Ürdün modeli
3 Kasım seçimleri yaklaştıkça bugüne kadar sosyolojik ana gövdeye siyasetin merkezine giden yolları kapatmış bulunan partilerin birer birer barajın altında kalacağı anlaşılıyor. Buna paralel olarak kendini ebediyen
hak ve imtiyaz sahibi gören ‘merkezdeki çekirdek’te de büyük bir paniğin baş gösterdiği gözleniyor. Şimdi ortaya atılan formül seçimlerin iptal edilmesidir.
Belli periyotlarda iktidarın şiddet kullanılmadan seçimle devredilmesi demokratik rejimin ana ve basit kurallarından biridir. Çoğunluğun iktidarının mutlaklığı şeklen demokrasinin temel varsayımlarına uygun olsa bile, ruhuna uygun değildir. Ancak seçimlerin iptal edilmesi veya belli toplumsal grup ve kesimlere kapalı tutulması rejimin hem şekline hem ruhuna aykırıdır.
Diğer yandan seçimler kurallar bütünüdür. Oyun kurulurken herkes kuralların ne olduğunu bilir ve ona göre oynamak üzere pozisyon alır. Ama İslam dünyasını “yeni sömürge yönetimleri” altında tutmaya çalışan mevcut rejimler, ne bu oyuna inanıyorlar ne kurallarına uymayı kabul ediyorlar.
1990’ların başlarında FİS meşru ve adil bir seçimi kazandı; 30 yıl Cezayir’i baskıyla yöneten ve ülke kaynaklarını belli bir zümrenin kullanımına tahsis eden FLN kurallara uyup iktidarı devredeceğine, askerleri harekete geçirerek cuntayı başa getirdi. Cunta yönetiminde 100 bin insan hayatını kaybetti. Gerekçe basit ve gülünçtü: “Bunlar dinci!” “Dincilik” her türlü hukuksuzluğun, hak ihlalinin, antidemokratik uygulamanın gerekçesi. Aynı zamanda yolsuzluğun, hırsızlığın ve sefahatin de güvencesi.
Cezayir modeli kanlı askeri darbelere dayanır. Riski büyüktür. 3 Kasım seçimlerini iptal etmek isteyenler yeni bir model keşfettiler: “Ürdün Kraliyet modeli”. Kısaca iptal gerekçesini temellendirmek üzere başvurdukları “yeni örnek” Ürdün’den iktibas edilmektedir. Birinci sahifeden verdikleri haberlerde “Kral’ın İslami muhalefetin yükselişi karşısında seçimleri iptal etme girişimi”ni öve öve bitiremiyorlar ve tabii AKP’nin bir türlü durdurulamayan yükselişine karşı bir önlem olmak üzere “Ürdün modeli”ne atıfta bulunuyorlar. Cezayir, Tunus, Suriye derken, şimdi baskı literatürüne “Ürdün modeli” eklenmiş bulunmaktadır.
Son derece trajikomik olan durum, Türkiye’deki bazı güçlerin, iddia ettiklerinin aksine Batılı demokrasileri değil, Üçüncü Dünya ve Ortadoğu’daki dikta rejimlerini örnek almalarıdır.
Toplumsal hiçbir desteğe sahip olmayan bir küçük azınlık, sistemli bir şekilde yine “durumdan vazife çıkararak” Türkiye’yi “28 Şubat öncesi iklim”e sürüklemenin yollarını arıyor. AB uyum yasalarının geçtiği bu ülke bir kere daha “postmodern müdahale” veya “balans ayarları”na maruz kalırsa, sadece “idam cezasının kaldırılması” ve “anadilde yayın–öğretim” konularından başka hiçbir şeyle ilgili görünmeyen Avrupa ne der? Kimsenin şüphesi olmasın, sadece zevahiri kurtarmak için bir iki cümle sarf eder, o kadar.
Şundan belli: Şu anda birinci parti durumundaki AKP’nin lideri R. Tayyip Erdoğan hakkında, 10 sene önce yaptığı bir konuşma yüzünden –hem de zamanaşımına uğramasına 15 gün kala– idam talebiyle dava açılmış bulunuyor. Avrupa “bu nasıl demokrasi?” diye sormuyor. İdam ve anadil için kıyametleri koparan AB, 312’yi görmüyor bile. 30 yıldır siyaset yapan, başbakan olan Necmettin Erbakan’ın siyasete yasaklanması AB’nin umurunda olmuyor.
Ama birçok ülkede Hıristiyanlığın ve her ülkede Yahudiliğin yasalarla ve anayasalarla korunduğu Avrupa ve Batılı insan hakları kuruluşları, Pakistan Yüksek Mahkemesi’nin İslamiyet aleyhinde konuşan kişilere öngörülen cezaları kaldırmasını ayakta alkışlıyor.
20.08.2002
Yazarımızın E-Postası:
a.bulac@zaman.com.tr
|