Dindarları küreselleşme mi uyandıracak?
Dünyada dinlerin mensupları arasında daha değişik boyutta bir diyalog anlayışına da şahit oluyoruz. Herhalde dünya sulhunun teminine dair atılacak adımlar ve bazı dayatmalara karşı direnişler de ancak ‘dini din için seven’ bütün samimi dindarların kötülüklere karşı ciddi dayanışmaları ile bertaraf edilebilecek.
Geçtiğimiz temmuzun sonu ve ağustosun başında bir hafta süren ve Londra’da gerçekleşen “Dinler küreselleşmeye nasıl bakıyor?’’ konulu bir sempozyum düzenlendi. Çeşitli dinlerin mensuplarından pek çok akademisyen, küreselleşmeye karşı tenkitlerini dile getirdiler. Hatta bazıları küreselleşmenin aslında bir oyun olup bu isim altında emperyalist dayatmaların yattığını ifade ettiler.
Hıristiyan bir grup faize karşı çıktı. Hatta bunlar, Avrupa’da 35 tane faizsiz banka kurduklarını, üretime dayalı olmayan ve haksız kazanca vasıta olacak yatırımlardan uzak durduklarını belirttiler. Allah’ın bütün semavi dinlerde yasak ettiği faizin ve faiz kokusu bulunan kazançların zararını kavrayarak yeni bir sistem üzerinde çalışan bu grubun gayretlerine, bütün din mensupları kulak kesildiler. Bilhassa Müslümanlar ve Yahudiler bunlara daha çok ilgi duydular. Hatta bu organizenin başkan yardımcısı, sempozyumdan sonra Malezya’daki İslami bankacılık sistemine yardımcı olmak üzere Malezya’ya hareket etti. Malezya’daki yetkililerle görüşmenin esasını “Semavi dinlere yani faizi yasak sayan anlayışlara göre, uygun bir bankacılık nasıl gerçekleşebilir?” düşüncesi teşkil edecek.
Amerika’dan gelen akademisyen bir bayan tebliğcinin, meseleyi İslamiyet’e çevirip “Ben İslamiyet’ten ve Müslümanlardan korkuyorum.’’ demesi üzerine bir başka bayan akademisyen, kendisi Müslüman olmadığı halde, ayağa kalkıp “Siz hiç Kur’an’ı baştan sona okudunuz mu? İslamiyet’i ne kadar biliyorsunuz? Dünyada bir buçuk milyar Müslüman var. Şimdi bütün onların yanında, ne oldukları ve kimin hesabına çalıştıkları belli olmayan bir avuç terörist yüzünden, böyle bir söz söylemek doğru olmaz!’’ dedi.
Kuzey Kıbrıs’tan katılan bir haham, “Ben Musevi’yim. Mevlana’nın Musevi talebeleri vardı. Bizde bu meselenin belgeleri var. Ben Museviliği daha üst bir kimlik olarak görüyorum. Musevi olmam Mevlevi olmama engel değil. Ben sema yapıyorum. Yazdığım sofilik kitabında belirttim ki; bütün semavi dinlerin bir tasavvuf yönü vardır. Bunun en mükemmel şekli Müslümanlıktadır. Bundan istifade etmeliyiz.” dedi. İslamiyet’e gelen itirazlara tereddütsüz kalkıp cevap vererek; “Hayır bu söylediğiniz İslamiyet’te yoktur. Ben çok iyi inceledim. Böyle şeyler yakıştırmadır.’’ dedi. Bir ara bu sempozyuma katılmış olan ZAMAN muhabiri Abdülkerim Balcı’ya “Kardeşim sen dimdik yürümelisin. Çünkü senin muhteşem bir dinin var.’’ dedi.
Norveç’te yayınlanan sofi bir derginin sahibi olan Hıristiyan bir profesör yirmi dakika olarak ayrılan konuşma müddetini kırk beş dakikaya uzatmasına rağmen sözü kesilmedi. Çünkü konuşmaları tamamen İslam mutasavvıf ve mürşitlerinin ibret dolu menkıbelerindendi. Güzel bir misali ise şu idi: “Enaniyetli bir hükümdar bir mürşidi sarayına davet eder. O sofi sultan onun debdebeli sarayına gitmez. Mecbur olan hükümdar onun mütevazı dergahına gider. Hükümdarı sıradan biri gibi kabul eden mürşid irşad edici gönül sohbetine başlar. Hükümdar can kulağı ile dinleyip çok istifade eder. Sohbet sonrası ayrılıp giderken mürşid ayağa kalkıp gerekli saygıyı gösterir. Merak edip bu davranışın sebebini sorunca da ‘Sen içeri girerken bir kraldın; ama şimdi bir adam olarak gidiyorsun.’ der.’’
Çeşitli dinlerin ve kültürlerin dini müziklerinin sergilendiği bu sempozyum hafızalarda iz bıraktı. Organizenin başındaki Zerdüşt, Müslümanlardan bir başka sempozyum için semazen ve güzel Kur’an okuyan bir hafız istedi.
“Hep İbrahimi dinlerden bahsediyorsunuz, niçin bizi dışta tutuyorsunuz?’’ diye soru soran bir Budist akademisyene bir profesör papaz, “Dinler; a) Ritüeller (dans ve sair şeyler gibi) b) Meditasyon c) İbrahimi dinler yani Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık olarak üçe ayrılır. Gerçek inanç ve din özelliği İbrahimi olanlarda vardır. İnsanlık eninde sonunda bu gerçek inanca ulaşacaktır.’’ diye cevap verdi.
Evet bu sempozyumu İranlı bir Zerdüşt organize etmişti. Onun Zerdüşt olması, bir dönem İslam ülkelerinde teşvik edilen bir akımın neticesiydi. Yani hep İslam öncesi din ve kültürlere vurgu yapılıyor, sanki Avrupa’nın rönesansa dönüşü gibi hayallerle süslenen bir altın çağın propagandası işleniyordu. Mısırlıların firavunların dönemine, İranlıların da Zerdüştlüğe dönmesi isteniyordu. İşte böyle bir dönemde o da Zerdüşt yapılmıştı. Ama genlerinde hâlâ İslami motifler vardı. Onun için İslamiyet’in terörizm ve Müslümanların da terörist olarak gösterilmesine karşı tepki gösteriyor ve gerçekten Müslümanlığın iyi temsil edilmesini istiyordu.
20.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.aymaz@zaman.com.tr
|