Dağıstan Çetinkaya: On yıl sonra Salih Memecan’ın değil, Dağıstan’ın çizgileri olacak
Ben bir Dağıstan Çetinkaya hayranıyım. Bu gazeteye gelmeden önce, en çok merak ettiğim Zaman mensubu oydu. Kendi kendime açtığım “Yazarlarımızı–çizerlerimizi tanıyalım” kampanyasının ilk konuğu Hekimoğlu İsmail’den sonra, ikinci durağım Dağıstan’ın evi oldu. Mütevazı bir apartman dairesi, üç küçük çocuk, hayatını onlara adamış bir eş...
Dağıstan, hiç gün yüzüne çıkmamış ancak iki kapak arasına girerse sizlere ulaşabilecek çok özel çalışmalarını gösterdi bana. Hiç soru sormadan, sadece o çizgilere bakarak saatler geçirebilirdim. Tablo gibi etkileyici, dakikalarca seyredilebilecek çalışmalar…Aidiyetleri güçlü olmayan, kalıplara sığamayan, kaçmaya ve keşife hazır, çok pencereli bir sanatçı portresi buldum onda.
Konuşan iki insan birbirine ayna oluyor. Dağıstan’ı ararken zaman zaman kendime de rastladım. Onları metinden çıkarmak, Dağıstan’ı eksik anlatmak olacaktı, dokunamadım. Benim ona “sen” deyişimle, onun bana “siz” diye mukabele edişini de konuşmanın özgünlüğünü koruma adına değiştirmedim.
Yoğun bir hüzün ve yalnızlık duygusu yayılıyor çizgilerinden. İnsan yalnızlığı seçer. Bazen kendini cezalandırma, bazen de sağaltmak için. Senin sebebin ne?
Yalnızlıkla tanışmam, 85’ten sonra, askeri okula girmemle birlikte oldu. Dört yıl askeri disiplin, her şeyden koparttı beni, insanlardan uzaklaştım. Oysa ortaokulda neşeli bir insandım.
Askeri eğitim alan herkes senin kadar içine kapanmıyor.
Tabii ki ama karakterin netleşmesi noktasında büyük bir etken oldu. İlkokula gitmezken bile elime bir tükenmez kalem geçtiği zaman, kendi bacaklarıma çizerdim. Annem beni yakaladığında, banyoda döve döve çıkarmaya çalışırdı. O yüzden banyodan hala nefret ederim. Bizim oralarda güzel sanatlara bakış açısı olumsuzdur. Rahmetli dedem “Sen it köpek resmi çizerek aile mi geçindireceksin?” diye kızardı bana.
Sen de gizli gizli çizmişsindir garanti
Evet, askeri okulda, yat–kalk zamanı belli. Dokuzda nöbetçi subay geçtikten sonra, gece üçlere kadar çizgiyle uğraşırdım. Ertesi gün, kendi köşesinde bir kımıl zararlısı gibi otururdum. Çizgiye zaman ayırmak sizi antisosyal yapıyor. Dört yıl böyle yaşadıktan sonra bu, yaşam tarzınız oluyor. Çocukken de sinirlendiğim ya da sevindiğim zaman çizerdim. Bu benim için bir deşarj yöntemiydi. Böyle olunca çizgi ister istemez sizi yalnızlaştırıyor.
Bir de anneni kaybediyorsun. Onun verdiği bir içine kapanma da var.
Evet. Annemle birlikte yaşama hayallerim vardı. Beklentilerimin kırıldığı bir nokta oldu ölümü. İki hafta dışarı çıkmadım. Kapanıp, çizdim çizdim çizdim. Çizgim beni teselli etmiş oldu.
Hayatın sırlarını devşirme, kapalı kapıları aralayabilme becerisi, içe kapanıklarda daha mı güçlüdür?
Evet, yaratıcılık noktasında, insanın önce kendini keşfetmesi lazım. İnsanlar kendini dinlemek yerine, daha çok dışarıya bakıyor. Bu şekilde derdini unutmaya çalışıyor. Halbuki, kendini daha çok anlamaya çalışsa, hastalığının tedavisini daha mümkün kılabilir. Gece çizmemin sebebi de bu. Yani gece burada kağıt dayanmaz. Sadece iç dünyamdakiler ve ben…
Melankolik olduğunu düşünüyor musun?
O kadar değilim ama çok yoğunlaştığımda, resmime bakıp hüngür hüngür ağlarım.
Ağlayınca acın diniyor. Dinince tekrar çizmeye acıkıyorsun. Nefis bir gel–git bu.
Bu gel–gitler, insanoğlunun çevresi ile olan diyaloğundan doğan kirlilikleri yıkadığı için, bazı şeyleri daha berrak görmemi sağlıyor. Kendimize suni gündemler yaratıyoruz. Duyguları yaşamaya layıkıyla değer vermiyoruz, ara tonlarında gidip gelmiyoruz. Sanat o ara tonlar oluşturan bir şey. Dolayısıyla bu gel–gitte hayat var.
32 yıllık yaşamında hep zıtlıkların cazibesi aydınlatmış yolunu. Biraz önce konuştuk, asker olmak istedin ama içine girince disiplinden sıkıldın.
Fıtratıma uygun değilmiş disiplin. 13 yaşında kişiliğiniz tam oturmamış, biraz sürü mantığıyla hareket ediyorsunuz. Ama oraya gidince bir sorumluluğunuz var ailenize karşı, ayrılamıyorsunuz ve gerilim yaşıyorsunuz.
Rütbe takmana üç hafta kala firar ettin. Gidip de, “Ben bunalım geçiriyorum, yanlış meslek seçmişim, lütfen beni atın” diyemiyor musun?
Yok hayır, askeriyede öyle bir şey yok.
Suç işlemek mi gerekiyor atılmak için?
Tabii, belli bir disiplin puanını doldurmanız gerekiyor.
Ne kadar hapis yattın askeri cezaevinde?
39 gün. En dingin günlerimdi.
Sonra Güzel Sanatlar’a gittin ama bu sefer de devamsızlıktan kovuldun.
İlk iki yılda not ortalamam seksenin üzerindeydi. Ama sonra dokuz yıl uzadı, okuldan soğudum. Askerlikten ayrılınca, ailemi karşıma alınca, kendi ayaklarımın üzerinde durmam gerekiyordu. Hem okuyup, hem çalışmak zorundaydım. Teorik derslere giremeyince atıldım.
Evlilikle bekarlık, bağımlılıkla özgürlük gerilimini nasıl yaşıyorsun?
Evliliği hiç düşünmüyordum. Fıtratım gereği aldığım kararları biraz olsun düşünmedim hiç. Şu andaki aklımla biraz daha geç evlenir, çocuklarımı belli aralıklarla yapar, belki de hiç evlenmezdim.
Evlilik sanatını nasıl etkiliyor?
Kaçmak istediğim oluyor ama kaçamam. Sorumluluk duygusu fazlasıyla aşılanmış bana. Üzümden şırayı nasıl elde edersiniz, onu belli bir cendereden geçirirsiniz, sanatçının hayatındaki gerilimler de, inebileceği derinlikleri böyle ortaya çıkarıyor. Çok dört dörtlük olsa hayatın, bu tarz şeyleri yapmayabilirsin. Neşet Ertaş’ın yirmi yıl önce, fakirlik zamanında yaptığı şarkılar hala bağrımı yaralıyor. Demek ki derdi söyletmiş onu. Sanatçının da bir derdinin olması gerekiyor. O gerilim de insanın içindeki o enerjiyi açığa çıkarıyor.
Zıtların birliğinden söz ediyoruz.
Eşimi gördüm, aşık oldum, evlenirsem ileride ıstırap çekerim diye düşünmeden evlendim. Allah da karşıma iyi bir insan çıkarmış, gerçekten sabırlı, beni çizgiyle paylaşabilen bir insan. Bilgisayar operatörü, Cin Ali bile çizemez ama çizdiklerime hayran. Bu da benim için önemli.
Geceleri kurt, gündüzleri kuzu olduğunu düşünüyorum, doğru mu?
Yoo, geceleri baykuş, gündüzleri de karga gibi dolaşıyorum. Çünkü baykuş gece görür, gündüzleri kördür. Gündüzün o keşmekeşinde ancak malzeme toplayabilirsiniz. Birikimler gece açığa çıkar.
Çizgilerinin anlaşılmamasından şikayetçi misin?
Çizgilerimi anlamadıklarından şikayet eden okuyuculara hak veriyorum, çünkü gazete ortamı çizgileri değil bunlar. Birkaç saniyede anlaşılamaz.
Niye gazete için uygun bir şey çizmiyorsun?
Gazete için çizilenler çabuk tüketildiğinden unutulup gidiyor. Gündemi takip etmek ve bütün mesaiyi ona ayırmak lazım. Hayatımı tamamen gazeteden kazanmıyorum. Her bakışta farklı bir espri çıkarılabilecek, insana dair kalıcı şeyleri tercih ediyorum. Siyasi karikatürde, çizgiyi bir eleştiri sanatı olarak kullanıyoruz. Ben ise bir konuşma dili olarak kullanıyorum. Bugün Bedri Koraman’ın eski popülerliği yok. Bundan on yıl sonra da Salih Memecan olmayacak.
Ama Dağıstan olacak diyorsun.
Dağıstan olmasa da çizgileri olacak. Gündelik karikatürde insanın önüne sadece bir pencere açıyorsunuz. Bu olaya, sadece o çizerin bakış açısını yansıtıyor. Ben okuyucuyumun bakış açısına tek bir pencere açmıyorum. Onlarda belki yüzlerce pencere var. O anki haleti ruhiyesine göre, istediğinden bakabilir.
Çizgilerine baktık demin. Kimsenin göremeyeceği şeyleri gösterdin. Edebiyat öğretmeni olsam her kompozisyon sınavında bir resmin üzerine, kompozisyon yazmalarını isterdim öğrencilerimin.
Şimdi onu bulmaları için bu çizgilerin iki kapak arasına girmesi lazım. Şu ana kadar girmedi. Böyle bir projemiz var. Zamanı, biraz da yayıncının çabasına bağlı. Ben isterim ki, yarın çıksın. “Sessizce” ismi de.
Sen bunu gerçekleştirinceye kadar öğretmenler en azından gazetedeki çizgileri kesip soru yapabilirler.
Ama onlar siyah beyaz, yüzde 50 değer kaybetmiş. Renkli çalışmada işin atmosferine sokuyorsunuz. Bir manzara resmine dışarıdan bakmakla, manzaranın içine girip onun kokusunu hissetmek arasındaki fark gibi. Karikatürü anlamıyorum diyenlere de tavsiyem, anlama yerine, hissetmeye çalışmaları.
Beethoven sanırım, bir konser sonrası, “Üstat ne anlatmak istediniz bu parçayla” diyen bir kadına cevap olarak piyanonun başına gidip, yeniden çalıp “İşte hanımefendi bunu!” diyor.
Picasso’nun balık diye bir tablosu var. Adam bakıyor, bakıyor. “Ya” diyor, “balık bunun neresinde?” “Gerçek balık görmek istiyorsan, balıkçıya git” diyor o da. Yani siz oradan balığı alıyor, yorumluyorsunuz. Sizin balıkla ilgili kendi düşüncelerinizi oraya aktarıyorsunuz. Dolayısıyla o duyguyu, o düşünceyi, o yorumu hissetmesi lazım okuyucunun.
Böceklere olan ilgine gelelim. Hem kendini böcek gibi küçük görüyorsun, kendinden memnun değilsin, hem de zor görünene, detaylardaki güzelliğe, yani senin farkında olmaya çağırıyorsun. Al sana güzel zıtlıklar yine...
Bu dediğinizin ikisi de var. Ben toplumda sivrilmeyi, göz önünde olmayı sevmem. Ama böcek dünyası inanılmaz zengin. Bir karınca türünün yedi yüz bin çeşidi var sadece. Oradaki renkler, ne balıklar aleminde, ne memeliler aleminde var. Çocukken köyde, benim oyuncaklarım böceklerdi. Bir karınca yuvasına oturup, saatlerce onların gidişini, gelişini izlerdim. Hatta elime bir mum alıp, onların üzerine damlatıp, mumyalayıp öyle seyrediyordum. Karıncalar kendi aralarında savaşırlar. Akşam olup, yuvalarına çekildikleri zaman, binlerce karınca ölüsü kalır ortalıkta. Ekinin içine girerdim. Rengarenginden, koku çıkaranından tutun da, uğur böceğinin onlarca çeşidine varana kadar bir böcek denizi... Bilmiyorum seyrettiniz mi, Fransızların yaptığı bir Mikrocozmos filmi vardı.
Bayıldım. Ağladım.
Orada bir böceğin 24 saatini mikro kameralarla çekmişler. Bir böcek gözüyle baktığınız zaman, bir yağmur tanesinden, böceğin nasıl etkilendiğini görüyor, dehşete düşüyorsunuz. İki salyangozun sevişme sahnesi vardı orada. Onun güzelliğini hiçbir şiir bana anlatamaz.
Çizgi dışı bir çizersin. Çizgi hangi sır kapısını aralamayı bahşediyor sana?
Ben espri bulmak için kalemimi alırım elime, sürekli karalarım. Sanki oradan bana bir kapı açılır ve ben farklı bir yerde olurum. Memleketime gitmek istiyorsam oradayımdır. Sevdiğim bir insanla yaşadığım anılardayımdır. Bir duygu yoğunluğu yaşıyorsunuz. Bunu kağıt ve kalem vasıtasıyla reel hale getiriyorsunuz. Yüzün görüntüsü aynaya nasıl aksediyorsa, ruhunuzun aynası da kağıt diyebilirim.
Bu, bir romancı, bir şair için de geçerli. Çizginin gerçeğini onlardan ayıran ne?
Çizginin tabii ki kendi gerçeği vardır. Ama onu kelimelere dökebilseydim, ben de iyi bir şair olabilirdim belki. Çoğu zaman çizdiğim şeylere ben de şaşırıyorum. Hatta etrafımdakiler, “Sen bunu nasıl buldun?” diye soruyorlar.
Bir ben vardır bende, benden içeru.
Gerçekten masanın başına oturup, kendinizle yalnız kaldığınız zaman, insan ister istemez kendi kapısını çalıyor. İçerde ne varsa çıkarıyor. Bu, gündelik yaşantısında tanıdığı kişi değil..
Eğer bizim içimizde birisi varsa, biz kimiz, o kim?
Bu soruyu sürekli sorabilmek lazım. İnsan içindeki ben arayışını sürdürdükçe taze kalıyor, sanat ürünü ortaya çıkarabiliyor.
Yani sorunun cevabı verilemez mi?
Verilemez, aranabilir ama.
Aramakla bulunmaz, ancak bulanlar arayanlardır.
Kesinlikle.
Hiç mi komik yanın yok senin?
Olayların komik yanlarını yakalamam çok zor. Güldürmek kalıcı bir şey değilmiş gibi gelir bana. İnsan güler ve geçer.
İnsan ağlar ve geçer. Hadi bakalım.
Ama ağlatan şey iz bırakır. Çizgilerimle acı bir tebessüm bırakmak istiyorum.
Niye ısrarla antenlerin acıyı arıyor?
Çünkü, öyle şekillenmişim.
Madem zıtların birliğinde dengesini buluyor dünya, ne kadar acı varsa, o kadar da sevinç var ama. Neden beyazlara da siyahlara olduğun kadar yakın değilsin?
İnsan ümidini kaybettiğinde bütün dalları kırılır. Ben en karamsar çizimlerde bile bir umut besliyorum aslında. Tabii aptalca bir ümit değil benim istediğim.
Belki ümit gibi, hüzün de aptalcadır. Her şey birbirine dönüşüyorsa, hiçbir şey kendi olarak kalmıyorsa, tam orta noktada durmak mı lazım acaba?
İnsan ölçülü yaşamalı. Ben hep uçlarda yaşarım. Bir tarafımız bir tarafa doğru çekiliyor, elimizde değil. Ben bulunduğu ortamı kahkahaya boğan bir insana da hayranlık duyarım. Keşke öyle bir fıtratım olsa diye her zaman hayıflanırım.
Demek ki, evrenin dengesinde, hüzünden yana olanlar, sevinçten yana olanlar var, tıpkı gece ve gündüz gibi.
Ama her gecenin sonunda bir gündüz var. Yani o karanlığın sonunda bir aydınlık var.
Bir dakika. Nereden baktığına bağlı. Gündüzün de sonu gece. Belki de ne gündüz var ne de gece ve hatta ne de biz varız.
Yok, bence ikisi de var. Birbirine sürekli dolup boşalan ve canlı kılınan. O devri daim duyguları diri yapıyor. Siz karamsarsınız.
Ne kötümserim, ne iyimserim. Ben sıfır noktasındayım.
Gel–gitleriniz olmaz mı? Sinirli anlarınız, sevinçli anlarınız?
Olur, hemen merkeze dönerim. Casper gibi geçerim oradan oraya.
Belki yalnızlıktan kaçıyorsunuz. İnsanın dışa dönük olması, kendini sorgulamaması için bir kaçıştır yani.
Aksine, kalabalıkta yalnız olduğumu, yalnızken de kalabalığın bir parçası olduğumu hatırlıyorum.
Bence sıfırda değil, eksidesiniz siz. Ben de eksideyim, sıfıra doğru hiç çıkamıyorum.
Niye bu kadar erken yaşta saçların beyaz?
Çok eskiden de böyleydi. Biraz ırsi, biraz da düzensiz yaşamakla alakalı. Burada çalışırım, buraya kıvrılır yatarım. Eşim sabah kaldırır beni, yatağa götürür.
İnançlı biri olmasan çok bohem bir yaşantın olurdu.
İnanılmaz. İnanç, fazla uzağa savrulmamı engelliyor.
|