşı tarihini...
Çünkü bizi biz yapan her şey Doğulu. Doğulu olmaksa vebalı olmaktan beter onlara göre. Farkında mısınız, her yeni baskısı biraz daha inceliyor Türkçe sözlüklerin. Farkında mısınız, yakında tek bir Türkçe tabela kalmayacak geçtiğiniz sokaklarda, caddelerde. Okuduğunuz kitaplarda, gazetelerde cımbızla ayıklamaya başlayacaksınız o güzelim Osmanlıca, Türkçe sözcükleri. Çünkü bir şeye hayranlığını bile belirtirken artık “Şahane!..” demeyi unuttu çocuğunuz, “Waaoovvv” demeyi ya da “Süüpeeerrr!..” demeyi tercih ediyor çoktandır. Çünkü o çağdaş olmayı Doğulu olmamak sanıyor, kişiliksiz olmak sanıyor çoktandır. Çünkü tahareti, yıkanmayı, temizliği, harita çizmeyi, devlet geleneklerini, diplomasiyi, hoşgörü ve adaleti öğrettiğimiz insanlar “Sizin diliniz de dil mi yahu?!..” dediler onlara “... Yok olsa ne olur yok olmasa ne olur!..”
Kendi kendimizden nefret etmemiz için başkaları daha çok çalıştı. Üstelik onlar kendi içimizden koca koca adamlardı, koca koca odalarda, koyu renk takım elbiseler içinde, ceviz ya da gürgen masalar etrafında toplanıp bir zamanlar yumurtlamakla meşguldüler. Mesela “Otobüs” demeyelim, o yabancı kelimedir “Karasal taşıygaç” diyelim dediler. “Sigara” demeyelim o da yabancı kelimedir “Dumansal tüttürgeç” diyelim diye zırvaladılar...
Bizi kendi anadilimizden soğuttular. Mesela, ister tekstil, ister elektronik, ister bilişim alanında; hangi alanda olursa olsun, dünyanın en iyi markasını üretin ve en makul fiyatla satın, o markanın adı eğer Türkçe ise, zerre kadar pazar şansı olamaz. Sizin markanız tüketilmeyi beklerken, ondan elli kat daha pahalı olan yabancı isimli bir markaya üşüşür bizim insanımız sinekler gibi. Evinin kirasını ödemekten aciz insanlar yemez içmez ille de arka cebinin kenarında “Levi’s” yazsın ister pantolonunun...
Kendimi, kendi topraklarımda, kendi tarihimde, kendi kültürümde, kendi insanlarımın arasında gittikçe daha çok yabancı hissetmeye başlıyorum. Bir tarafımız yazı, bir tarafımız tura olan gerçek ve paha biçilmez değerde bir para gibi parıldayan bizi, iki tarafımız da tura olan sahte bir paraya dönüştürmeye çalışıyor birileri. Gittikçe daha az “biz” oluyoruz. Gittikçe daha çok taklitçi, daha çok özenti ve daha az sahici oluyoruz. Bizi anlatan kitaplar azalıyor, bizi anlatan yazılar, filmler ve oyunlar azalıyor. Doğu’nun bize armağan ettiği bütün insanlığımıza, sıcaklığımıza, zenginliğimize ve Doğu’nun dünyaya armağan ettiği bütün aşk hikâyelerine hızla ihanet ediyoruz. İçimizin sıcaklığını, insanlığımızın doğasını satarak alıyoruz sözüm ona Batılılığı...
Bu yüzden fena koydu bana dün, on yıldır tıraş olduğum berber Kemal’in “Berber Kemal” yazan ahşap tabelasını “Barber Shop” yazan plastik bir tabelayla değiştirmesi...
ugur@ozakinci.info
17.08.2002
|