Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

 

Sekiz ‘taksim’de ölümsüz bir aşk

Türk müziğinin önde gelen ud sanatçılarından Yurdal Tokcan, ud taksimlerinden oluşan bir albüm yayınladı. Udu, geleneksel icradan ayrılmadan kendine özgü tekniği ile çalan Tokcan, bugüne kadar dünyanın pek çok ülkesinde konserler verdi ve önemli müzisyenlerle ortak albümlerde yer aldı.

Günümüz Türk müziğinin önde gelen ud sanatçılarından Yurdal Tokcan, geçtiğimiz günlerde “Hisleniş” (Deep Emotion) adlı albümünü yayınladı. “Hisleniş”, daha önceki yıllarda yurtiçinde ve yurtdışında, yerli ve yabancı, dünyaca tanınmış müzisyenlerle birlikte ortak albümlere imza atan ve pek çok konser veren Yurdal Tokcan’ın ilk kişisel albümü.

Beyza Müzik Yapım tarafından yayınlanan albüm, geleneksel Türk müziğinin farklı makamlarında icra edilmiş sekiz ayrı taksimden oluşuyor. Yurdal Tokcan, geleneksel Türk müziğinin formları arasında yer alan, eser başlarında veya iki eser arasında doğaçlama yöntemle enstrümantal olarak icra edilen taksim formundaki eserlerini, ‘hicaz’, ‘rast’, ‘hüseyni’, ‘sabâ’ gibi icra edildikleri makamlarla adlandırmak yerine, her birine özgün isimler vermiş. Udu, geleneksel icradan ayrılmadan kendine özgü tekniği ile çalan Tokcan’ın taksimleri albümde; hüzünlü ve kırık isimlerle sıralanmış: “Gözyaşı”, “Hisleniş”, “Usta’ya Saygı”, “Ayışığı”, “Bad–ı Sabâ”, “Uzaklar”, “Aşk”, “Ayrılık”...

Albümü ile ilgili olarak görüştüğümüz Yurdal Tokcan, bu isimlendirmenin ‘bir yenilik olsun’ diye ya da ticarî bir kaygı ile yapılmadığını, icra ettiği taksimlerde anlatmaya çalıştığı bir duygu bütünlüğünün olduğunu söylüyor: “Taksimlere makam isimleri vermedim. Şimdi dinlediğim zaman ben de şaşırıyorum bazı yerlerde. ‘Ben böyle bir şey yapmıyordum, yapmamıştım daha önceden’ dediğim oluyor. Çünkü o anla ilgili bir şey... O anki ruhunuzla, ruhunuza yayılan enerji ile ilgili.”

Albümdeki taksimlerin kayıtları, üç ay sürmüş. “Bir girişte de farklı makamlarda taksimler yapılıp bitirilebilirdi.” diyor Tokcan, “Art arda yapılacak kayıtlar, aynı ruhla yapılacağı için birbirine benzer endişesi taşıdım. O yüzden hepsinin kendine has bir havası olsun istedim ve aralar vererek bir öncekini unuttuktan sonra bir sonrakinin kaydına girdim.”

Caz konserinde bir sazende

Yurdal Tokcan, İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu’ndaki asli görevinin yanı sıra, İstanbul Fasıl Topluluğu, İstanbul Tasavvuf Topluluğu ve özellikle akademik çevrelerde konserler veren İstanbul Sâzendeleri gibi müzik toplulukları içinde, geleneksel anlamıyla bir sazende olarak bulunuyor. Ancak bu geleneksel icracı kimliği onun bir yanı. Diğer yanında ise, cazdan elektro müziğe, perküsyon gruplarından oda müziğine kadar birbirinden çok farklı müzik türlerini icra eden müzisyenlere udu ile eşlik eden yenilikçi bir sanatçı kimliği var. Tokcan, dünyanın pek çok ülkesinde konserler verip saygın müzik festivallerinde bazen tek, bazen bir grupla birlikte sahneye çıkıyor. Birbirinden farklı görünen bu iki ayrı icracı kimliğinin onda bir bütünlük içinde mi, yoksa bir parçalanmışlıkla mı karşılık bulduğu yönündeki sorumuza, gülerek, “Ben hep aynıyım.” diye cevap veriyor Tokcan ve şunları söylüyor: “Özellikle yurtdışında bizim müziğimizin tınılarına çok özel ve gittikçe çoğalan bir ilgi var. Onların alışık olmadığı komalı sistemle kendini ifade eden mistik bir müzik, Türk müziği. Diyorlar ki bize, ‘Neden bu müziği dünyaya duyurmuyorsunuz? Bütün dünyaya bunu dinletseniz de bizi Avrupa’nın yozlaşmış müziğinden kurtarsanız...’ Projeler değişik olsa da tınılarımız aynı.”

Yurdal Tokcan da, ‘iyi iş’ler üreten Türkiyeli pek çok sanatçı gibi, Türkiye’den çok yurtdışında tanınan bir müzisyen. Konserlerini ya da içinde yer aldığı albümleri dinleyen pek çok yabancı müzik öğrencisinden, kendilerine ders vermesi yönünde talepler alıyor. Tokcan, konservatuvarı bitirdiği yıl başlayan hocalığını, Türkiye’deki öğrencilerinin yanı sıra yurtdışından ders almak için her ay Türkiye’ye gelen öğrencilerine de dersler vererek sürdürüyor. Ortaya koyduğu başarının bunca güzelliklerle kendisine geri dönmesine rağmen, Türk müziğinin ve sanatçılarının Türkiye’de bilinmemesi, onu üzüyor.

Müziğimizin enstrümantal formunun ihmal edildiğini, müzik denince şarkı sözlerinin ve bir okuyucunun akla geldiğini söylüyor Tokcan. Son yıllarda yetkin müzisyenlerin taksimlerle veya bestelerle enstrümantal müziğe doğru yönelmesini Türk müziğinin gelişiminin yanı sıra dünyaca tanınması bakımından da önemli görüyor ve bu yönelimin ardındaki üstatlarına atıfta bulunuyor: “Hocamız Necdet Yaşar, Tanburi Cemil’in oğlu Mesud Cemil’in de öğrencisi olarak Tanburi Cemil ekolünün devamından gelen önemli bir üstattır. Cemil Bey’den gelen zinciri, koparmadan bize aktardı. Bir konserde birkaç taksim yapılırken Necdet Bey, bir konserde her saza bir taksim yaptırır. Hocamızın bizi izleyiciye bu şekilde takdim etmesi, bizde bir sorumluluk uyandırdı. Bizi izleyenlerde de bir ilgi oluşturdu.”

‘Konservatuvara girince evimizdeki udu fark ettim.’

1966’da Ordu’da doğan, 1988’de İTÜ Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olan Yurdal Tokcan, müziğe başlama hikâyesini şöyle anlatıyor: “Müzik hem anne hem baba tarafından bizim ailemizde, önemli bir tutkuydu. Her ay aile içinde yapılan müzik toplantılarında biz çocuklar hep bir kenardaydık. Liseyi bitirdikten sonra abim, bir gün bağlama ile geldi eve. Abimle bağlama çalmak için epey uğraştık. Oto parçacılığı yapmaya başladığım o yılın sonundaydı, annem bir gün abime demiş ki: ‘Kardeşini, konservatuvar sınavlarına kaydettir. Bağlama çalmaya çalışıyor, belki konservatuvarı kazanır.’ Sınava girdim; gayet başarılı geçti sınav. Konservatuvara girdikten sonra evimizdeki udu fark ettim. O zaman tercih ettim udu ve o günden bu yana udla devam ediyorum.”

Burhan Eren / İstanbul

18.08.2002


 

Bir gizli cemiyetin hikâyesi

Geçen haftaki yazımda, Rıdvan Akar’ın Bir Irkçının İhaneti adlı romanından söz etmiş, bu romanın önemli temalarından birini teşkil eden ırkçı–Turancıların Nazilerden para aldığı iddiasına değinerek bunun doğru olmadığını, Nazilerle bu mânâda bir ilişkinin daha yukarılarda aranması gerektiğini ifade etmiştim.

Bu noktada Akar’ın eserinin bir roman olduğu, dolayısıyla tarihî gerçeklerle örtüşmesinin şart olmadığı ileri sürülebilir. Ancak Akar, muhayyel bir hadisenin arka planına, daha önce de ifade ettiğim gibi, 1940’ların ve ‘60’ların siyasi, sosyolojik ve psikolojik atmosferini, ince ayrıntılarla örerek yerleştirmiştir. Daha da önemlisi, Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Zeki Velidi Togan vb. gibi gerçek şahsiyetler de bu arka planda zaman zaman görünmektedirler. Açıkçası, Akar’ın romanı aynı zamanda bir “belgesel” niteliği taşımaktadır. O halde, kendisinden kaynakları kullanırken daha titiz ve dikkatli davranmasını beklemek hakkımızdır.

Demek istediğim şu: Akar, 1940’lardaki ırkçı–Turancı hareketle ilgili birincil kaynaklara pek bakmamış, mesela bu grubun iç kavgasını yansıtan broşürleri incelememiştir. Bozkurt dergisinden söz ediş şekli de bu dergiyi hiç görmediği izlenimini uyandırmaktadır. Romanda Bozkurt’un üçüncü sayısını Ferit’e getiren sahhaf Fehmi şöyle diyor: “Bu Bozkurt dergisinin birinci sayısı (...) Üstünde 3. sayı yazması kafanı karıştırmasın. 1939 yılında yayımlanmaya başlamış ama iki sayı sonra kapatılmış. 1942’de ise haftalık olarak yayın hayatına başlamış.” (s.122)

Üzerinde “3” yazan sayı, nasıl birinci sayı olabilir? Bozkurt’un ikinci sayıda kapatıldığı doğrudur. Dergi yöneticileri hakkında da dâvâ açılmış, bu dâvâ beraatle sonuçlanınca derginin yayınına Haziran 1940 tarihinde kaldığı yerden devam edilmiştir. Daha sonra birkaç defa kapatılan ve her seferinde teselsül ettirilen Bozkurt, birinci cilt tamamlandıktan sonra bazı anlaşmazlıklar yüzünden yayınına ara verirse de üç ay kadar sonra haftalık olarak yeniden arz–ı endam eder. Bozkurt, bu yeni dönemine 1’den başlamış, dört sayı çıktıktan sonra el değiştirerek Atsız ve ekibi tarafından devam ettirilmiştir. Rıdvan Akar’ın sözünü ettiği 3. sayı, yeni serinin (ikinci cildin) 1. sayısıdır ve üzerinde 3 değil, “Sayı 1” yazılıdır. Bu sayıda Akar’ın zannettiği gibi Atsız imzasına rastlanmaz. Reha Oğuz’un “Bozkurtçunun Amentüsü” adlı manifestosu (!) ve bazı Türkçülerin yabancı devletlerden para almakla suçlandığı başyazı bu sayıdadır: “C. 2, Sayı 1, Mart 1942”.

Gizli teşkilat meselesine geçmeden önce, Akar’ın bir dikkatsizliğine daha işaret etmek istiyorum. Gazeteci Ferit, polis şefi Ünal’ın yardımıyla, Şerafettin albayın üzerinden çıkan belgeleri incelerken eski harflerle yazılmış notların bir sayfasını “yürütür”. Cinayet hakkında önemli ipuçları taşıyan bu metnin diğer sayfaları, Adli Tıp’ta kaza süsü verilerek imha edilecektir. Şimdi Ferit’in elinde kalan ve “..müş” hecesiyle sona eren sayfadan hareketle bazı bilgilere ulaşmak zorundadırlar. Çok iyi Osmanlıca bilen sahhaf Fehmi bu konuda, Ferit’e yardımcı olur. Nedense Osmanlıca Sözlük’te sadece “müş”le başlayan kelimeleri arar, sonunda bu hecenin “müşteri” kelimesinin ilk hecesi olduğu kanaatine varırlar. Eski yazı bilenler bilir: Mim ve şın harfleri bitişince, duruma göre, “müş”, “meş”, “miş”, “mış” şekillerinde okunabilir. Daha da önemlisi, eski yazı kullanan hiç kimse sayfa sonunda kelimeyi bölmez. Hele “müşteri” kelimesi hiç bölünmez, satır sonunda ne kadar az yer kalmış olursa olsun...

Romanda bir cinayete kurban giden Şerafettin albay, katil olduğu zannedilen Midhat Sancak, asıl katil Nejdet Bey ve polis muhabiri Ferit’in yakın dostları olan eski polis şefi Şükrü’yle Milliyet gazetesinin arşiv şefi Celal Beyler, 1940’ların başında Reha Oğuz Türkkan tarafından kurulan Gürem adlı ırkçı–Turancı gizli örgütün üyeleridir ve bu örgütün kaşında eski bir Türk süvarisi figürü bulunan yüzüğünü hâlâ taşımaktadırlar; fakat Ferit meseleye el atınca yüzükleri parmaklarından çıkarırlar. 1944 yılında kamuoyunu aylarca meşgul eden ırkçılık–Turancılık dâvâsında Türkçülere isnad edilen en önemli suç, bu gizli örgütü kurmak, üye olmak ve hükümet darbesi planlamaktır.

Hikaye şu: Zeki, atak bir genç olan Reha Oğuz Türkkan, lise onuncu sınıftayken dokuz arkadaşıyla birlikte, bir deftere yazdıkları ırkçı–Türkçülük prensipleri etrafında birlikte hareket etmeye, ancak devletin gençlik hareketleri karşısındaki tavizsiz tutumunu bildikleri için bu birlikteliği gizli tutmaya karar verirler. Tarama Dergisi’nden buldukları, “İnsanların Birliği” anlamına gelen “Gürem” kelimesini de sözüm ona gizli cemiyetlerine isim olarak seçmiş, hatta Dr. Avni Motun adında, perde gerisinde kalmayı tercih eden esrarengiz bir de şef uydurmuşlardır. Reha Oğuz, Tabutluktan Gurbete adlı hatıratında, Avni Motun’u kullandığı müstear isimlerden biri olarak zikrediyorsa da, ne Ergenekon’da, ne de Bozkurt ve Gök–Börü’de bu imzaya rastlanır. Sadece Bozkurt’un birinci sayısındaki iki yazısında, ırkiyat sahasında önemli fikirleri ve eserleri (!) bulunan Dr. Avni Motun’a atıflarda bulunan Reha Oğuz, sonraki yıllarda bu ismi unutturmaya çalışmıştır.

Gürem’i kurduğu tarihte on yedi veya on sekiz yaşında bir çocuk olan Reha Oğuz (doğumu 1336/1920) kısa bir süre sonra Ergenekon isminde bir dergi çıkarır; ilk sayısı 10 Aralık 1938 tarihini taşıyan Ergenekon’daki felsefe, tarih felsefesi, sosyoloji, tarih, ırkiyat, edebiyat vb. konulu yazıların çoğunu asıl ismiyle, R.O.T. kısaltmasıyla ve A. Mete Turanlı müstearıyla kendisi yazmaktadır. Türkkan soyadlı diğer imzalar da muhtemelen onundur. “Kısa Felsefe Tarihi” ve “Tarih ve Tekâmülün Âmili” gibi yaşından beklenmeyecek iddialarla yazdığı “eser”lerini de tefrika etmeye başlayan Reha Oğuz’un etrafında esrarlı bir hava yaratmaya meraklı olduğu anlaşılıyor. Ancak eski Türkçülerin büyük iddialarla ortaya çıkan çocuk denecek yaştaki “Bozkurtçu” gençleri ciddiye almadıkları söylenebilir. Nihal Atsız, Hesap Böyle Verilir adlı broşüründe, Reha Oğuz’un kendisini başkan diye kimsenin ciddiye almayacağını düşünerek Dr. Avni Motun adında esrarengiz bir reis uydurduğunu ve adı geçen cemiyeti güya ondan aldığı direktiflerle yönettiği yolunda bir hava yaratmaya çalıştığını söyler. (s. 42)

Reha Oğuz, Hesap Böyle Verilir’e cevap olarak yazdığı Kuyruk Acısı’nda, bu iddiaları reddederek Nihal Atsız’ı jurnalcilikle suçlamış, hatta Gök–Börü dergisinde “Dahiliye Vekaletine, Cumhuriyet Müddeiumumiliğine ve İlgili Devlet Makamlarına” hitaben yayımladığı açık mektupta (nr. 7, 15 Şubat 1943), “Suçluysak mahkumiyetimize karar verilmesini; suçsuzsak, müfterilerin tecziyelerini ister ve rica ederiz” diyerek Atsız’ın iddialarına dikkati çekmiştir. Bu suç duyurusu o günlerde dikkate alınmayacak, ancak hükümet darbesi planladığı iddia edilen Gürem örgütü, Almanların yenilmesi üzerine, ırkçı–Turancılar hakkında açılan meşhur dâvâda, iddianamenin en önemli malzemelerinden biri olacaktır.

Aslında Gürem’in ciddiye alınacak bir örgüt olmadığını devlet pekâlâ biliyordu. Rıdvan Akar da, Bir Irkçının İhaneti’nde, Celal Bey’in ağzından “Çok güçlü ve kitlesel bir hareket olmasa gerekti. Cirmi bu kadar yer yakmıyordu (...) Yani Türkçü–Turancı akım Sovyetlerle ilişkiler bozulmasın diye kurban edildi” (s. 176) gibi cümlelerle bu gerçeğin altını çiziyor. Açıkçası bir bardak suda fırtına koparılmış, yirmi üç Türkçüye aylarca işkence yapılmıştır.

Bu yazdıklarımdan, 1940’ların “ırkçı”larının görüşlerini benimsediğim anlamı çıkarılmamalıdır. Bugün Ergenekon, Bozkurt, Gök–Börü gibi dergileri okurken safdilliklerine sadece gülüyorum. Rıdvan Akar’ın böyle uydurma bir gizli örgüt üzerine kocaman bir roman bina etmesine de hayret ettim. Irkçılığa karşı çıkmayı anlarım; ancak 1940’larda ipe sapa gelmez fikirleri savunsalar da, bazıları daha sonra saygıya değer âlimler, şairler, edipler, devlet ve siyaset adamları olarak temayüz eden “ırkçı–Turancı”ları Nazilerden para aldıkları iddiasıyla şaibe altına bırakmayı da doğru bulmuyorum.

BEŞİR AYVAZOĞLU

18.08.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Zaman'da Bugün
18 Ağustos 2002


Zaman Spor

Kültür-Sanat

Anadolu Finans Kurumu

Bütün haberler


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.