Mekân / müzik
Her müzik türünün kendine özgü bir mekânı var mı? Her mekâna yakışan müzik farklı mı? Bugünün “küreselleşen” (bu her ne demekse!) dünyasında mekânla müzik arasındaki bağlantı kopmuş gibi görünüyor. Herkes her yerde istediği müziği dinleyebiliyor. Yürürken, koştururken, evde, arabada, işyerinde, sokakta her tür müzik her yerde ve her zaman dinlenebiliyor artık. Herkesin taşınabilir bir “müzik kutusu” var. Müzik seçimi bir düğmeye basmaktan ibaret zaten. Sabit mekânların müziksel ruhu da yok artık.
Meselâ İstanbul’da aynı özel mekân içerisinde de hem cazın enva–i çeşidi, hem bilumum rock müzikleri hem çeşitli klâsik ve geleneksel müzikler veya bunların çeşitli karışımları art arda dinlenebiliyor. Bunu kimse yadırgamadığı gibi, bu durum yeni bir açılım, taze bir özgürlük olarak da algılanıyor. Günümüz insanı belli müziklerle belli mekânlar ya da belirli atmosferler arasında bir ilişki bulunabileceğini unutmuş gibi. “Şu müzik ancak falanca mekânda dinlenince değerini buluyor” dediğinizde de çok yadırganıyorsunuz. “Post–modernlik” biraz da bu olsa gerek!
Oysa geleneksel müziklere, özellikle de bizimkine baktığımızda müziğin mekân bağlantısının çok sıkı, mekân çağrışımlarının da genellikle sabit olduğunu görürüz. Her şey her yerde çalınamaz, dinlenemez, dinlenmesi de düşünülemezdi. Bugün bildiğimiz “çok amaçlı”, yani içinde her şeyin icra edilip dinlenebileceği (ve modernleşme sürecinin ürünü olan) konser salonları geleneksel müziklere uygun mekânlar değildi. Çünkü hangi türden olursa olsun, geleneksel anlamda müzik dinlemek mutlaka belli bir ritüel içinde yapılırdı. Musıki dinlemeyle ilgili bir erkân vardı, bu da zihin ve mekânla ilgili bazı olmazsa olmaz koşulların yerine getirilmesini gerektirirdi.
Bir kere mehter musıkisi hariç, geleneksel Osmanlı/Türk musıkisi genellikle hep bir kapalı mekân musıkisi olmuştur. Mehter ise amaç ve işlevleri belli, kullanım alanları sınırlı olan bir müzik türüydü. Mehter şan ve azamet belirtmek için, padişah, vezir ya da sefirlere refakat etmek için ve askerin gücünü vurgulamak için kullanılırdı. Seferler sırasında Osmanlı askerinde gayret, cesaret ve şecaat, düşmanda ise korku ve panik duygularını uyandırmak için devreye girerdi. Dolayısıyla da bu müzikte çok sayıda boru, davul, zurna ve köslerle büyük bir ses hacmi elde etmek, “gürültülü” olmak, uzaktan duyulabilmek esastı. Bu şekilde “yeri göğü inletmek” için de mehter müziğinin genellikle açık havada, büyük meydanlarda, geniş alanlarda icra edilmesi gerekiyordu. Bu müziğin hem kullanım alanları ve mekân bağlantıları, hem de zihinsel ve duygusal çağrışımları gayet katı ve kesindi. Mehter türü müzik bu yüzden bazen “kaba saz” olarak da adlandırıldı.
Buna karşılık “ince saz” olarak da nitelenen bugün bildiğimiz Türk musıkisinin doğal mekânları küçük ve kapalı mekânlardı. Saray, konak, köşk ya da evde bir oda, dindışı musıki icrasının normal mekânıydı. Bir tekke meydanı, hücresi veya semahanesi ya da bir cami, dinsel müzik icrasının zorunlu kapalı mekânlarıydı. Geleneksel Osmanlı/Türk musıkisinin en yaygın şekilde icra edildiği mekânlar kuşkusuz bunlardı. Musıkinin türü icra mekânını belirlerdi, mekân da icra edilecek musıkiyi. Tekke ilâhîsi başka, cami ilâhîsi başkaydı meselâ. Camide şarkı köçekçe okunması akla gelmeyeceği gibi, ekâbir konağında da ilâhîler, na’tlar, mevlevî âyinleri okunması pek düşünülmezdi.
Her hal ü kârda icrada kapalı mekân esas olduğu için Osmanlı/Türk geleneksel müziklerini birer oda müziği olarak nitelemek yanlış olmaz. Türk musıkisi ruh itibarıyla bir oda müziğidir elbette. Bir musıki faslının Topkapı Sarayı’nda havuz başında Sâdâbâd’da bir bahçede ya da Boğaziçi’nde seyir halindeki bir kayıkta veya herhalde zaman zaman açık havada icra edilebilmesi onu oda müziği türünün ve bunun gerektirdiği icra üslûbunun dışına çıkarmaz.
Müziğin bugün artık tamamen “mekândan münezzeh” hale gelmesi acaba bir özgürleşme midir yoksa bir yozlaşma mı? Sorunun cevabını bilmediğimi itiraf etmeliyim.
18.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
c.behar@zaman.com.tr
|