Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

  Yorum

Vahşi

Elif Şafak



Epi topu dört gün kaldığım tatil köyünde, zaman zaman bir kenara çekilip elimde kalem kağıt defter kitap notlar almam, önümde laptop yazı yazmam büyük dert oldu kırk ayrı, kırkı da birbirinden meraklı insana. “Tatilde de mi çalışıyorsunuz?” oldu en sık duyduğum soru; fuzuli merhamete bulanmış bakışlar, abartılı şaşkınlığa bandırılmış bir ses tonuyla soruldu her seferinde. Ve ne zaman “evet” mânâsında sallasam kafamı, hep aynı soru geldi ardından: “Niye?”

Türkiye’de son on yıldır iyiden iyiye palazlanıp cilalanan bir tatil kültürü var; orta ve üst sınıftan yerli turistlerin keselerinin kalınlığına göre kıyısından köşesinden yakalayıp dahil olmaya can attıkları. Yola çıkarken gözden çıkarılan paranın miktarı, yapılacak tatilin biçimini ve süresini etkilese de, içeriğini pek de fazla değiştirmiyor aslında. Sonuçta değişen sadece garnitürler ve süslemeler, bir de hijyen koşulları. Düne kadar orta halli bir ailenin evi olup da son anda pansiyona dönüştürülmüş odalarda da kalsanız, şıkıdım isimli büyük tesislerde ya da apoletli otellerde de, illâ ki açık büfe kahvaltı alıyorsunuz mesela. Birinin açık büfesinde sabahları gözleme ve yumurta ve domates sunuluyor; ötekinde on, hadi belki yirmi çeşit ekstra daha. Bütçeniz hangisine yeterse yetsin, mecbursunuz önceden programlanmış saatlerde olmanız gereken yerlerde olmaya. Beyniniz ve vücudunuz mümkün mertebe az hareket etmeli. Uyuşukluk ve gevşeklik, gayesizlik ve sonsuz tembelliktir tatil programlarının revaçta kodları. Tek yapmanız gereken ayak uydurmak gidişata, başkalarına, kalabalığa.

Yorucu bir şey dinlenmek. Yorucu ve zor. Zor; çünkü topu topu yirmi gün içinde, tüm bir seneye yetecek kadar enerji toplamalısınız. Her ne yaparsanız yapın, tatil denilen zaman diliminde çok eğlenmeye ve çok dinlenmeye mecbursunuz. Çalışma hayatlarımız öylesine çorak, öylesine mekanik ve o kadar yalıtılmış ki eğlenceden ve her türlü keyiften, oradan artakalan tatil zamanını da aynı hırsla ve hınçla yalıtmak durumundayız bize çalışmayı çağrıştırabilecek her türlü işten ve uğraştan. Mecburuz dinlenmeye tatillerde. Mecburuz eğlenmeye. Bu yüzden, işte bu yüzden, tez zamanda çok şeyler başarmak durumundayız. Yirmi gün içinde çok eğlenmek, çok dinlenmek, çok deşarj olmak, çok bronzlaşmak, çok kafamızı dinlemek, çok yüzmek... Her şeyden gani gani devşirmeli, her hedefi cılkını çıkarırcasına yapmalıyız. Dinlenmek esas olduğu için mümkünse hiç okumamalı; okusak dahi yorucu, düşündürücü, kafa karıştırıcı kitapları seçmemeliyiz mesela. Hafif ve uçucu olmak durumunda tatil zamanları, tıpkı Yeni Dünya’nın zifiri ütopyasında anlatıldığı gibi.

Aldous Huxley’in Yeni Dünya adlı eseri, tıpkı çalışma saatleri gibi dinlenme ve eğlenme zamanlarının da sistem tarafından önceden belirlendiği bir toplumsal düzeneği anlatır. Kitabın hemen başında şöyle bir uyarıda bulunur yazar: “Ütopyaların gerçekleşmesi, eskiden olduğundan çok daha olası artık ve bizi derinden kaygılandıran bir sorunla karşı karşıyayız şu sıralarda. Ütopyaların gerçekleşmelerini nasıl engelleyeceğiz?”1

Ford’dan sonra 632’dir tasvir edilen dönem. Miladını Henry Ford’un belirlediği bu yeni dünyada insanların ne zaman çalışacakları, ne zaman dinlenip, ne kadar eğlenebilecekleri önceden saptanmıştır. Sistemin zorla dayattıklarından daha tehlikeli ve düşündürücü olan, bu sisteme tabi olan insanların can–ı gönülden ve sorgusuz sualsiz benimseyerek içselleştirdikleridir. Ve böylesi bir içselleştirmeyi sağlayan mekanizma da, alternatifsizliktir. Takip edilen yoldan başka yollar da olduğunun, olabileceğinin düşünülmemesi için alternatif teşkil edebilecek her şey ortadan kaldırılmıştır. Bilhassa da geçmişe ait tutanaklar, anılar, anlatılar. Çünkü tehlikelidir geçmiş. Her şeyin bugün olduğu gibi olmadığının, yani istendiği takdirde değiştirilebileceğinin mesajlarıyla yüklüdür geçmişin hatırlanması, araştırılması. Bu sebepten ötürü Yeni Dünya’da geçmişe dair tüm göndermeler teker teker kaldırılmıştır ortadan. Müzeler kapatılmış, tarihsel anıtlar havaya uçurulmuş, “eski” ve “köhne” olan her şey süpürülmüştür. Geçmiş olmadığında, salt ve som bir şimdiki zamandır geriye kalan. Alternatifler süpürüldüğünde, içinde tek bir rahatsızlığın dahi olmadığı pürüzsüz bir uyum ve daimi normalleşmedir öne çıkan. Ancak tüm konforuna rağmen bu dünyaya ayak uydurmakta güçlük çekenler de vardır kitapta. Huxley onlardan birine “Vahşi” adını verir. Uyumsuz ve huzursuzdur Vahşi; kitabın sonunda canına kıyan da o olur.

Epi topu dört gün kaldığım tatil köyünde bana Vahşi’yi anımsatan orta yaşlarında Fransız bir kadın gördüm uzaktan. Herkesin ailecek ya da illâ ki eşi ya da sevdikleriyle geldiği bu yerde o tek başınaydı nedense. Bunun için özel bir çaba göstermese de, davranışları kendiliğinden öylesine uyumsuz, görünüşü öylesine kaba sabaydı ki, tanıştıkları her Fransız’a yarı hayran yarı ezik yaklaşan tesis personeli bile onu kara listeye almakta gecikmedi. Herkes açık büfeden azar azar, nazik nazik çöplenirken, o tepeleme dolduruyordu tabaklarını. Dalgın ve şapırtılıydı yemek yerken. Çirkindi, törpülenmemişti, vahşiydi. “Açık büfe kahvaltı–deniz kenarı güneşlenme–öğle yemeği–havuz kenarı animasyon–kurabiye saati–aerobik–akşam yemeği–gitarist Metin’den nağmeler”den oluşan günlük program boyunca herkes aynı saatlerde aynı şeyleri yaparken tıkır tıkır, onun günün hangi saatinde tesisin hangi noktasından çıkıvereceğini kestirmek imkânsızdı. Tatil köyünde gördüğüm insanlar içinde en samimi, en canlı ve en talihsiz oydu kanımca. Ve tuhaftır, orada kaldığım zaman zarfında, sık sık bir kenara çekilip elimde kalem kağıt defter kitap notlar almam, önümde laptop yazı yazmam, müşterilerden personele herkesçe açık açık yadırganırken, bir tek Vahşi’nin dikkatini çekmedi, bir tek onun umurunda bile olmadı.

___________________________

1) Mina Urgan, Edebiyatta Ütopya Kavramı ve Thomas More, Adam, 1984, İstanbul, s. 94.

18.08.2002

Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


Diğer Yorumlar

> Şimdi değilse, ne zaman? 50 yıl yeter Alev Alatlı (18.08.2002)

> Marmara’da deprem riski Şener Üşümezsoy (17.08.2002)

> ‘Berber Kemal’ Uğur Özakıncı (17.08.2002)

> Hacı Bektaş Velî düşüncesinde sevgi ve hoşgörü Hüseyin Özcan (16.08.2002)

> Bush, BM’den destek alabilir Dan Plesch (16.08.2002)

> Türkiye dönüm noktasında Sinan Aygün (15.08.2002)

> Uzlaşma “anti–ideoloji ideolojisi” mi? M. Şevki Aydın (15.08.2002)

> Kamusala bir farklı bakış Mustafa Aydın (14.08.2002)

> Mâli devletten iktisadî devlete geçebildik mi? Abdülkadir Buluş (14.08.2002)

> Hayatta ve din hayatında denge Mehmet S. Aydın (13.08.2002)

> Batı’nın petrol açgözlülüğü, Saddam alevini ateşliyor Anthony Sampson (13.08.2002)

> AB taraftarlarının bazı argümanları (12.08.2002)

> Oxford’da küresel İslam (11.08.2002)

> Seçim, siyaset ve Avrupa Birliği İhsan D. Dağı (11.08.2002)

> Soru işareti... Uğur Özakıncı (10.08.2002)





Zaman'da Bugün
18 Ağustos 2002


Zaman Spor

Yorumlar

Anadolu Finans Kurumu


Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.