Son Osmanlı kadınlarından Münevver Ayaşlı aramızdan ayrılalı tam üç yıl oldu. 1906–1999 yılları arasında bir imparatorluğun çöküşü ve yeni bir devletin kuruluşuna şahit olan Ayaşlı, hatırat bırakmamayı, korkaklığı mezara kadar götürme olarak addediyordu. Ayaşlı'nın ‘Pertev Bey’ üst başlıklı anı romanı Timaş Yayınları tarafından yeniden yayımlandı.
Osmanlı İmparatorluğu’unun sadece zaferlerden ve yenilgilerden ibaret olduğu yanılgısına düşen tarih kitaplarının kuru ve yavan sayfalarında bulamayacağınız şeyleri anlatır Münevver Ayaşlı. ‘İşittiklerim, Gördüklerim ve Bildiklerim’de, köklü aile yapısı ve eşinin bulunduğu önemli devlet hizmetleri sayesinde tanıma imkanı bulduğu yazar, şair ve devlet adamları hakkındaki düşüncelerini sözünü sakınmadan kağıda döker. Abdülhak Hamid’den Halide Edip Adıvar’a, Mithat Cemal Kuntay’dan Asaf Halet Çelebi’ye, İsmail Hami Danişmend’den Burhan Toprak’a, Mösyö Massigno’dan Albert Gabriel’e kadar pek çok ünlü isim Ayaşlı’nın zengin ve sürükleyici anlatımında bir yer bulur kendine. Anlattıkları kendi penceresinden gördükleri, kendi zihin süzgecinden geçirdikleridir elbette, ‘objektif’ olma hele hele tarih yazma iddiasında değildir hiç. “Görebilmek, duyabilmek ve bir devri rivayetiyle, dedikodusuyla nakletmek, işte tarihe ve tarihçiye en büyük hizmet. Tarihçi bu yazıları ayıklasın, istediklerini alsın, istemediklerini bıraksın.” diyen Ayaşlı, bizdeki hatıra edebiyatının züğürtlüğünden yakınan ve “Hatıralarını yazmış padişah, vezir, serdar tanıyor musunuz?” diye soran Yusuf Ziya Ortaç’la hemfikirdir. Ayaşlı önce sorar; “Evet, bu neden böyle oluyor? Neden bu kimseler kalemi ele almıyorlar?” Sonra cevabı yine kendisi verir: “Tembellik, ‘adam sen de’cilik ve ‘takibata uğrar isem?’ korkusu, bizi bir hatırat edebiyatından, klasik fakat kuru bir tarihin yanı başında, nüktelerle dolu rivayetlere, zamanın dedikodularına dayanan bir ‘yan tarih’ten mahrum bırakıyor.” Ayaşlı’ya göre ‘hakikati bilip de söylememek veya yazmamak affedilir şey değildir. Hele hatırat bırakmamak, korkaklığı mezara kadar götürmektir’.
“Ağaçlar kesildi, balık tükendi, demekten yorulduk”
Münevver Ayaşlı sadece geniş çevresindeki mühim insanları anlatmakla kalmamış, bahçeleri, sahil sarayları, sahabe kabirleri, şairleri, konakları ve yalılarıyla İstanbul’u da yazmıştır. 1973–74 yıllarında kaleme aldığı Dersaadet’te hafif ve zarif kıssaları ve nükteleriyle bu muazzam şehrin bir masalını anlatmak isterken, kalemine boyun eğer ve İstanbul’un şen, şuh bir hikayesi yerine tarihi ve felsefesini yazar. Hemen her kitabında olduğu gibi burada da kendi hayat hikayesini İstanbul’un hikayesinden ayıramadığı ve bir nevi otobiyografi meydana getirdiği için okurun affına sığınan Ayaşlı’nın neredeyse bir asra tanıklık etmesinde (1906–1999) hazin bir yan da vardır. Beşir Ayvazoğlu bu tanıklığın Münevver Ayaşlı’yı takdir edilecek bir konuma yükselttiğine inanır; “Koskoca bir imparatorluğun gürül gürül çöküşüne, yeni bir devlet doğarken bir kültürün, bir hayat tarzının, bir estetiğin, bir terbiyenin de yok oluşuna, her anını derinden yaşayarak, şahit olmuş son Osmanlılardan biri.”
Dersaadet’i bitirirken “İstanbul, musikisiyle, edebiyatıyla, güzel sanatlarıyla, tasavvufu ve güzel hayatı ve leziz yemekleri, zarif insanları ve nükteleri ile bitip tükenmez; fakat biz tükendik, üzüntüden, yeisten, ümitsizlikten biz tükendik. Zira ‘yıkıldı, yandı, ağaçlar kesildi, balık tükendi, çayırlar kurudu’ demekten yorulduk ve yazımızı burada kesiyoruz.” diyen Ayaşlı, bir hatırat yazarına yakışır şekilde, eserini yazarken meydana gelen olayları da kitabın sonuna maddeler halinde eklemeyi unutmaz; “Cumhuriyetimizin ellinci yılını idrak ettik, Boğaz Köprüsü tamamlandı ve iki kıta arasında yaya gidip gelme mümkün oldu, Hasip Paşa Yalısı yandı kül oldu vs...”
Pertev Bey, kızları ve torunları
Münevver Ayaşlı’nın ‘İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim’, ‘Dersaadet’ ve ‘Teşrinisani ve Ötesi’ adlı kitaplarından sonra ‘Pertev Bey’ adlı anı romanı da Timaş Yayınları tarafından yeniden yayınlandı. ‘Pertev Bey, Üç Kızı, İki Kızı ve Torunları’ birbirinin devamı şeklinde kaleme alınmış bir nehir roman. Pertev Bey ve ailesinin konaklarda, yalılarda Fransız mürebbiyeler, lalalar, dadılarla birlikte sürdükleri peri masalını andıran hayatlarının Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sinyallerini vermesiyle altüst oluşunu duygusal bir üslupla kaleme alan Ayaşlı, felaketlerin sorumlusu olarak gördüğü kişileri, partileri, kurumları da acı bir dille eleştirmekten kaçınmıyor. Roman etkileyiciliğini, Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’in ilk dönemleri arasında yaşanan trajediyi Pertev Bey ve ailesi üzerinden anlatmakla, yani ‘insani’ olanı ele almakla yakalıyor. Münevver Ayaşlı kahramanların dilinden konuşabileceği bir roman kaleme almış olsa da, sık sık kahramanları saf dışı bırakıp hikâyenin akışına el koyuyor ve bir fıkra yazarı kimliğiyle olaylar hakkındaki yorumlarını serpiştiriyor aralara. Ancak bu müdahaleyi bir kusur olarak görmek gereksiz; çünkü karşımızda pek çok meziyetini olduğu gibi zevk–i selimini de altı yüz yılın kültürel birikiminden devralan bir Osmanlı haminnesi var. ‘Pertev Bey’i sadece bir ailenin romanı olarak görmek yanlış ve eksik olur; bir devrin çöküşü, yeni bir devrin başlangıcı, arada yaşanan acılar, aniden türeyen insanlar ve hayat tarzlarıyla estetiğin ve zarafetin eriyip gitmesi, bir neslin yitmesi... Romanı okuyanlar ülkenin neden hâlâ gelişmekte olan ülkeler arasında yer aldığını da öğrenmiş olacaklar.
|