‘Türkler Allah’ın gazabıdır’
Geçen hafta 3 Ağustos’taki tarihi reformlarının ardından “AB bizi alır mı?” sorusunun yanlış olduğunu yazmış, tartışmanın kriterlere ulaşmak için verilecek mücadeleye yoğunlaşması gerektiğini savunmuştum. Ancak bu gelişmenin bize bakan tarafıydı, bir de AB’ye bakan tarafı var.
Reform’un babaları sayılan Erasmus ve Martin Luther gibi liderler, Türkleri Allah’ın Avrupa’ya musallat ettiği musibet olarak görürlerdi. Aydınlanmanın önderlerinden Voltaire, Türklerden öyle iğrenirdi ki, “Sizin gibi düşünmüyorum; ama fikirlerinizi savunmanız için hayatımı veririm.” meşhur sözüne Türkleri meze ederdi.
19. yüzyılda sömürgecilik azınca ve Osmanlı zeval dönemine girince, Türkler, Rus Çarı’nın teklifi ile ‘Avrupa’nın hasta adamı’ oldu. Özellikle Osmanlı’nın son yıllarında Türkler, Avrupa’nın bakıp bakıp ne kadar üstün olduğunu keyifle seyrettiği ayna olmuştu. Türkler, Ermenileri yok etmek için yüzyılın ilk ‘soykırımını’ planlamışlar; Yunanlıları, Bulgarları, Sırpları yüzlerce yıl inim inim inletmişlerdi.
Köprünün altından çok sular aktı. Dünyanın gördüğü en büyük felaketler olan iki dünya savaşında Avrupalılar birbirlerini boğazladılar. Olgunlaştılar, birbirlerine karşı önyargılarını büyük oranda yok ettiler. İşbirliğini Avrupa Birliği ile mücessem hale dönüştürdüler. Birbirlerine karşı önyargılarını büyük oranda törpülerken, kendileri için ‘diğer’ olan Türkiye ile ilgili de ciddi bir adım attılar. 10 Aralık 1999’da Türkiye, yüzlerce yıl mücadele ettiği Avrupa’nın bir parçası olmaya davet edildi.
Türkiye ile AB arasındaki en önemli fark kültür. Türkiye’deki laikçilerin tersine Avrupalılar dini, kültürü belirleyen en önemli unsur olarak görüyorlar. Böylece din Türkiye ile AB’yi ayrıştıran başlıca unsur oluyor.
Ancak AB, bütün yazılı metinlerinde kulübün objektif değerler üzerine kurulu olduğunu, bu değerlere sahip ülkelerin eğer davet edilmişlerse şartları yerine getirerek üye olabileceklerini ilan ediyor. Brüksel, Soğuk Savaş’ın ardından cazibe merkezi olunca üyeliği objektif kriterlere bağladı. Kopenhag kriterleri dediğimiz bu ölçütlerde dinin, kültürün, ırkın hiçbir önemi yok. AB davet edilen ülkelere ‘bu kriterlere uy, üyeliğe alalım’ dedi Kopenhag’da.
3 Ağustos’ta aldığı tarihi kararların uygulamada da takipçisi olursa, AB Türkiye’ye somut birtakım sözler vermek zorundadır. Ankara, psikolojik eşiği geçerek, yakın zamana kadar tabu olan konuları aşmıştır. Uygulama konusundaki çekinceyi yenileyerek, Türkiye’nin samimiyet testinden başarıyla çıktığı söylenebilir.
Eğer AB de samimi ise 3 Ağustos reformlarının gereklerini uygulamada da yerine getirmiş Ankara’ya yakın gelecekte müzakerelere başlama tarihi vermek zorundadır. Bu sözü vermeyen Avrupa, samimiyet testinde başarısız olacak ve “AB, Türkiye’yi içine almaz; ama tavizler koparmak için yörüngesinde tutar.” diyenleri haklı çıkaracaktır. O zaman da AB’nin bir ilke ve kurallar manzumesi olduğu tezi havada kalacaktır.
Türkiye bir an önce uygulamaları yaparak, Kopenhag’da artık ‘test eden taraf’ olmalıdır. Ancak o zaman Erasmus, Dante ya da Martin Luther’in Türklerle ilgili sözlerinin hâlâ geçerli olup olmadığını göreceğiz.
18.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
s.gultasli@zaman.com.tr
|