SERBEST VURUŞ - Bu da aşılacak
Böyle olacağı tahmin ediliyordu, “Hakemlerle oynamayın” başlığını taşıyan yazımızda, hakemlere psikolojik baskıyla hata yaptırıldığını, bu yolun terk edilmesi gerektiğini belirtmiştik. Üç kişinin açıkça ofsaytta olduğu bir pozisyonu yan hakeminin de orta hakeminin de görememesi eşyanın tabiatına aykırıdır. İnce ofsaytlar vardır, görülmeyebilir. Uzaktan gelen toplarda ayaktan çıkış anı tespit edilemeyebilir. Ama böylesi olmaz. Biri pasif sayılsa da görüntüyü pekiştirici bir rolü olduğu için onu da dahil ederek söylüyorum; yakın topta üç kişilik bir ofsayt pozisyonunun görülememesi maddeten mümkün değildir. Bir tek izahı var: Bir önceki haftada yöneticilerin savleti!
Bu işi önce Ali Şen “Ahmet Güvener ve çetesi” sözünü diline pelesenk ederek başlatmıştı. Televizyonda kendi sesinden dinledim, “Fenerbahçe’yi şampiyon yapamadım; ama Galatasaray’ın şampiyonluğunu engelledim o yıl.” demişti. Biri yapınca, dengeyi sağlamak için başkaları da yapıyor ve bir kısırdöngü oluşuyor. Geçen yıl, “şaibe” ithamıyla damgalandı; bu yılın nasıl geçeceği ise şimdiden ciddi bir endişe konusu haline geldi.
Mete Düren, “Bu, geçen haftaya benzemez. Bize karşı kullanılan penaltıyı hakem, görmeden vermişti. Ofsayttan attığımız golü ise, hakem, görerek; fakat yanlış değerlendirerek geçerli saydı”. Amma da izah! Doğrusu şudur: “O maçtaki penaltı kararı, hakemin kendi hür iradesiyle yaptığı bir hatadır (ki bence hata olup olmadığı da tartışmalı bir husustur); Ünsal Çimen’in hatası ise, teknik ve objektif değil, psikolojik bir hatadır. Asıl önemli olan, ikincisidir.
... Bir takımı tutmanın, yani taraftar olmanın, adaletli davranmayı engellemesini kabul edemiyorum. Bir okuyucumuz beni Galatasaraylı olarak gördüğü için bazı sitemler iletmek istemiş. Bunu yaparken de “Fatih Terim oynarken Galatasaray 15 yıl şampiyon olamamıştı. İltimas dönemi kapanınca, yine olamayacak.” diyor! Bu cümle bile yanlış taraftarlığın örneğidir.
Futbol bir spor dalı, bir oyun. İnsan oyun oynarken yahut seyrederken bile bazı ölçüleri kaybediyorsa, hayatın ciddi ve ağır imtihanları karşısında ne yapacak? Aslında sporun amacı, irade terbiyesidir. İrade terbiyesinin zor ulaşılan sonuçlarına oyun yoluyla yatkınlık kazanarak hayat mücadelesi yolunda bazı artılar elde edebilmeyi denemektir.
... Bir hatıramı anlatayım. Bir beldenin takımı, ilçenin takımıyla oynayacak; kazanana da pırıl pırıl kupalar verilecek... Onlar masada parıldıyor, biz de sandalyelerde oturmuş seyrediyoruz. Belediye başkanı var, bölge şefi vs. var, ben de varım. Hakem de bizim beldeden... İlk 15–20 dakikada işin rengi belli oldu. Kuzenimin kulağına eğilerek “Bunlar bize rahatlıkla 4–5 tane atarlar. Basbayağı bir takım bu.” dedim. Doğruydu söylediğim. Fakat bazı temaslar ve fısıldaşmalar yaşandı, penaltılar zuhur eyledi! Ben hemen “Konu mankeni gibi burada oturamam, kupa falan da verilmesin.” tepkisiyle ayrıldım. “Bu iş dostluk için, münasebetlerimizin güzelleşmesi için yapılmıyor mu? Kavgayla, haksızlıkla maç kazanmanın ne anlamı var? Spor sahasında böyle davranan, başka sahalarda farklı mı davranır? Buradaki futbol takımının kuruluşunda ben de bulunmuştum. Biz böyle miydik?” Adeta konferans verdim; lakin bir faydası olmadı.
Taraftar olmanın mağlubiyette bile yaşanacak güzellikleri vardır. Bir büyük düşünür “bazen mağlubiyet lazımdır insana!” diyor. Mağlubiyete tahammülü olmayan, galibiyeti hiç taşıyamaz. Yas tutmanın da sevindirik olmanın da anlamı yok.
Bir taraftar, bilgisi varsa, eline düdüğü verdiğinizde adil bir hakem olabilmelidir. Öyle değilse onunla futbol konuşulmaz, maç seyredilmez. (Sanki siyaset, sanat konuşulur mu?!) Havuzda bile bocalayıp şaşıranlar, denize hiç yaklaşmamalıdır. Oyunlar, büyük mânâlı küçük imtihanlardır. Futbol şiddet doğurmaz, var olanı açığa çıkarır.
Bir çapraz gelişmeden söz etmek istiyorum: Spor, daha yalın bir meşguliyet olmasına rağmen, köklü şartlanmışlıklardan uzak olduğu için; bazı gençlerin spora olan ilgisi, yetişkinlerin siyasete olan ilgisinden daha sıhhatli, daha mantıklı. Bu sayfada ağırca sayılabilen tahliller yaptım; maillerden açıkça okunuyor ki hepsi anlaşılmış. Ama ben siyasi yelpazenin merkezini ve “merkez tahkimciliği oyunu”nu hâlâ anlatıp dinletemedim. “Acaba sportif kavramların dilini kullanarak bir genel–geçer metodoloji üretebilir miyim?” diye düşünmüyor değilim doğrusu!
“Hakemlerle oynama” çirkinliği de, bu gelişme çizgisinin güçlenmesi sayesinde bir gün yıkılıp gidecek. Katkı sunamayanlar, engellemekten vazgeçsinler yeter. Direnmezlerse, nefislerini bir tıkaç gibi kullanma inadından uzaklaşırlarsa, doğacak dolaylı dolaysız sonuçlar onları da mutlu edecektir!
20.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.selim@zaman.com.tr
|