Gençler için
Nâzım şöyle dermiş: “Hiçbir istîdat belirtmeyeni tenkid etmem. Aslansın, kaplansın diyerek sırtını sıvazlar gönderirim. Tenkid değer vermektir. Değer verdiğimle uğraşırım ancak.”
Doğru söze ne denir?
Fakat bazı gençler buradaki inceliği anlamıyor.
Takdirimi esirgemem, şevk kırmam, doğruyu söylemeye çalışırken kırmamaya özen gösteririm. Ama, olmamışa olmuş demenin fikir namusuyla da dostlukla da bağdaşmadığına inanırım.
Mesela, şiir anlayışları farklı olabilir. Fakat ne kadar farklı olursa olsun, şiir şiirdir. Şu da var: Şiirin ne olduğunu bilirsin, şiir anlayışın bir öz de taşıyabilir; ama yazamayabilirsin. Yazamayışını, o bilgilerinle savunup örtmeye; olmayan yahut tam olamayan şiirini olmuş gibi göstermeye çalışmanın bir anlamı yoktur. Bazılarına şöyle diyesim geliyor: Şiir hakkında yazdıklarının ve söylediklerinin hepsi güzel de, şiir diye ortaya koydukların şiir değil!
Ortalama seviyenin insanı, şiiri fark eder, tanır. Şiir zaten genel çizgisiyle önce ona hitap eder. Fazlası, bir yan ağırlık asma işidir. Fakat aslı olmazsa, o ağırlıkların özel sahibine ulaşılması da imkânsızlaşır. Bir felsefî metin bir fikir yazısı değildir şiir; onlarda da şiirsellik bulunması apayrı bir keyfiyettir.
Bir gence “Burada ne demek istedin, ne söylemeye çalıştın? Yahut, vermek istediğini bir yana bırakalım da, senin duyguların ve düşüncelerin neydi bunu yazarken?” diye sordum. İç dünyasını, o şiirle ilgili olarak yaşadıklarını tam bir samimiyetle gelişigüzel anlattı. Hepsi seçkin duygular, hayata derinlemesine bakabilen insanların yaşayabilecekleri şeyler. “Bak” dedim, “şu anlattıkların, içinden dökülen kelimelerle ifadeye çalıştıkların, şiirsel hassasiyet güzelliğiyle beni şiirinden daha çok etkiledi.”
Yaşanan şiiriyet, verilenin şiir olmasını sağlamaya yetmez. Halbuki tam tersi olmalıdır. Verilen, yaşanandan bile daha fazlasını yansıtabilmeli; okuyanlar bu zenginleşmeyi kendi içinde kendi farklı imkânlarıyla gerçekleştirebilmelidir. Yaşadıklarımız, gözlemlediklerimiz, derûnî tecrübelerimiz bize uygun vesileler sunar; onları başkalarıyla paylaşarak bir bütünleşmenin özüne eriştirebilmenin özel metodudur sanat. “Herkes kendini okur bir eserde” denilmiş. Öyle olması tabiîdir. Ama bunun mümkün kılınması için “içinden ve başından geçenleri (ne kadar ilgi çekici olursa olsun) bir biçimde aktarmak yahut anahtarı sizde kalacak tarzda şifrelemek” yeterli değildir. Ayrıca, bu bahiste, çok açık yahut çok gizli olmak bir farklılık taşımaz: İkisi de sizinle başlayıp biten bir sonuçta aynîleşir. Sizinle başlamalı; ama sizde bitmemeli yazdıklarınız. Sizde bitiyorsa; ha uçuk bir sembolizmle bitmiş, ha ham bir gerçeklikle. Fark etmez. İkisinde de sanat yoktur.
... Şiirde çok açık görülemeyen sıkıntılar, romanda bütün çıplaklığıyla cascavlak sırıtıyor. Romanı da hallederlerse; edebiyatın, dolayısıyla dilin işi bitmiştir.
Aziz Nesin’i büyük övgülerle ve hayranlıklarla anmaya başlayan bir edebiyat programında Talat Halman şu parantezi açınca ortalık buz gibi oldu: “Fakat eserleri teknik açıdan zayıf. Aynı espriyi aynı kitabında defalarca kullanıyor. Bazı kısımlarının atılması ve yeniden ele alınması gerekirdi. Kendisine teklif ettim; ama kabul etmedi.” Önce şaşırdılar, direnmeye çalıştılar; sonra teyid etmek durumunda kaldılar: “Bu kusur, Aziz Nesin’de değil, onu yayımcılara kitap yetiştirmeye mecbur eden toplumsal şartlarda!”
Ah o “toplumsal şartlar”! En büyük mücrim, en mâsum mâzeret!
Peki “toplumsal şartlar” acaba sonuç mudur, sebep midir? Bir yönüyle sebepse diğer yönüyle sonuç değil midir ve acaba sebep oluşunun vebâlini de sonuç oluşunun fâilleri, omuzlarında taşımıyor mu?
“Böylesi gidiyor, yayımcılar böyle istiyor, ...” diye diye oluşturulmadı mı o toplumsal şartlar?
Gençler bu noktada aydınlatılmadıkça, kolaycılığa meyletmenin diğer hastalıklarından da korunamazlar. Ve bizim görevimiz onları korumak ve koruyarak yardımcı olmaktır; aksi halde övmek de yermek de aynı kapıya çıkar, onları daha başlayamamışlarken kaybederiz.
18.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|