Bölge Haberleri |
|
|
|
|
CEM BEHAR |
 |
Mekân / müzik
Her müzik türünün kendine özgü bir mekânı var mı? Her mekâna yakışan müzik farklı mı? Bugünün “küreselleşen” (bu her ne demekse!) dünyasında mekânla müzik arasındaki bağlantı kopmuş gibi görünüyor. Herkes her yerde istediği müziği dinleyebiliyor. Yürürken, koştururken, evde, arabada, işyerinde, sokakta her tür müzik her yerde ve her zaman dinlenebiliyor artık. Herkesin taşınabilir bir “müzik kutusu” var. Müzik seçimi bir düğmeye basmaktan ibaret zaten. Sabit mekânların müziksel ruhu da yok artık.
Meselâ İstanbul’da aynı özel mekân içerisinde de hem cazın enva–i çeşidi, hem bilumum rock müzikleri hem çeşitli klâsik ve geleneksel müzikler veya bunların çeşitli karışımları art arda dinlenebiliyor. Bunu kimse yadırgamadığı gibi, bu durum yeni bir açılım, taze bir özgürlük olarak da algılanıyor. Günümüz insanı belli müziklerle belli mekânlar ya da belirli atmosferler arasında bir ilişki bulunabileceğini unutmuş gibi. “Şu müzik ancak falanca mekânda dinlenince değerini buluyor” dediğinizde de çok yadırganıyorsunuz. “Post–modernlik” biraz da bu olsa gerek!
Oysa geleneksel müziklere, özellikle de bizimkine baktığımızda müziğin mekân bağlantısının çok sıkı, mekân çağrışımlarının da genellikle sabit olduğunu görürüz. Her şey her yerde çalınamaz, dinlenemez, dinlenmesi de düşünülemezdi. Bugün bildiğimiz “çok amaçlı”, yani içinde her şeyin icra edilip dinlenebileceği (ve modernleşme sürecinin ürünü olan) konser salonları geleneksel müziklere uygun mekânlar değildi. Çünkü hangi türden olursa olsun, geleneksel anlamda müzik dinlemek mutlaka belli bir ritüel içinde yapılırdı. Musıki dinlemeyle ilgili bir erkân vardı, bu da zihin ve mekânla ilgili bazı olmazsa olmaz koşulların yerine getirilmesini gerektirirdi.
Bir kere mehter musıkisi hariç, geleneksel Osmanlı/Türk musıkisi genellikle hep bir kapalı mekân musıkisi olmuştur. Mehter ise amaç ve işlevleri belli, kullanım alanları sınırlı olan bir müzik türüydü. Mehter şan ve azamet belirtmek için, padişah, vezir ya da sefirlere refakat etmek için ve askerin gücünü vurgulamak için kullanılırdı. Seferler sırasında Osmanlı askerinde gayret, cesaret ve şecaat, düşmanda ise korku ve panik duygularını uyandırmak için devreye girerdi. Dolayısıyla da bu müzikte çok sayıda boru, davul, zurna ve köslerle büyük bir ses hacmi elde etmek, “gürültülü” olmak, uzaktan duyulabilmek esastı. Bu şekilde “yeri göğü inletmek” için de mehter müziğinin genellikle açık havada, büyük meydanlarda, geniş alanlarda icra edilmesi gerekiyordu. Bu müziğin hem kullanım alanları ve mekân bağlantıları, hem de zihinsel ve duygusal çağrışımları gayet katı ve kesindi. Mehter türü müzik bu yüzden bazen “kaba saz” olarak da adlandırıldı.
Buna karşılık “ince saz” olarak da nitelenen bugün bildiğimiz Türk musıkisinin doğal mekânları küçük ve kapalı mekânlardı. Saray, konak, köşk ya da evde bir oda, dindışı musıki icrasının normal mekânıydı. Bir tekke meydanı, hücresi veya semahanesi ya da bir cami, dinsel müzik icrasının zorunlu kapalı mekânlarıydı. Geleneksel Osmanlı/Türk musıkisinin en yaygın şekilde icra edildiği mekânlar kuşkusuz bunlardı. Musıkinin türü icra mekânını belirlerdi, mekân da icra edilecek musıkiyi. Tekke ilâhîsi başka, cami ilâhîsi başkaydı meselâ. Camide şarkı köçekçe okunması akla gelmeyeceği gibi, ekâbir konağında da ilâhîler, na’tlar, mevlevî âyinleri okunması pek düşünülmezdi.
Her hal ü kârda icrada kapalı mekân esas olduğu için Osmanlı/Türk geleneksel müziklerini birer oda müziği olarak nitelemek yanlış olmaz. Türk musıkisi ruh itibarıyla bir oda müziğidir elbette. Bir musıki faslının Topkapı Sarayı’nda havuz başında Sâdâbâd’da bir bahçede ya da Boğaziçi’nde seyir halindeki bir kayıkta veya herhalde zaman zaman açık havada icra edilebilmesi onu oda müziği türünün ve bunun gerektirdiği icra üslûbunun dışına çıkarmaz.
Müziğin bugün artık tamamen “mekândan münezzeh” hale gelmesi acaba bir özgürleşme midir yoksa bir yozlaşma mı? Sorunun cevabını bilmediğimi itiraf etmeliyim.
18.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
c.behar@zaman.com.tr
|
|
|
ETYEN MAHÇUPYAN |
 |
Film tadında bir pazar hikâyesi
Jenerik akmaya başladığında ABD’de ‘oval ofis’te Başkan’ın iki askeri danışmanıyla konuştuğunu görürüz. Önemli bir kararın arifesinde olduğumuz anlaşılmaktadır. Başkan bu iş için karşı taraftan da çok güvenilir birinin bulunması gerektiğini söyler. Komutanların yüzünün ciddiyetinden böyle birinin bulunmasının ne kadar zor olduğunu anlarız. İki asker bürolarına döndüklerinde biri kıtalar arası bir telefon konuşması yapar. Karşısında kendi muadili bir subay bulunduğu anlaşılır. Sahne telefonun diğer ucundaki büroya kayarken, dünyanın doğu ucunda iç savaş tehdidi altında bir ülkede olduğumuzu anlarız. Misyonun zorluğu bu büronun da üzerine çökmüştür... Böyle bir misyonu kim becerebilir acaba?..
Kamera ani bir kesmeyle dağlarda savaşmakta olan bir özel timi görüntüler. Tim, komutanı sayesinde bir pusudan kurtulur. Askerler komutana neredeyse tapmaktadırlar; o ise basit bir iş yapmışçasına mütevazı bir biçimde tek tek yaralılarla ilgilenir. Karargaha dönüldüğünde üst subayı kendisinin merkezden istendiğini söyler. Görev gizlidir; ama kahramanımız (ona A.G. veya M.Ç. gibi isimler takabiliriz; ama biz kısaca K. diyelim) timini bırakıp gitmek istemez. Zorlukla ikna edildiğinde duygusal bir ayrılık sahnesi yaşarız...
Merkez karargahta son emirleri alan K. yeni timinin elemanlarıyla tanışır. Onun şöhretini herkes bilmekte ve ona saygı duymaktadır. Bir Amerikalı subayla yaptığı teke tek görüşmede, Amerikalının küstahça tavrından rahatsız olan K. askeri disiplinden ayrılmadan gereken cevabı verir ve içinde olduğu her görevde nihai kararın kendisine ait olduğunu Amerikalıya hatırlatır. K. odadan çıkarken diğerinin yüzünde, düştüğü durumdan memnun olmadığını; ancak bu genç adamın kişiliği karşısında ezildiğini gösteren bir ifade vardır.
Sahne bir anda helikopter gürültüleri ile dolar. Vahşi bir ormanın üzerinden alçalan helikopteri K. kullanmaktadır. Diğerleri endişe ile etraflarına bakarken, o sanki oraları avucunun içi gibi biliyormuşçasına inişe geçer. İnilen yer Afrika kıtasının ücra bir noktasıdır. Bir süre beklendikten sonra ormandaki birileri ile işaretleşmeler başlar. Derken birkaç Amerikalı yanlarında gözü bağlı biri olduğu halde yaklaşırlar. K. emaneti teslim alır, adamı helikoptere oturtur ve havalanır...
Bu inanılmaz görevi başarmış olan K.’nın prestiji çok artmıştır; ama aslında o eski görevini geri istemektedir. Her neyse uzatmayalım, ülkenin Başkanı’nın talebiyle askeri görevinden ayrılır ve parlamentoda milletvekili olarak çalışmayı kabul eder. Tabii kendisine uygun bir siyasi partiyi seçmiştir ve kısa zamanda yükselerek, parti sözcülerinden biri haline gelir. Aslında misyonu henüz bitmemiştir...
Meclis ABD’nin zoruyla isyancı liderlerin affedilmesini gündeme almıştır. K. bu hakların aleyhine çok güçlü bir konuşma yapar. Ancak karşı grup daha kalabalıktır ve yasa meclisten geçer. Herkes yenilmiş olan K.’ya bakmaktadır. K. ağır ağır meclisin içinde yürür, kapıya yaklaştığında yüzü hafifçe değişmiştir, kapıdan çıkarken koridorun ucunda duran birine göz kırptığını fark ederiz. Şimdi yüzünde görevini başarmış insanların gururu okunmaktadır. Kamera hızla koridorun ucuna döner; fakat artık orada kimse yoktur. Arka taraftan ise hızla gazeteciler yaklaşmaktadır. Kamera bu kez geriye, K.’nın bulunduğu yere döner ve geniş açıyla ortalığı tarar. Ama koridor tamamen boştur...
18.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|
|
|
M. NEDİM HAZAR |
 |
O zıpkının acısını unutmayalım!
‘En fazla 20 dakika yağdı yağmur...
Çok geçmeden ajansa düştü haber: ‘Yağış sonucunda İstanbul’da 4 kişi öldü!’ ‘Bu kadar ucuz ve basit mi olmalı insan yaşamı?’ diye başlayan bir yazı kaleme alıyordum. Öyle bir ülke ki; ölüm ile adeta oyun oynar gibi oynuyor, dalga geçiyorduk yaşamla. Bakın yaşadığımız son sel felaketi akabinde bölge bayındırlık yetkililerinin Rizeli afetzedeler için verdiği ev raporunda ne yazılmış: ‘Hasarlı oturulabilir, yağmurda kopabilir!’
Bir yazıya, hatta kitaba sığmayacak büyüklükte bir hacim kaplıyor ülkemizde olup biten tiraji–komiklikler.
Ancak klavyeye dokunduğunuz tarih 17 Ağustos olunca zihninize hücum eden başka olgular oluyor.
Milliyet gazetesinin tam göbeğindeki resimli haber içimi titretti. ‘Çocuklarını görmeye geldi’ başlığıyla verilen haberde, resim olarak eşini sırtına alıp mezarlığa gelmiş gözü yaşlı bir baba vardı. İlk sayfadaki resimden belli olmuyordu; ama belli ki, kocasının sırtında evlatlarının mezarına giden gözü yaşlı anne Sultan Kiraz’ın ayaklarında bir problem vardı. Heyecanla haberin devamı için iç sayfayı açtığımda yüreğimden zıpkın yemiş gibi irkildim! Ahmet Bey’in boynuna dolanan Kiraz Hanım’ın belinden aşağı kısmı yoktu. Enkazdan kurtarabildiği kısımlarıyla koşmuştu yıldönümünde evlatlarının ruhlarını ziyarete.
Yaptığımız aptallıklar, vurdumduymazlıklarla ölü efelenen bir toplum olarak, felaketlerden yeterince ders almadığımız kesin. Ve unutkanlık her geçen gün hafızalarımızın üzerindeki şalın kalınlığını biraz daha artırıyor.
Birkaç gün önce gazetemizde yayınlanan çok ilginç bir haberi burada size tekrar aktarmak isterim: Depremde uzuvlarını kaybedenlerden bazıları, her gün tıbbın ‘fantom ağrıları’ adını verdiği bir hastalıkla boğuşuyor. Fantom ağrılarının şiddeti, “Sağlam bir insanın ayağını mengeneye sokup kırsanız, bu şiddette ağrı hissetmez.” diye tarif ediliyor. Söz konusu hastalar, kol ve bacaklarını tonlarca yükün altında kaybederken hissettiği acıyı beyninden atamıyor. Enkazın altında kaldıkları sıradaki acıları tekrar tekrar yaşıyor.
Ve haber 32 yaşındaki Asime Genç isimli bir hanımefendiden bahsediyor. İzmit Gölcüklü Genç, 17 Ağustos depreminde iki çocuğunu ve eşini kaybetti. Bir kolu ve bacağını da depremde kaybeden Genç, iki yıla yakın süren tedaviye rağmen fantom ağrılarını azaltmayı başaramadı. Asime Hanım, tıpkı terör saldırılarından sonra kolunu bacağını kaybeden Mehmetçikler gibi yıkıldığı anı tekrar yaşamak zorunda kalıyormuş. 54 saat sonra enkazın altından çıkarak yaşama sarılan Asime Hanım, beyninden bir türlü silemediği acı kayıtları sebebiyle dinmek bilmeyen ağrılarıyla yaşamaya devam ediyor.
İnsanın elinde değil şüphesiz; ancak düşünmeden de edemiyor. Keşke bu ‘fantom ağrıları’ denen illet, başta siyasiler, bürokratlar, yetkililer ve etkililer olmak üzere, bütün topluma yapışsa ve 3 yıl önce yaşadığımız o büyük felaketi, hiç olmamış gibi davranmak yerine her an yaşasak. Belki bir sonrakinde acılarımız daha azalır ve Asime Hanım’ların sayısı asgari olur!
Yoksa, 20 dakikalık yağmurlarda daha çok yaşamlar yitiririz!
18.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
n.hazar@zaman.com.tr
|
|
|
AHMET SELİM |
 |
Gençler için
Nâzım şöyle dermiş: “Hiçbir istîdat belirtmeyeni tenkid etmem. Aslansın, kaplansın diyerek sırtını sıvazlar gönderirim. Tenkid değer vermektir. Değer verdiğimle uğraşırım ancak.”
Doğru söze ne denir?
Fakat bazı gençler buradaki inceliği anlamıyor.
Takdirimi esirgemem, şevk kırmam, doğruyu söylemeye çalışırken kırmamaya özen gösteririm. Ama, olmamışa olmuş demenin fikir namusuyla da dostlukla da bağdaşmadığına inanırım.
Mesela, şiir anlayışları farklı olabilir. Fakat ne kadar farklı olursa olsun, şiir şiirdir. Şu da var: Şiirin ne olduğunu bilirsin, şiir anlayışın bir öz de taşıyabilir; ama yazamayabilirsin. Yazamayışını, o bilgilerinle savunup örtmeye; olmayan yahut tam olamayan şiirini olmuş gibi göstermeye çalışmanın bir anlamı yoktur. Bazılarına şöyle diyesim geliyor: Şiir hakkında yazdıklarının ve söylediklerinin hepsi güzel de, şiir diye ortaya koydukların şiir değil!
Ortalama seviyenin insanı, şiiri fark eder, tanır. Şiir zaten genel çizgisiyle önce ona hitap eder. Fazlası, bir yan ağırlık asma işidir. Fakat aslı olmazsa, o ağırlıkların özel sahibine ulaşılması da imkânsızlaşır. Bir felsefî metin bir fikir yazısı değildir şiir; onlarda da şiirsellik bulunması apayrı bir keyfiyettir.
Bir gence “Burada ne demek istedin, ne söylemeye çalıştın? Yahut, vermek istediğini bir yana bırakalım da, senin duyguların ve düşüncelerin neydi bunu yazarken?” diye sordum. İç dünyasını, o şiirle ilgili olarak yaşadıklarını tam bir samimiyetle gelişigüzel anlattı. Hepsi seçkin duygular, hayata derinlemesine bakabilen insanların yaşayabilecekleri şeyler. “Bak” dedim, “şu anlattıkların, içinden dökülen kelimelerle ifadeye çalıştıkların, şiirsel hassasiyet güzelliğiyle beni şiirinden daha çok etkiledi.”
Yaşanan şiiriyet, verilenin şiir olmasını sağlamaya yetmez. Halbuki tam tersi olmalıdır. Verilen, yaşanandan bile daha fazlasını yansıtabilmeli; okuyanlar bu zenginleşmeyi kendi içinde kendi farklı imkânlarıyla gerçekleştirebilmelidir. Yaşadıklarımız, gözlemlediklerimiz, derûnî tecrübelerimiz bize uygun vesileler sunar; onları başkalarıyla paylaşarak bir bütünleşmenin özüne eriştirebilmenin özel metodudur sanat. “Herkes kendini okur bir eserde” denilmiş. Öyle olması tabiîdir. Ama bunun mümkün kılınması için “içinden ve başından geçenleri (ne kadar ilgi çekici olursa olsun) bir biçimde aktarmak yahut anahtarı sizde kalacak tarzda şifrelemek” yeterli değildir. Ayrıca, bu bahiste, çok açık yahut çok gizli olmak bir farklılık taşımaz: İkisi de sizinle başlayıp biten bir sonuçta aynîleşir. Sizinle başlamalı; ama sizde bitmemeli yazdıklarınız. Sizde bitiyorsa; ha uçuk bir sembolizmle bitmiş, ha ham bir gerçeklikle. Fark etmez. İkisinde de sanat yoktur.
... Şiirde çok açık görülemeyen sıkıntılar, romanda bütün çıplaklığıyla cascavlak sırıtıyor. Romanı da hallederlerse; edebiyatın, dolayısıyla dilin işi bitmiştir.
Aziz Nesin’i büyük övgülerle ve hayranlıklarla anmaya başlayan bir edebiyat programında Talat Halman şu parantezi açınca ortalık buz gibi oldu: “Fakat eserleri teknik açıdan zayıf. Aynı espriyi aynı kitabında defalarca kullanıyor. Bazı kısımlarının atılması ve yeniden ele alınması gerekirdi. Kendisine teklif ettim; ama kabul etmedi.” Önce şaşırdılar, direnmeye çalıştılar; sonra teyid etmek durumunda kaldılar: “Bu kusur, Aziz Nesin’de değil, onu yayımcılara kitap yetiştirmeye mecbur eden toplumsal şartlarda!”
Ah o “toplumsal şartlar”! En büyük mücrim, en mâsum mâzeret!
Peki “toplumsal şartlar” acaba sonuç mudur, sebep midir? Bir yönüyle sebepse diğer yönüyle sonuç değil midir ve acaba sebep oluşunun vebâlini de sonuç oluşunun fâilleri, omuzlarında taşımıyor mu?
“Böylesi gidiyor, yayımcılar böyle istiyor, ...” diye diye oluşturulmadı mı o toplumsal şartlar?
Gençler bu noktada aydınlatılmadıkça, kolaycılığa meyletmenin diğer hastalıklarından da korunamazlar. Ve bizim görevimiz onları korumak ve koruyarak yardımcı olmaktır; aksi halde övmek de yermek de aynı kapıya çıkar, onları daha başlayamamışlarken kaybederiz.
18.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|
|
|
MEHMED NİYAZİ |
 |
Halkımızın feraseti
Liderlerimiz partilerini vatandaşın önüne daha albenili çıkarabilmek için profesörlere milletvekilliği adaylığı götürmektedirler. Demeçlerinden anladığımıza göre onlar da “devletimizde işler iyi yürümüyor; hiç değilse branşımı ilgilendiren bakanlığın başına gelirsem faydalı olurum” düşüncesiyle siyasete atılıyorlar. Çocukluğumuzdan beri değişik parti kademelerinde nice profesörler gördük; politika değirmenine katılanların kaçta kaçının ideallerini gerçekleştirdiği araştırmaya değer bir konudur. Bir gazetede, bir liderin bir profesöre teklif götürdüğünü okuyunca, Fatih Sultan Mehmed’in, Molla Gürani’yi sadrazam yapmak isteyişini hatırlıyorum:
İstanbul’un fethi konusunda ters düştüğü Çandarlı Kara Halil’in idam edilmesinden doğabilecek huzursuzluğu önlemek için Fatih, hocası Molla Gürani’yi sadrazamlığa getirmek ister. Bunun üzerine Molla Gürani, mealen şu cevabı verir: “Oğul iyi harb ediyorsun; fakat devlet işlerinde hâlâ yayasın. Yıllardan beri sadrazamlık bekleyerek şevkle kılıç sallayan paşaların varken, medreseden bir müderrisi sadrazam yapmak istiyorsun. Böylece onların şevkini kıracaksın. Şunu unutma; hiçbir paşan medresede tefsir okutamayacağı gibi, hiçbir müderrisin de devlet hayatında paşalık mevkiini dolduramaz. O mevkiye ehlini ara oğul.”
Siyasetin önemini inkar etmek mümkün değildir; bir ülkenin önünü açar veya kapatır. Özal başbakan oldu; başkentimiz dünyanın cazibe merkezlerinden biri haline geldi; o gitti, her şey tersine döndü. Fakat asıl olan kültür ve ilimdir. Bizim gibi cemiyetlerde siyasetin çok meraklısı vardır; okur yazarı kıt, imkanları sınırlı olduğu için bizde kültür ve ilim yolu çilelidir. Ama bu çileye katlanmazsak, sadece siyasetle suyun üzerine nakış işleriz. Yakın vakte kadar iki Almanya vardı. Doğu Almanya sosyalist ekonomi uygulayan devletlerin arasında birinci sırayı işgal ederdi. İktisadi hayatı liberalizmle düzenlenen Batı Almanya da benzerleri arasında aynı seviyede idi. İki farklı sistemde, iki Almanya’nın devletler arasında aynı irtifada bulunmaları rastlantı değildi. İkisi aynı milletti; aynı kültürü hemen hemen aynı ilim seviyesini paylaşıyorlardı. Ama Doğu Almanya’da insan başına düşen milli gelir beş bin dolar, Batı Almanya’da ise on beş bin dolardı. Aradaki fark siyasetten kaynaklanıyordu. Önce ilim ve kültür; ardından siyaset gelir; siyaseti öne alırsak atları arabaya arkadan koşmuş oluruz.
Bizde “doktor” kelimesi “yüz numara” kelimesi gibi yanlış tercüme edilmiştir. Tuvaletin dilimizde ayakyolu, kenef, hela ve benzeri pek çok karşılığı vardır; ama ilkokula gittik; bize “yüz numara”yı öğrettiler. Yüz numaranın kapısında ise iki sıfırla karşılaşıyorduk. O iki sıfırın nasıl yüz okunduğunu bir türlü anlayamıyorduk. Meğer Fransızcada “numarasız”la yüz numara arasında bir harf değişikliği varmış. Biz ayakyoluna Fransızcadan tercüme ederek ad takmışız; onu da yanlış tercüme etmiş, “numarasız” diyeceğimiz yerde “yüz numara” demişiz. Ayakyolunu tercüme edemeyen bir nesle, vicdan sahibi hiçbir kimse ‘niçin atom bombası yapmadılar’ diye kızamaz. Doktor kelimesi de aynı ayakyolu gibi yanlış tercüme edilmiş. Doktor, hekim ya da tabip karşılığında dilimize geçirildi; halbuki doktor Batı dillerinde belli bir daldaki uzmanlığı ifade eder. Prof. Dr. Metin Balcı Bey’le aynı yıllarda Almanya’da bulunuyorduk. O zaman da onun çok ciddi bir bilim insanı olacağı belliydi. Ülkemizin geri kalmışlığının acısını duyar, bu asırlık sancının ancak bilimle, irfanla çözümlenebileceğini bilir, reçetelerle hiçbir yere varılamayacağını sezdiğinden de bütün ideolojilere aynı uzaklıkta durur, kendisini çalışmalarına konsantre ederdi. Bizler “Metin Balcı’yla aynı yerde bulunmanın onurunu duyacağız derken samimi idik; bu kanaatimizi bir tek o ciddiye almaz, çalışmasına bakardı. Almanya’dan döndü; Atatürk
Üniversitesi’ne girdi. Orada asistan ve doktora öğrencileriyle yaptığı çalışmalarla dost ve düşmana, geri kalmış ülkelerde de ilim yapılabileceğini gösterdi. Yurtdışındaki yayınlarına rastladıkça, hakkında yazılanları okudukça, herhalde onu tanıyanlar gurur duyuyorlardır.
Metin Balcı doktora yaparken bir hemşehrisi onu ziyarete gelmişti. Ona “Ne okuyorsun?” diye sordu. O “kimyada doktora yaptığını” söyledi. Adamcağız yine bir soru sormak ihtiyacını duydu: “Doktor mu olacaksın?” Metin “hayır” cevabından sonra doktorayı anlatmaya çalıştı. Adamcağız “doktor” kelimesini duyduğu için mesleğini tıpla irtibatlandırıyor, “Yine de hastalıklardan bir şey anlarsın.” diyordu. Bir türlü anlaşamıyorlardı. Orada bulunan aklı evvel bir arkadaşımız hemşehrisine şöyle söyledi: “Metin çalışmasını bitirirse, bir üniversitede asistanlık görevi alabilir; sonra doçent, sonra da profesör olabilir. Yani profesörlüğe giden merdivenin ilk basamağında çalışıyor.” Hemşehrisi bakışlarını Metin Balcı’ya çevirdi: “Desene ki sen milletvekili olacaksın.”
Halkımız ferasetiyle aydınımızın zaafını ne kadar güzel yakalıyor. Bu ferasetin karşısında saygı duyulmaz da ne yapılır?
18.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.niyazi@zaman.com.tr
|
|
|
MELİH ARAT |
 |
Deneyim ekonomisi
Yarattığı markalarla pazarlama alanında efsaneleşen isimlerden B.J. Cunningham, diyor ki “İnsanlar sadece fikir alırlar.” Son dönemde ortaya atılan “Experience Economy” kavramı, Cunningham’ı doğruluyor. “Experience” kelimesi Türkçede “deneyim” sözcüğüyle karşılanıyor; ancak “Experience Economy” sözüyle anlatılmak istenen olgu, tecrübe ya da bir konuda ustalaşma değil. “Experience” sözüyle kastedilen, müşterinin yaşadığı çarpıcı ve sıra dışı deneyim.
Kahveyi çekirdek olarak tarlasından alıp evde kahve yaparsanız, fincanı on bin liraya gelir. Otuz kiloluk paketlerde alıp evde kahve yaparsanız fincanı yirmi beş bin liraya gelir. Cam kavanozda alıp evde kahve yaparsanız fincanı elli bin liraya gelir. Aynı kahveyi bir pastanede içerseniz, beş yüz bin ya da bir milyon ödersiniz. Özellikli dekorasyonu olan bir yerde kahveyi içecek olursanız beş milyon lira ödersiniz. İşte, kahveye beş milyon lira ödediğiniz yerde, ödediğiniz paranın dört milyon dokuz yüz elli bin lirası orada geçirdiğiniz süre içinde yaşadığınız deneyime, elli bin lirası da kahveye ödenir.
Teknik bir sınıflama yaparsak; tarladaki kahve adi mal, paketli ya da kavanozlu kahve markalı ticari ürün, pastanede sunulan kahve hizmet ve kahvenin beş milyona satıldığı yerde ise deneyim satılmaktadır.
Bugün İstanbul’da Roxy Gece Kulübü, Bill’s Beyaz Gömlekleri, Paper Moon Restoranı gibi kuruluşlar, deneyim satmaktadır. Örneğin, Paper Moon’da iki kişilik yemeğin yaklaşık üç yüz dolar olduğunu dikkate alacak olursak, insanların oraya yemek yemeye değil, bir deneyim yaşamaya gittiğini söyleyebiliriz.
Türk insanı tüketici profili olarak, yaygın şekilde deneyim alacak zevk erginliğine erişmemişse de, küreselleşme trendiyle birlikte o da evrim geçirmektedir. Örneğin, İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük şehirlerde kafeteryalar 1980’lerdeki restorasyonlarını terk ederek küresel anlayışta restore edilmeye başlanmıştır. Bugün İstanbul ya da Ankara’da herhangi bir kafe bar, Londra, Paris veya New York’ta görebileceğimiz sıradan; ama “deneyim” satan kafe barlara dönüşmüştür.
Bugün işletmelerin geldiği evre; sıradan bir malı, deneyime dönüştürerek satma evresidir. Türkiye’de tekstil endüstrisinde, hangi sınıflamada ürün sattığımızı düşünürsek, fason üretilen mallar, adi mal kategorisindedir. Diğer endüstrilerde de yaygın olarak deneyim sattığımızı söyleyebilmek zordur. Tüketici, eskiden kalitesini markadan tanıdığı ürünlerle yaşamını sürdürüyordu. 2000’lerde tek başına üretim ya da hizmet kalitesi, müşteriyi elde tutmak için yeterli değildir. Müşterinin aklını başından alacak, aşk kadar güçlü deneyimler sunmak gereklidir.
Müşterileri çıldırtmak için yapılacak 5 şey
Tek kelimelik cevaplar: Müşteriyle konuşurken ekonomik davranın, az kelimeyle konuşun ki hiçbir şey anlamasın, kendini değersiz hissetsin, hatta daha iyisi sorularını cevapsız bırakın.
‘Beni yorma’ sendromu: Müşterinin fazladan olan her talebini yüzünüzü ekşiterek dinleyin ki, müşteri hemen o talebinden vazgeçsin.
Küçük çocuk muamelesi: Müşterilerinize küçük çocuk muamelesi yapın ki, hadlerini bilsinler, onları oyalayın, kandırın, gerekiyorsa azarlayın.
Büyük bekleyiş: Müşterinin zamanı kıymetsizdir, onun için onu her fırsatta bekletin. Şikayet ederse, onun ermesi için onu beklettiğinizi söyleyin.
Robotlaşmak: Müşterinin kurallara uyması ve sesini çıkarmaması için ona ruhsuz yaklaşın, göz teması kurmayın, duygusuz konuşun; müşterinin kendisini makinenin itaat etmesi gereken bir dişlisi gibi hissetmesini sağlayın.
18.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.arat@zaman.com.tr
|
|
|
SELÇUK GÜLTAŞLI |
 |
‘Türkler Allah’ın gazabıdır’
Geçen hafta 3 Ağustos’taki tarihi reformlarının ardından “AB bizi alır mı?” sorusunun yanlış olduğunu yazmış, tartışmanın kriterlere ulaşmak için verilecek mücadeleye yoğunlaşması gerektiğini savunmuştum. Ancak bu gelişmenin bize bakan tarafıydı, bir de AB’ye bakan tarafı var.
Reform’un babaları sayılan Erasmus ve Martin Luther gibi liderler, Türkleri Allah’ın Avrupa’ya musallat ettiği musibet olarak görürlerdi. Aydınlanmanın önderlerinden Voltaire, Türklerden öyle iğrenirdi ki, “Sizin gibi düşünmüyorum; ama fikirlerinizi savunmanız için hayatımı veririm.” meşhur sözüne Türkleri meze ederdi.
19. yüzyılda sömürgecilik azınca ve Osmanlı zeval dönemine girince, Türkler, Rus Çarı’nın teklifi ile ‘Avrupa’nın hasta adamı’ oldu. Özellikle Osmanlı’nın son yıllarında Türkler, Avrupa’nın bakıp bakıp ne kadar üstün olduğunu keyifle seyrettiği ayna olmuştu. Türkler, Ermenileri yok etmek için yüzyılın ilk ‘soykırımını’ planlamışlar; Yunanlıları, Bulgarları, Sırpları yüzlerce yıl inim inim inletmişlerdi.
Köprünün altından çok sular aktı. Dünyanın gördüğü en büyük felaketler olan iki dünya savaşında Avrupalılar birbirlerini boğazladılar. Olgunlaştılar, birbirlerine karşı önyargılarını büyük oranda yok ettiler. İşbirliğini Avrupa Birliği ile mücessem hale dönüştürdüler. Birbirlerine karşı önyargılarını büyük oranda törpülerken, kendileri için ‘diğer’ olan Türkiye ile ilgili de ciddi bir adım attılar. 10 Aralık 1999’da Türkiye, yüzlerce yıl mücadele ettiği Avrupa’nın bir parçası olmaya davet edildi.
Türkiye ile AB arasındaki en önemli fark kültür. Türkiye’deki laikçilerin tersine Avrupalılar dini, kültürü belirleyen en önemli unsur olarak görüyorlar. Böylece din Türkiye ile AB’yi ayrıştıran başlıca unsur oluyor.
Ancak AB, bütün yazılı metinlerinde kulübün objektif değerler üzerine kurulu olduğunu, bu değerlere sahip ülkelerin eğer davet edilmişlerse şartları yerine getirerek üye olabileceklerini ilan ediyor. Brüksel, Soğuk Savaş’ın ardından cazibe merkezi olunca üyeliği objektif kriterlere bağladı. Kopenhag kriterleri dediğimiz bu ölçütlerde dinin, kültürün, ırkın hiçbir önemi yok. AB davet edilen ülkelere ‘bu kriterlere uy, üyeliğe alalım’ dedi Kopenhag’da.
3 Ağustos’ta aldığı tarihi kararların uygulamada da takipçisi olursa, AB Türkiye’ye somut birtakım sözler vermek zorundadır. Ankara, psikolojik eşiği geçerek, yakın zamana kadar tabu olan konuları aşmıştır. Uygulama konusundaki çekinceyi yenileyerek, Türkiye’nin samimiyet testinden başarıyla çıktığı söylenebilir.
Eğer AB de samimi ise 3 Ağustos reformlarının gereklerini uygulamada da yerine getirmiş Ankara’ya yakın gelecekte müzakerelere başlama tarihi vermek zorundadır. Bu sözü vermeyen Avrupa, samimiyet testinde başarısız olacak ve “AB, Türkiye’yi içine almaz; ama tavizler koparmak için yörüngesinde tutar.” diyenleri haklı çıkaracaktır. O zaman da AB’nin bir ilke ve kurallar manzumesi olduğu tezi havada kalacaktır.
Türkiye bir an önce uygulamaları yaparak, Kopenhag’da artık ‘test eden taraf’ olmalıdır. Ancak o zaman Erasmus, Dante ya da Martin Luther’in Türklerle ilgili sözlerinin hâlâ geçerli olup olmadığını göreceğiz.
18.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
s.gultasli@zaman.com.tr
|
|
|
MİRZA ÇETİNKAYA |
 |
Soğuk Savaş’ın imtiyazlarına da paydos
Soğuk Savaş döneminden kalma sorun ve alışkanlıklar bir bir ortadan kalkarken buna uyum sağlayamayanlar ise paylarına düşen zararı ödemeye devam ediyor.
İki kutbun önderliğinde kendi ideoloji bayraklarını her tarafta dalgalandırmaya kalkanların ardından giden ülkelerden bazıları halen de reel şartların farkında olmadan eski alışkanlıklarını devam ettiriyor; ancak küreselleşme, karışık uluslararası ve şirketlerarası ilişkilerin cenderesine sıkışıveriyor.
Çoğu zaman da çevreye rahatsızlık vererek büyüklerin şefkatini istismar eden çocuklar gibi o dönemin kendilerine verdiği ayrıcalıkların arkasına sığınıp menfaat sağlamaya çalışıyor.
ABD’nin işgali ve ardından gelen SSCB yakınlığı sayesinde, Vietnam hep kendisini ayrıcalıklı bir ülke olarak hissetti.
Hollywood filmlerine rağmen özellikle de Sovyet Bloku topraklarında Vietnam’a kahramanlık sevgisi gelişti. Savaşın getirdiği yıkım sonucu SSCB’ye gelen Vietnamlı sayısında çoğalma oldu. Kremlin ile ideolojik yakınlaşma sağlandı.
Kapitalistlerin Moskova’ya doluşmaya başladığı dönemde ise çok sayıda Vietnam vatandaşı buraya gelerek eskilerle birleşti ve ticarete başladı.
Rusya’nın kendilerine sunduğu ayrıcalıklı ortamda başkentin birkaç yerinde, Türkiye’deki pazarlara benzeyen, Vietnamlılara ait büyük alışveriş merkezleri kuruldu.
Vietnamlılar, uzun süre, mütevazı oranda para kazandı, biriktirdiklerini ailelerine gönderdiler. Ancak kumarda olduğu gibi zengin olmaya kalkışınca günümüz gerçekleriyle karşı karşıya kaldılar. Moskova bir anda tekstilde adı sanı bilinmeyen Vietnam’ın ürettiği ‘marka’lı mallarla doldu.
İkliminden dolayı insanların giysi giymeye pek yanaşmadığı Vietnam’ın çocukları, kürk yapma uzmanı oldu. Çinli ve Vietnamlıların istatistiki bilgileri de zorlayan hızdaki fason üretimleri, Türkiye tekstilini de halen can evinden vuruyor. Özellikle de son iki yılda Rusya’yı saran bu ‘yecüc mecüc’ markalı tekstil sektörü; ancak Hugo Boss ve Adidas’a toslayınca hız kesti. Adidas’ın şikayeti, Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) girmeye çok çok istekli olan Moskova üzerinde hemen etkisini gösterdi. Özel günlere saklanan polis birlikleri OMON’larla, Salyut–3 adlı Vietnam pazarı basıldı.
ABD’nin tarihte ilk kez yunus balıkları ile düşman hedeflerine zehirli gazlar ve patlayıcı madde gönderme denemeleri yaptırdığı sonra da uzun yıllar SSCB–Rusya’nın kullanımına verilen ve yakın aylarda boşaltılan Kamran askeri deniz üssünün hatırı da kalmamıştı.
Moskova Belediye Başkanı Yuri Lujkov’un emriyle söz konusu alışveriş merkezi kapatıldı. Aynı zaman diliminde polis de Moskova yakınlarında, illegal yollarla ülkeye giren 200 civarında Vietnam vatandaşının bulunduğunu fark etti.
İşin ilginç yanı başkasına ait markaları taklit edip piyasaya sürmelerine rağmen, kendi elçilik görevlilerinin yaptığı cesaretlendirici konuşmaların da etkisiyle Vietnamlılar direnç gösterdi. Polisler neler yaptı, göremedik; ama Vietnamlıların iki polisin kafasını kırdığı ve bazı araçlara da zarar verdiği yönündeki görüntüler kamuoyunun malı oldu.
Bunu gören Türkiye vatandaşları, herhalde biraz daha kahrolmuştur.
Soğuk Savaş döneminden kalma imtiyazların sonunun gerçekten de geldiği her alanda kendisini gösteriyor.
Devletlerde olduğu gibi kişi ve kuruluşlar da artık çöplüklerinde bile eskisi gibi ötemiyorlar: Çünkü uluslararası denetim kurumları ve uluslararası toplumun baskısı söz konusu.
18.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
m.cetinkaya@zaman.com.tr
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
18 Ağustos 2002
|
|

Zaman Spor
Yazarlar
|
|
|
|
|