Bölge Haberleri |
|
|
|
| |
“Ahirzamanda İslam Batı'dan doğacak” |
Batılılarla, Batı düşüncesi ile bütünleşmemizde, mahzursuz ve gerekli olan noktalarda bir bütünleşmenin gerçekleşmesinde bence bir beis yok. Zaten bu kaçınılmazdır da... Allah; insanı, aklı ve vicdanıyla “mükerrem” yaratmıştır. Üstadın bir ifadesi ile “Allah, insanı kerim olarak yaratmıştır. Hep iyiyi, güzeli arar. Ama bazen batıl, bir külah gibi insanın başına geçebilir...” Eğer biz kendi benliğimizi bulmuşsak, onlardan alacağımız şeyler ancak güzellikler olur.
Soru: Ahirzamanda İslam Batı’dan doğacak deniyor. Şu anda görebildiğimiz kadarıyla Batılı, İslam’a sempati ile bakmıyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Batı dünyası, kadimden bu yana İslam’a hiçbir zaman sıcak bakmamış ve ona karşı hiç mi hiç alaka duymamıştır. İslam’ın ilk zuhuru itibariyle Batı, ona günümüzden daha çok muhtaç idi. Ne var ki, bu karanlık dönemde bütün Batılılar kör bir taassup uğruna, İslam’a sığınacaklarına, antikiteyi İslam’ın karşısına çıkarmış ve çok önemli bir fırsatı kaçırmışlardır. Evet onlar, geçmişteki şanlı ve muhteşem tarihlerine sığınarak, onunla İslam’a karşı koymuş ve böylece yeni bir düşmanlık süreci başlatmışlardır. Bu önemli yanılmayı ve hüsranı aşağıdaki sebeplerle hülasa etmek mümkündür:
Her şeyden önce, bu dönemde Hıristiyanlık, maksadı aşan bir tavırla İslam’a karşı olabildiğine müteassıbâne davranmıştır. Dinler ve mezhepler arasında bir kısım farklılıkların olması ve bu farklılıkların bazı çekişmelere sebep olması tabiî karşılanabilir. Ancak Hıristiyanlık, İslamiyete ve Müslümanlara karşı hiçbir zaman itidali koruyamamış ve çok sert tavırlar almıştır. Bu katı taassup sebebiyle de Müslümanlarla Yermük, Mute gibi yerlerde savaşmış.. ve daha sonra da, her fırsatta Müslümanların üzerine haçlı seferi düzenlemiş ve ne kendi rahat eylemiş ne de başkalarına huzur vermiştir. Hasılı Batı insanı, kendisini İslam’a karşı sürekli olumsuz bir gerilim içinde tutmuş ve neticede bu yüce dine karşı hep kinle, nefretle kapalı kalmıştır.
Bu arada, Müslümanların İslamiyeti hakkıyla temsil edememelerini zikredebiliriz. Evet, İslamiyet ve onun zengin kültürünün insanlar üzerinde iz bırakabilmesi için, Müslümanlar tarafından çok iyi bir şekilde yaşanması ve temsil edilmesi gerekmektedir. İslamiyeti Müslümanların şahıslarında tanımaya çalışan batılı için, bilhassa yakın tarih itibariyle gördüğü manzara hiç de hoş değildir. Zira, bu tâlisiz dönemde Müslümanlar, fakir, olabildiğine bilgisiz (Müslüman’a saygısızlık olmasın diye ‘cahil’ diyemiyorum), görgüsüz ve tefrika içinde, hatta gruplar halinde birbirini yiyen yığınlar görüntüsü arz etmektedir. Böyle bir temsil, Batılıya “Müslümanlık, araştırılmaya ve üzerinde durulmaya değer bir din” mülahazası veremezdi; vermedi de. Dolayısıyla İslam’ı temsildeki bu seviyesizlik, Batılının İslam’a karşı geçmişten tevarüs ettiği o kötü imajı biraz daha pekiştirdi. Bu itibarla da o, dün olduğu gibi, bugün de İslam’a karşı asla sempati duymadı ve duyamadı. Zaten Hıristiyan misyonerler böyle olmasını istedikleri.. ve şu anda dünya medyası da bunu böyle planladığı için, dünden bugüne devam edegelen olumsuz tavırlar, daha bir şiddet kazanarak sürüp gitti. Batı’nın İslam’a karşı sempati beslemesi ve önyargısız olabilmesi, her şeyden önce salim bir mülahazayla, bu meseleye yaklaşmayı gerektirir. Oysa Batı, Müslümanlığa sıcak bakmayı her zaman kendisi için bir kayıp saymış ve sekiz–on asırdan beri devam edegelen düşmanlığından hiçbir zaman taviz vermemiştir.
Devletler platformunda çok geniş bir coğrafyayı içine alacak şekilde İslamiyete karşı bir sempatinin oluşması, hiç şüphesiz zaman isteyen bir mevzudur. Bazı alimler, ahirzamanda güneşin batıdan doğacağını haber veren hadis–i şerifle İslam’ın batıdan bir güneş gibi doğuşunu anlamışlardır. Türkiye’de Süleyman Efendi Hazretleri ve talebeleri bu yorumu yaptıkları gibi Bediüzzaman’ın talebelerinin de bu manada yorumları söz konusudur. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’da bulunduğu sırada, Mısır Camiü’l–Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahît Efendi’nin Bediüzzaman’ı ilzam için, Ayasofya Camii’nden çıkıp bir çayhaneye oturulduğunda diğer alimlerin de hazır olduğu bir anda ona sorduğu “Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?” şeklindeki sorusuna Üstad’ın; “Avrupa, bir İslam devletine hamiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa’ya hamiledir, o da (vakti geldiğinde) onu doğuracak.” cevabını vermiştir. Cevap vermiş ve Şeyh Bahit’i hayrete düşürmüştür. (T. Hayat: 53–54)
Tabii ki devletler arası bu türlü istihaleler uzun zaman ister. Bununla birlikte fırsat henüz kaçmış değildir. Bizim hesabımıza bu yüksek idealin gerçekleşebilmesi için henüz yeterli vakit fevt olmuş sayılmaz. Hatta şimdilerde, güneşin batıdan doğuşu, geçmişe nispeten daha güçlü bir ümitle beklenebilir. Zira bugün Batı’da; “İsevîyim; ama Hz. Muhammed’in de Hz. İsa gibi Allah’ın Rasulü olduğunu kabul ediyorum.” diyenlerin sayısı hiç de az değildir. Ve yine bugün Batı dünyasında, İslam’ı arayan pek çok aşina gönül ve salim düşünce sahibi mütefekkir ve geniş kitleler vardır.
İşte zikrettiğimiz bütün bu hususlar, zuhur edecek bir fecr–i sâdıkın şafak emareleri sayılabilir. Böyle bir atmosferde bize düşen, büyük bir vazife şuuru içinde, kavlî dualarımızın yanında fiilî dualarımızı da en güzel şekilde eda etmek ve bir yarım asır, belki de bir çeyrek asır daha ümit ve sabırla beklemektir. Bekleyelim ve görelim, “gün doğmadan meşîme–i şeb’den neler doğar.”
|
|
19.08.2002
|
|
| |
Gümrük Birliği ve... |
Hadisin ifadesiyle tekarüb–ü zaman ve tekarüb–ü mekânı bütün hızıyla yaşayan ve böylece gün geçtikçe daha da küçülen dünyamızda, askerî, siyasî, kültürel, ekonomik birliklerin önemi bir kat daha fazla artmıştır.
Zannediyorum çok yakın bir gelecekte, Gümrük Birliği, Avrupa Topluluğu.. gibi isimler altında daha nice beraberlikler oluşacak.. ve bugün karşılaştığımız şeylerden daha farklı nice şeylerle karşı karşıya geleceğiz. Hatta cebrî entegrasyonlara itileceğiz. Onun için şimdilerde Gümrük Birliği’ne, Avrupa Topluluğu’na girelim mi, girmeyelim mi kısır tartışmalarını yapacağımıza devlet adamlarımız, entelektüel kadrolarımız, aydın insanlarımız hiç vakit kaybetmeden bir araya gelmeli ve gelecekte bizi bekleyen muhtemel tehlikeler adına alternatif düşünceler üretmeli, plan ve projeler ortaya koymalıdırlar. Aksi halde, başkalarının belirlediği gündeme tâbi kalırsak, yarın önümüze hiç istemediğimiz çok farklı durumlar da çıkabilir. Sonra da tıpkı önceki asırda olduğu gibi “acaba bu bâdireden nasıl kurtuluruz” düşünceleri içinde çırpınmaya başlarız. Evet, yakın bir gelecekte, küreselleşme sözüyle bile ifade edilemeyecek derecede hızlıca daralan dünyamızda, ekonomik, askerî, idarî gücü ellerinde bulunduran devletler tarafından önümüze çıkartılacak çeşitli gailelerle baş başa kalacağımız kaçınılmazdır. O günler şimdiden görülerek, ülkesini seven herkes, alternatif proje ikâmesi için seferber olmalıdır.
(Bu bölüm, Türkiye, Gümrük Birliği’ne girmeden önce yazılmıştır.)
|
|
19.08.2002
|
|
| |
Batı ile münasebetler adına düşülmüş bir not |
Mutlak manâda, kayıtsız şartsız bir Batı düşmanlığı, zannediyorum bizi çağın dışına iter. Ve zaman tarafından elenirsiniz. Kaldı ki onlar, bizden alınacak şeyleri almada geri durmamışlar.
Batılılarla, Batı düşüncesi ile bütünleşmemizde, mahzursuz ve gerekli olan noktalarda bir bütünleşmenin gerçekleşmesinde bence bir beis yok. Zaten bu kaçınılmazdır da... Allah; insanı, aklı ve vicdanıyla “mükerrem” yaratmıştır. Akıl ve vicdan sahibi bir insan olmanın va’d ettiği bir kısım “keramet”ler vardır. İslâm ile tanışmayanlar da insandır. Onların da akılları ve vicdanları vardır. Bu aklın, bu vicdanın ve insan olmanın insanlığa va’d ettiği şeyler vardır. Elli bin türlü yanlışlık içine girmiş olabilirler. Üstad’ın bir ifadesi ile “Allah, insanı kerim olarak yaratmıştır. Hep iyiyi, güzeli arar. Ama bazen batıl, bir külah gibi insanın başına geçebilir...” Demek ki, insanın tabiatında hep iyiyi, güzeli araştırma temayülü var. Eğer biz kendi benliğimizi bulmuşsak, onlardan alacağımız şeyler ancak güzellikler olur. Ve Batı’dan alınacak birçok güzelliğin olduğu da söylenebilir.
Mutlak manâda, kayıtsız şartsız bir Batı düşmanlığı, zannediyorum bizi çağın dışına iter. Ve zaman tarafından elenirsiniz. Kaldı ki onlar, bizden alınacak şeyleri almada geri durmamışlar. Azıcık bilim tarihi okuyanlar bilirler ki, Batı’da Rönesans olmadan önce, gerçek manâda bir Rönesans Hicri 5. asırda Asya’da gerçekleşmiş. Birunî’lerden Harizmî’lere, İbn–i Sina’lara kadar... Bunlardan bazılarının İslâmî düşünce açısından inhirafları olabilir. Ama genelde hepsi Kitab’a ve Sünnet’e bağlı bu insanlar, Endülüs’te, Avrupa içlerinde duyulacak derecede gürül gürül bir ses haline gelmiş, büyük bir medeniyetin soluğu olmuşlardır. Ve yine birçok bilim tarihçisinin ifadesine göre, Batı’da gerçekleşen Rönesans’ın temelleri Asya’da atılmıştır. Batılıların bazı mutaassıpları, bunları isim değiştirerek almışlardır. Meselâ, İbn–i Sina’ya Avicenna, İbn–i Rüşd’e Averos diyerek, onları adeta Lâtinleştirmişlerdir. İnsaflı Batılı yazarlar, bunu itiraf etmektedir. Batılıların alıp geliştirdiği şeyleri, bence bizim bugün almamızda hiçbir beis yoktur. Biz de alır, bu meseleleri daha ileri götürürüz...
Batı’yla entegrasyon, bir istihale (dönüşüm) meselesidir. Daha evvel Gümrük Birliği sürecinden önce, Avrupa Topluluğu’na girme söz konusu iken birtakım endişelerim vardı. Çünkü o zamanlar, ekonomi uzmanları, akademisyenler, Türk toplumunun (Türkiye’de ve Avrupa içerisindeki uzantısıyla) böyle bir zifafa hazır olmadığını düşünüyorlardı. Türk toplumunu, kalbinde iskemi olan bir yığın gibi görüp, “Heyecana tahammülü yok, böyle bir zifafta kalbi durabilir.” diyorlardı. Ben de yer yer bu endişeye iştirak ediyordum. Bir asimilasyon söz konusu olabilirdi. Çünkü bir sarsıntı, bir buhran ve bir kriz yaşanıyordu. Fakat o günden bugüne, çok hızlı ve sürekli bir değişim söz konusu oldu. Türk toplumu, hem yurtdışında, hem de yurtiçinde ruh köküne inmeye başladı. Böyle bir zamanda Türk insanının Batı’yla bütünleşmesi, bir entegrasyona girmesi, yaşadığımız çağda kaçınılmazdır. Böyle bir yolda Türkiye, aklıyla, mantığıyla, kendi dinamiklerini, kendi değerlerini gözden geçirerek bu işin içine girerse, hiçbir kaybımız olmayacağı kanaatindeyim.
|
|
19.08.2002
|
|
| |
HİS DÜNYASI - |
Pür heyecan yollarda Ümit, korku ard arda Koşuyoruz durmadan Bir lâhza ayrılmadan Rengârenk hülyâlarla Billûrdan rüyâlarla...
İnançla gerilerek
Kabre girinceye dek
Azmettik dönmemeye
Dönmektense ölmeye!
Dünyayı terk ederek
Ukbâdan vazgeçerek
Acz u fakr kanadıyla
Cana can Hak yâdıyla
Şevke açık sîneler
Bizler o talihliler...
* *
Yığınlar sürünüyor
Düşe–kalka yürüyor
Başsız gövdeler hepsi
Ne fikri var ne hissi
Şeytanı çok, meleksiz
İlhamları nesepsiz
Düşünce, düşürüyor
Hep boşluğa sürüyor
Sînesinde yok iman
Bilgisi sırf bir gümân
Akla takılıp kalmış
Mantığıyla aldanmış...
İç âlemi sis–duman
Zannınca koca umman
Bir damlada boğulmuş
Yürümeden yorulmuş...
* *
Senin hâlin bir ihsan
Yolun hak yolu inan
Eğil rûhunu dinle
Yer–gök bütün seninle
İftiharda beraber
Haber veren peygamber...
Bak şu aydınlık yola
Nûrlularla kol kola
Hep kendi kendimize
Yollar uzuyor öze...
Yer yer tozuyor yollar
Yollarda sâdık kullar
Korksalar da azıcık
Ümit kapısı açık
Düşer yine kalkarlar
Kalkar O’nu ararlar...
Bir yerde karışıklık
Olsa, gelir bir ışık
Karanlığı delerek
Teessüs eder âhenk...
|
|
M.Fethullah Gülen
19.08.2002
|
|
|
|
|

|
Zaman'da Bugün
19 Ağustos 2002
|
|

Zaman Spor
Akademi
|
|
|
|
|