Samimiyet ve taktik
Yaklaşan seçim dinamiği aynı insanları ve aynı partileri bir kez daha karşımıza getirecek. Dolayısıyla onlara oy verip vermemek açısından, geçmiş performanslarını yeniden, mesafeli bir bakışla değerlendirmekte yarar var. Bu partilerin en ilginci ise kuşkusuz MHP. Meclis’e yüzde 18’lik bir oyla giren, sonradan kamuoyu yoklamalarında yüzde 10’lara düşen; ancak muhtemelen son AB tartışmasıyla birlikte yeniden 13–15’lere yükselen bu partinin; siyasi gündem üzerinde belirleyici olan bir taktik siyaset izlediği de herkesin ortak kanısı.
Diğer partilerin askerin AB konusundaki tavrının belirsiz kaldığı süreçte yaşadığı çekingenliğin de sağladığı avantajla, MHP bu gündemi bire bir belirleme şansına sahip oldu. Kopenhag Kriterleri içinden hepsi de Kürt meselesi ile ilgili olanlar ön plana çıkartılarak, sanki işin aslı bu birkaç maddeymiş görüntüsü yaratıldı. Bunun ikili bir avantajı vardı: Bir yandan askeri vesayeti ilgilendiren maddeler göz ardı edilerek, askere mesaj gönderilmekte; diğer taraftan Kürt meselesinden hareketle milliyetçilik AB gündeminin ana pozisyonlarından biri haline gelmekteydi. Böylece Türkiye/AB ilişkisinde ne ekonomi ne de düşünce ve insan haklarına yönelik kıstaslar gerçek bir tartışma ortamı bulamadı. Konu milli kimlik ve çıkar meselesinde tıkandığı gibi, ele alınış tarzıyla da tamamen hamasi bir ideolojik söyleme hapsoldu. MHP’nin kendini ayrımlaştırma çabasıyla AB karşıtlığını apaçık deklare etmesiyle birlikte ise, söylem daha basitleşti ve idam en önemsenen ayrım noktasına dönüştü.
Dolayısıyla MHP’nin idam konusunda tutarlı ve samimi bir muhalefet yapması şaşırtıcı olmazdı. Ne var ki MHP yetkilileri bir yandan öfkeli bir söylem tuttururlarken, aynı anda da Öcalan’ın asılmayacağını bildiklerini söylememezlik edemediler. Bahçeli ‘idam cezaları uygulanmayacak diyen moratoryumun altında kendi imzaları olduğunu’ söylerken; partinin ‘ikinci adamı’ Şefkat Çetin “Apo paketinin şartlı teslim edildiğini 65 milyon insanımız biliyor.” demekteydi. Diğer bir deyişle Öcalan asılamazdı ve MHP de buna çoktan ‘evet’ demiş durumdaydı. Ne var ki aynı günlerde Grup Başkan Vekili İsmail Köse, idamın kaldırılmasını gündeme getirenleri hainlikle damgalamakta; ve ‘Öcalan’ın asılacağına inandıklarını’ her fırsatta vurgulamaktaydı.
Bu tutarsızlığın bir samimiyetsizliğe işaret olmayıp, oy kaybetmek istemeyen bir partinin mecbur kaldığı bir taktik olduğu da ileri sürülebilirdi. Ancak AB yasaları sırasında yaşanan bir olay, işin iç yüzünü açığa çıkardı: AKP idam cezasıyla ilgili hükmün anayasal güvence altına alınması amacıyla yasa metninden çıkarılmasını istediğinde; Adalet Komisyonu’ndaki 5 MHP’li üye ret oyu kullanarak, maddenin yasada kalmasına neden oldular ve Meclis’te kabulü imkanını sağladılar. Kısaca söylersek, Öcalan’ın idamdan kurtulması Komisyon’daki MHP’li üyeler sayesinde oldu. Bu üyelerin kendi kafalarına göre davranmaları beklenmediğine göre, söz konusu tavrın parti politikasına uygun olduğu açıktı. Bu bir seçim yatırımı da değildi; çünkü şu anda MHP elindeki ‘kozu’ da kaybetti. Bu partiyi tezlerinde samimi bulmak artık çok daha güç. O halde bu söylemleri ve davranışı nasıl yorumlamak gerekir? Belki de MHP’nin esas işlevi devletin çizdiği sınırlardan çıkmadan ‘millilik’ oynamaktan ibaret. Bunun böyle olmadığını kanıtlamak şimdi her zamankinden fazla çaba gerektiriyor.
19.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
e.mahcupyan@zaman.com.tr
|