Ana Sayfa Haberler Ekonomi Dış Haberler Politika Kadın-Aile Kültür-Sanat Televizyon Spor Yazarlar Yorumlar Çizgi-Yorum
   Akademi Bilişim Çocuk Eğitim Otomobil Röportaj Strateji Tüketici Masası Okur Hattı

 Bölge Haberleri


 Reklam
 Künye/İletişim
 English
 Basın Özetleri
 Abonelik
 

Site editörüne her türlü eleştiri ve önerinizi iletebilirsiniz; m.sakin@zaman.com.tr

 
Arama

 Arşiv

 

ÖZCAN PEHLİVANOĞLU



Bizim hakemler

Süper Lig’in ilk iki haftasına hakemler kötü bir şekilde damgasını vurdu. İşin içinde olanlara göre bu durum hiç sürpriz değildir. Yapılan hataları şaşkınlıkla izleyenleri yadırgıyoruz. Anlayacağınız aynı hamam aynı tas...Böyle olacağını söylüyorduk, herkes de böyle olacağını biliyordu. Biz konuşurken, yazarken kulüp başkanı, yöneticisi, çalıştırıcısı, futbolcusu üç maymunu oynuyordu. Şimdi kazık batan feryadı basıyor. Bu size az bile, hak ettiğiniz her şeyi göreceksiniz. Hikmet Karaman’ın Beşiktaş maçından sonra söylediklerini neredeyse tüm televizyon kanallarında izleyerek ezberlediniz. Tekrara gerek yok. Hiçbirine katılmıyorum. İşin olunca federasyon ve MHK’nın karşısında el pençe divan duracaksınız, piyango size çarpınca Anadolu kulüplerini hak aramaya davet edeceksin. Yok öyle şey!Hikmet Karaman’ın söylediklerini bir hafta önce Beşiktaş’ın başkanı, idarecisi, menajeri söyledi. Şimdi de kem küm ediyorlar. Geçtiğimiz sezon ilk yarı sonunda İlhan Cavcav’ın beyanlarını unutmadık. Gençlerbirliği ikinci yarıda ligde kalınca suspus. Yemezler arkadaş.MHK değişmeli, hakemlik futbolun gerisinde kaldı diyoruz. Suratlar ekşiyor. Beyefendiler alışmışlar yıkama yağlama edebiyatına, “en büyük sensin” nakaratına. Hakemlikte bu kadar yanlış uygulamaya rağmen MHK görevde. Futbol Federasyonu’nun kesesinden Dünya Kupası’na gitmiş özgür basında tık yok. Sevsinler sizi...Daha ikinci haftada yığınla yapılan hatada kasıt aranıyor. Geçiniz bunları, kasıt masıt yok. Kapasite bu kadar, yetenekler sınırlı. Hangi eğitimi verirseniz verin, nerede kampa alırsanız alın bizim hakemlerden bu kadar. Elin oğlu bunu dan dan kafamıza çakıyor da halen anlamamazlıktan geliyoruz.Ünsal Çimen, Metin Tokat, Erol Ersoy ve diğerleri sanki ilk defa hata yapıyorlar da ayağa kalkıyoruz. Bunlara alışmış olmalıyız. Değiştirmek için çaba sarf etmeyenlerin ağlaması, timsahın gözyaşlarına benziyor ve hiç de samimi olmuyor. Haluk Ulusoy’un futbolu yönetme anlayışında bu MHK ile bu hakemlere mahkumuz. Mahkumiyet ne zaman sona erecek derseniz bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışı sona erinceye kadar derim. Onun için Hikmet Karaman kendisini üzmesin.

20.08.2002

Yazarımızın E-Postası: o.pehlivanoglu@zaman.com.tr





AHMET SELİM



SERBEST VURUŞ - Bu da aşılacak

Böyle olacağı tahmin ediliyordu, “Hakemlerle oynamayın” başlığını taşıyan yazımızda, hakemlere psikolojik baskıyla hata yaptırıldığını, bu yolun terk edilmesi gerektiğini belirtmiştik. Üç kişinin açıkça ofsaytta olduğu bir pozisyonu yan hakeminin de orta hakeminin de görememesi eşyanın tabiatına aykırıdır. İnce ofsaytlar vardır, görülmeyebilir. Uzaktan gelen toplarda ayaktan çıkış anı tespit edilemeyebilir. Ama böylesi olmaz. Biri pasif sayılsa da görüntüyü pekiştirici bir rolü olduğu için onu da dahil ederek söylüyorum; yakın topta üç kişilik bir ofsayt pozisyonunun görülememesi maddeten mümkün değildir. Bir tek izahı var: Bir önceki haftada yöneticilerin savleti!

Bu işi önce Ali Şen “Ahmet Güvener ve çetesi” sözünü diline pelesenk ederek başlatmıştı. Televizyonda kendi sesinden dinledim, “Fenerbahçe’yi şampiyon yapamadım; ama Galatasaray’ın şampiyonluğunu engelledim o yıl.” demişti. Biri yapınca, dengeyi sağlamak için başkaları da yapıyor ve bir kısırdöngü oluşuyor. Geçen yıl, “şaibe” ithamıyla damgalandı; bu yılın nasıl geçeceği ise şimdiden ciddi bir endişe konusu haline geldi.

Mete Düren, “Bu, geçen haftaya benzemez. Bize karşı kullanılan penaltıyı hakem, görmeden vermişti. Ofsayttan attığımız golü ise, hakem, görerek; fakat yanlış değerlendirerek geçerli saydı”. Amma da izah! Doğrusu şudur: “O maçtaki penaltı kararı, hakemin kendi hür iradesiyle yaptığı bir hatadır (ki bence hata olup olmadığı da tartışmalı bir husustur); Ünsal Çimen’in hatası ise, teknik ve objektif değil, psikolojik bir hatadır. Asıl önemli olan, ikincisidir.

... Bir takımı tutmanın, yani taraftar olmanın, adaletli davranmayı engellemesini kabul edemiyorum. Bir okuyucumuz beni Galatasaraylı olarak gördüğü için bazı sitemler iletmek istemiş. Bunu yaparken de “Fatih Terim oynarken Galatasaray 15 yıl şampiyon olamamıştı. İltimas dönemi kapanınca, yine olamayacak.” diyor! Bu cümle bile yanlış taraftarlığın örneğidir.

Futbol bir spor dalı, bir oyun. İnsan oyun oynarken yahut seyrederken bile bazı ölçüleri kaybediyorsa, hayatın ciddi ve ağır imtihanları karşısında ne yapacak? Aslında sporun amacı, irade terbiyesidir. İrade terbiyesinin zor ulaşılan sonuçlarına oyun yoluyla yatkınlık kazanarak hayat mücadelesi yolunda bazı artılar elde edebilmeyi denemektir.

... Bir hatıramı anlatayım. Bir beldenin takımı, ilçenin takımıyla oynayacak; kazanana da pırıl pırıl kupalar verilecek... Onlar masada parıldıyor, biz de sandalyelerde oturmuş seyrediyoruz. Belediye başkanı var, bölge şefi vs. var, ben de varım. Hakem de bizim beldeden... İlk 15–20 dakikada işin rengi belli oldu. Kuzenimin kulağına eğilerek “Bunlar bize rahatlıkla 4–5 tane atarlar. Basbayağı bir takım bu.” dedim. Doğruydu söylediğim. Fakat bazı temaslar ve fısıldaşmalar yaşandı, penaltılar zuhur eyledi! Ben hemen “Konu mankeni gibi burada oturamam, kupa falan da verilmesin.” tepkisiyle ayrıldım. “Bu iş dostluk için, münasebetlerimizin güzelleşmesi için yapılmıyor mu? Kavgayla, haksızlıkla maç kazanmanın ne anlamı var? Spor sahasında böyle davranan, başka sahalarda farklı mı davranır? Buradaki futbol takımının kuruluşunda ben de bulunmuştum. Biz böyle miydik?” Adeta konferans verdim; lakin bir faydası olmadı.

Taraftar olmanın mağlubiyette bile yaşanacak güzellikleri vardır. Bir büyük düşünür “bazen mağlubiyet lazımdır insana!” diyor. Mağlubiyete tahammülü olmayan, galibiyeti hiç taşıyamaz. Yas tutmanın da sevindirik olmanın da anlamı yok.

Bir taraftar, bilgisi varsa, eline düdüğü verdiğinizde adil bir hakem olabilmelidir. Öyle değilse onunla futbol konuşulmaz, maç seyredilmez. (Sanki siyaset, sanat konuşulur mu?!) Havuzda bile bocalayıp şaşıranlar, denize hiç yaklaşmamalıdır. Oyunlar, büyük mânâlı küçük imtihanlardır. Futbol şiddet doğurmaz, var olanı açığa çıkarır.

Bir çapraz gelişmeden söz etmek istiyorum: Spor, daha yalın bir meşguliyet olmasına rağmen, köklü şartlanmışlıklardan uzak olduğu için; bazı gençlerin spora olan ilgisi, yetişkinlerin siyasete olan ilgisinden daha sıhhatli, daha mantıklı. Bu sayfada ağırca sayılabilen tahliller yaptım; maillerden açıkça okunuyor ki hepsi anlaşılmış. Ama ben siyasi yelpazenin merkezini ve “merkez tahkimciliği oyunu”nu hâlâ anlatıp dinletemedim. “Acaba sportif kavramların dilini kullanarak bir genel–geçer metodoloji üretebilir miyim?” diye düşünmüyor değilim doğrusu!

“Hakemlerle oynama” çirkinliği de, bu gelişme çizgisinin güçlenmesi sayesinde bir gün yıkılıp gidecek. Katkı sunamayanlar, engellemekten vazgeçsinler yeter. Direnmezlerse, nefislerini bir tıkaç gibi kullanma inadından uzaklaşırlarsa, doğacak dolaylı dolaysız sonuçlar onları da mutlu edecektir!

20.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.selim@zaman.com.tr





AHMED ŞAHİN



Kimliğimizi mi kaybediyoruz?

Bana öyle geliyor ki bir ölçüde kimlik bunalımı yaşıyoruz. İçimizi boşaltmışlar, dışımızı süslemekle meşgul oluyoruz. Sanki iç boşluğumuzu gizleme çaresini düşünüyoruz dışımızı süsleyip görüntü güzelliği için çırpınmakla...

Bence şahsiyetini kazanmış, kimliğini şekillendirmiş kimseler iç olgunluk ve güzelliği esas alırlar, dış görünüşle gereğinden fazla meşgul olmazlar. Bilirler ki esas olan iç olgunluk, fikir ve ruhta mükemmelliktir. Komplekslerden kurtulmaktır. İsterseniz bu konuyu ehlinden okumuş olmak için İrşad Ekseni’nden yapacağımız alıntı üzerinde birlikte tefekkür edelim. Bakalım şahsiyetini bulmuş, kimliğini kazanmış kimselerde ne türlü bir sadelik ve samimilik göze çarpmaktadır? Esas olan, aşırı bir dış görünüş müdür, yoksa sağlam bir iç oluş mudur?

Muhterem müellif diyor ki:

Samimi ve hâlis bir mü’minin en çarpıcı vasfı, onun tevazuu ve alçak gönüllülüğüdür. Onun, hayatı gayet sadedir. Gönlü gözü hep sadelikle doludur. Evi barkı ve muhiti yine bu manzara ile çevrilidir. Bu güzel vasfı o, Kur’ân’dan ve Resülullah (sas)’ın eşsiz hayatından almıştır. Zira; Efendiler Efendisi (sas) hep böyle davranmış ve hep böyle yaşamıştır.

O, Mekke’de ilk tebliğe başladığı gün nasıl tevazu içindedir; Medine’de hazırladığı ordu ile, sekiz sene evvel çıkarıldığı Mekke’ye fatih bir kumandan olarak girdiği gün de yine aynı tevazu içindedir. Mekke’ye girerken bindiği hayvanın yelesine değen başı, O’nun mahviyette, gün geçtikçe daha da derinleştiğinin en güzel örneğidir.

Susamıştır, bir bardak su ister. Zemzem kuyusunun etrafında herkesin kullanması için bardaklar vardır. Orada herkes bu bardakları kullanmaktadır. Sahabi, en yakın evlerden birine koşmaya ve temiz bir su kabı getirmeye çalışır. Hemen Allah Rasûlü (sas) onu durdurur ve herkesin kullandığı bardaktan su içmek istediğini söyler. Evet, O, hiçbir zaman insanlardan ayrıcalıklı olmak istememiş ve şöyle buyurmuştur: “Ben de insanlardan bir insanım. Herkesin içtiği kaptan içmeliyim.”

Zaten O, hayatını hurma lifinden bir hasır üzerinde geçirmişti. Ukbaya hicretini de yine o hasır üzerinde yaptı. Üzerinde yattığı hasırı kaldırdılar ve O’nu o hasırın altına gömdüler. Ve bizler için cennetten daha mukaddes, O’nun Ravzası işte bu hasrın mekan tuttuğu yerden ibarettir. O’nun hayatında hiç zikzak yoktu; tebliğ yolu da bence böyle olmalıdır.

Hz. Ömer (ra) halife olduğunda genişliği bugünkü Türkiye’nin altı–yedi katı bir ülkeyi idare ediyordu. Buna rağmen o da, İslâm’a girdikten sonra başlattığı hayat ritmini asla değiştirmemişti; değiştirmemişti ve halife olduğunda Medine’nin en fakiri olduğu gibi, vefat ederken de yine en fakiriydi.

Üzerindeki elbisede –rivayete nazaran– otuzdan fazla yama vardı. Onu arayanlar ekseriyetle “Baki–i Garkat”ta başını bir mezar taşına yaslamış, öyle düşünüyor bulurlardı.

Krallara taç giydiren ve kralları tacından eden koca halifenin hiç değişmeyen hayat tarzı işte buydu!.. Ve bu onun aynı zamanda en tesirli tarafıydı. Buna, hâl dilinin gücü ve tesiri de diyebiliriz.

Evet, onlar işte böyleydiler? Ya biz neyleyiz acaba?

20.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.sahin@zaman.com.tr





ALİ BULAÇ



Ürdün modeli

3 Kasım seçimleri yaklaştıkça bugüne kadar sosyolojik ana gövdeye siyasetin merkezine giden yolları kapatmış bulunan partilerin birer birer barajın altında kalacağı anlaşılıyor. Buna paralel olarak kendini ebediyen

hak ve imtiyaz sahibi gören ‘merkezdeki çekirdek’te de büyük bir paniğin baş gösterdiği gözleniyor. Şimdi ortaya atılan formül seçimlerin iptal edilmesidir.

Belli periyotlarda iktidarın şiddet kullanılmadan seçimle devredilmesi demokratik rejimin ana ve basit kurallarından biridir. Çoğunluğun iktidarının mutlaklığı şeklen demokrasinin temel varsayımlarına uygun olsa bile, ruhuna uygun değildir. Ancak seçimlerin iptal edilmesi veya belli toplumsal grup ve kesimlere kapalı tutulması rejimin hem şekline hem ruhuna aykırıdır.

Diğer yandan seçimler kurallar bütünüdür. Oyun kurulurken herkes kuralların ne olduğunu bilir ve ona göre oynamak üzere pozisyon alır. Ama İslam dünyasını “yeni sömürge yönetimleri” altında tutmaya çalışan mevcut rejimler, ne bu oyuna inanıyorlar ne kurallarına uymayı kabul ediyorlar.

1990’ların başlarında FİS meşru ve adil bir seçimi kazandı; 30 yıl Cezayir’i baskıyla yöneten ve ülke kaynaklarını belli bir zümrenin kullanımına tahsis eden FLN kurallara uyup iktidarı devredeceğine, askerleri harekete geçirerek cuntayı başa getirdi. Cunta yönetiminde 100 bin insan hayatını kaybetti. Gerekçe basit ve gülünçtü: “Bunlar dinci!” “Dincilik” her türlü hukuksuzluğun, hak ihlalinin, antidemokratik uygulamanın gerekçesi. Aynı zamanda yolsuzluğun, hırsızlığın ve sefahatin de güvencesi.

Cezayir modeli kanlı askeri darbelere dayanır. Riski büyüktür. 3 Kasım seçimlerini iptal etmek isteyenler yeni bir model keşfettiler: “Ürdün Kraliyet modeli”. Kısaca iptal gerekçesini temellendirmek üzere başvurdukları “yeni örnek” Ürdün’den iktibas edilmektedir. Birinci sahifeden verdikleri haberlerde “Kral’ın İslami muhalefetin yükselişi karşısında seçimleri iptal etme girişimi”ni öve öve bitiremiyorlar ve tabii AKP’nin bir türlü durdurulamayan yükselişine karşı bir önlem olmak üzere “Ürdün modeli”ne atıfta bulunuyorlar. Cezayir, Tunus, Suriye derken, şimdi baskı literatürüne “Ürdün modeli” eklenmiş bulunmaktadır.

Son derece trajikomik olan durum, Türkiye’deki bazı güçlerin, iddia ettiklerinin aksine Batılı demokrasileri değil, Üçüncü Dünya ve Ortadoğu’daki dikta rejimlerini örnek almalarıdır.

Toplumsal hiçbir desteğe sahip olmayan bir küçük azınlık, sistemli bir şekilde yine “durumdan vazife çıkararak” Türkiye’yi “28 Şubat öncesi iklim”e sürüklemenin yollarını arıyor. AB uyum yasalarının geçtiği bu ülke bir kere daha “postmodern müdahale” veya “balans ayarları”na maruz kalırsa, sadece “idam cezasının kaldırılması” ve “anadilde yayın–öğretim” konularından başka hiçbir şeyle ilgili görünmeyen Avrupa ne der? Kimsenin şüphesi olmasın, sadece zevahiri kurtarmak için bir iki cümle sarf eder, o kadar.

Şundan belli: Şu anda birinci parti durumundaki AKP’nin lideri R. Tayyip Erdoğan hakkında, 10 sene önce yaptığı bir konuşma yüzünden –hem de zamanaşımına uğramasına 15 gün kala– idam talebiyle dava açılmış bulunuyor. Avrupa “bu nasıl demokrasi?” diye sormuyor. İdam ve anadil için kıyametleri koparan AB, 312’yi görmüyor bile. 30 yıldır siyaset yapan, başbakan olan Necmettin Erbakan’ın siyasete yasaklanması AB’nin umurunda olmuyor.

Ama birçok ülkede Hıristiyanlığın ve her ülkede Yahudiliğin yasalarla ve anayasalarla korunduğu Avrupa ve Batılı insan hakları kuruluşları, Pakistan Yüksek Mahkemesi’nin İslamiyet aleyhinde konuşan kişilere öngörülen cezaları kaldırmasını ayakta alkışlıyor.

20.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.bulac@zaman.com.tr





ABDULLAH AYMAZ



Dindarları küreselleşme mi uyandıracak?

Dünyada dinlerin mensupları arasında daha değişik boyutta bir diyalog anlayışına da şahit oluyoruz. Herhalde dünya sulhunun teminine dair atılacak adımlar ve bazı dayatmalara karşı direnişler de ancak ‘dini din için seven’ bütün samimi dindarların kötülüklere karşı ciddi dayanışmaları ile bertaraf edilebilecek.

Geçtiğimiz temmuzun sonu ve ağustosun başında bir hafta süren ve Londra’da gerçekleşen “Dinler küreselleşmeye nasıl bakıyor?’’ konulu bir sempozyum düzenlendi. Çeşitli dinlerin mensuplarından pek çok akademisyen, küreselleşmeye karşı tenkitlerini dile getirdiler. Hatta bazıları küreselleşmenin aslında bir oyun olup bu isim altında emperyalist dayatmaların yattığını ifade ettiler.

Hıristiyan bir grup faize karşı çıktı. Hatta bunlar, Avrupa’da 35 tane faizsiz banka kurduklarını, üretime dayalı olmayan ve haksız kazanca vasıta olacak yatırımlardan uzak durduklarını belirttiler. Allah’ın bütün semavi dinlerde yasak ettiği faizin ve faiz kokusu bulunan kazançların zararını kavrayarak yeni bir sistem üzerinde çalışan bu grubun gayretlerine, bütün din mensupları kulak kesildiler. Bilhassa Müslümanlar ve Yahudiler bunlara daha çok ilgi duydular. Hatta bu organizenin başkan yardımcısı, sempozyumdan sonra Malezya’daki İslami bankacılık sistemine yardımcı olmak üzere Malezya’ya hareket etti. Malezya’daki yetkililerle görüşmenin esasını “Semavi dinlere yani faizi yasak sayan anlayışlara göre, uygun bir bankacılık nasıl gerçekleşebilir?” düşüncesi teşkil edecek.

Amerika’dan gelen akademisyen bir bayan tebliğcinin, meseleyi İslamiyet’e çevirip “Ben İslamiyet’ten ve Müslümanlardan korkuyorum.’’ demesi üzerine bir başka bayan akademisyen, kendisi Müslüman olmadığı halde, ayağa kalkıp “Siz hiç Kur’an’ı baştan sona okudunuz mu? İslamiyet’i ne kadar biliyorsunuz? Dünyada bir buçuk milyar Müslüman var. Şimdi bütün onların yanında, ne oldukları ve kimin hesabına çalıştıkları belli olmayan bir avuç terörist yüzünden, böyle bir söz söylemek doğru olmaz!’’ dedi.

Kuzey Kıbrıs’tan katılan bir haham, “Ben Musevi’yim. Mevlana’nın Musevi talebeleri vardı. Bizde bu meselenin belgeleri var. Ben Museviliği daha üst bir kimlik olarak görüyorum. Musevi olmam Mevlevi olmama engel değil. Ben sema yapıyorum. Yazdığım sofilik kitabında belirttim ki; bütün semavi dinlerin bir tasavvuf yönü vardır. Bunun en mükemmel şekli Müslümanlıktadır. Bundan istifade etmeliyiz.” dedi. İslamiyet’e gelen itirazlara tereddütsüz kalkıp cevap vererek; “Hayır bu söylediğiniz İslamiyet’te yoktur. Ben çok iyi inceledim. Böyle şeyler yakıştırmadır.’’ dedi. Bir ara bu sempozyuma katılmış olan ZAMAN muhabiri Abdülkerim Balcı’ya “Kardeşim sen dimdik yürümelisin. Çünkü senin muhteşem bir dinin var.’’ dedi.

Norveç’te yayınlanan sofi bir derginin sahibi olan Hıristiyan bir profesör yirmi dakika olarak ayrılan konuşma müddetini kırk beş dakikaya uzatmasına rağmen sözü kesilmedi. Çünkü konuşmaları tamamen İslam mutasavvıf ve mürşitlerinin ibret dolu menkıbelerindendi. Güzel bir misali ise şu idi: “Enaniyetli bir hükümdar bir mürşidi sarayına davet eder. O sofi sultan onun debdebeli sarayına gitmez. Mecbur olan hükümdar onun mütevazı dergahına gider. Hükümdarı sıradan biri gibi kabul eden mürşid irşad edici gönül sohbetine başlar. Hükümdar can kulağı ile dinleyip çok istifade eder. Sohbet sonrası ayrılıp giderken mürşid ayağa kalkıp gerekli saygıyı gösterir. Merak edip bu davranışın sebebini sorunca da ‘Sen içeri girerken bir kraldın; ama şimdi bir adam olarak gidiyorsun.’ der.’’

Çeşitli dinlerin ve kültürlerin dini müziklerinin sergilendiği bu sempozyum hafızalarda iz bıraktı. Organizenin başındaki Zerdüşt, Müslümanlardan bir başka sempozyum için semazen ve güzel Kur’an okuyan bir hafız istedi.

“Hep İbrahimi dinlerden bahsediyorsunuz, niçin bizi dışta tutuyorsunuz?’’ diye soru soran bir Budist akademisyene bir profesör papaz, “Dinler; a) Ritüeller (dans ve sair şeyler gibi) b) Meditasyon c) İbrahimi dinler yani Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık olarak üçe ayrılır. Gerçek inanç ve din özelliği İbrahimi olanlarda vardır. İnsanlık eninde sonunda bu gerçek inanca ulaşacaktır.’’ diye cevap verdi.

Evet bu sempozyumu İranlı bir Zerdüşt organize etmişti. Onun Zerdüşt olması, bir dönem İslam ülkelerinde teşvik edilen bir akımın neticesiydi. Yani hep İslam öncesi din ve kültürlere vurgu yapılıyor, sanki Avrupa’nın rönesansa dönüşü gibi hayallerle süslenen bir altın çağın propagandası işleniyordu. Mısırlıların firavunların dönemine, İranlıların da Zerdüştlüğe dönmesi isteniyordu. İşte böyle bir dönemde o da Zerdüşt yapılmıştı. Ama genlerinde hâlâ İslami motifler vardı. Onun için İslamiyet’in terörizm ve Müslümanların da terörist olarak gösterilmesine karşı tepki gösteriyor ve gerçekten Müslümanlığın iyi temsil edilmesini istiyordu.

20.08.2002

Yazarımızın E-Postası: a.aymaz@zaman.com.tr





MUSTAFA ARMAĞAN



Cengiz Han mı, Prozac mı?

Mudanya sahillerinin esrarengiz ufuk çizgisini seyre aldığım Fıstıklı sahillerinde zihnim okuduklarımla yay gibi gerilmiş durumda. Lakin vücudum rehavet uçurumlarından birini bırakıp öbürüne atlamakta. Derken gazetelerden iki haber düşüyor önüme.

İlk habere göre Amerika artık uçaklarda işi şansa bırakmayacak ve yolcuların beyinlerini okumak suretiyle muhtemel tedhiş tehlikelerini daha baştan önleyecekmiş. Uçak kaçırmaya teşebbüs edenler beyinlerinden geçirdikleri okunarak tespit edilecekmiş. Tabii bu projenin, modern toplumun en ‘terbiyeli’ ve en ‘uysal’ toplum oluşunun en bariz olarak sergilendiği sahne olan uçak yolculuğuyla sınırlı kalmayacağını görmek için kör olmak lazım. Modern toplum nasıl insanlık tarihinin şahit olduğu en disiplinli, en itaatkâr, tehlikeli kozları en fazla budanmış ve ehlileştirilmiş (Baudrillard olsa sürüleştirilmiş derdi) toplum ise, postmodern veya küresel toplum da, Focault’nun disiplin ve cezalandırma veya Panoptikon olarak tespit ettiği modernliğin baskıcı özünü fersah fersah aşacak gibi görünüyor. Artık suç işleme şansımızın da elimizden alınacağı bir dünyaya doğru dev adımlarıyla ilerliyoruz.

Suç kavramının mahiyeti değişecek ve artık niyet de suçun kapsamına girecek anlaşılan. Böylece yalnız iktidarın düşünülmesini tasvip ettikleri düşünülecek; eylem alanında zaten iyice köşeye sıkıştırılmış bulunan bizler düşünce planında da ‘durdurulmuş’ olacağız.

Neyse, yağmur damlalarının asma yapraklarına tıpır tıpır düştüğü bu tatil gününde tabloyu daha fazla karartmanın alemi yok. İsterseniz ikinci haberimizle meselenin başka bir yönüne bakalım.

Dünkü Sabah’tan ufak bir not: 11 Eylül’den sonra işi Müslümanlara ‘faşist’ demeye kadar vardıran Fukuyama hazretleri ‘Le Figaro’daki söyleşisinde şunları buyurmuş: ‘Günümüzde insanın komplekslerini yenmesini, ihtiraslarını aşmasını, kendisiyle ve dünyayla barışık hale gelmesini sağlayan ilaçlar var. Sezar’ın zamanında, Napolyon’un döneminde örneğin Prozac olsaydı, bu liderler Avrupa’yı fethetme ihtirasıyla yanıp tutuşmayabilirlerdi. Ya da en azından bir noktada durabilirlerdi.’

Fukuyama’nın sözleriyle havaalanlarında beyin okumaya dair haber arasında aslında sandığımızdan daha yakın bir ilişki var. Prozac, bildiğim kadarıyla bir antidepresan, yani depresyonu iyileştirdiği iddia edilen bir ilaç. İlacı alanlar bir süre sonra kendilerini iyi hissedebiliyorlar. Ancak 1990’larda âla–yı vala ile tanıtılan Prozac’ın bir tür ‘uyuşturucu’ olduğu, hastaların ancak yüzde 10’unda başarılı sonuç verdiği ve çoğu insanda bir kişilik değişimine yol açmadığı, buna mukabil de yığınla yan etkisi bulunduğu biliniyor.

Kompleksleriniz ve ihtiraslarınız mı var, alacaksınız Prozac’ı, hepsinden azad olacaksınız anında! İyileşecek, normalleşeceksiniz! Sıradışı olandan nefret eden bir dünyanın normaller sürüsüne dahil olacaksınız hemen. Velhasıl toplumlar, bir uçak yolculuğundaki gibi edilgin, söz dinler ve güdülebilir bir sürü haline gelecek Fukuyama’ya kalırsa. ‘Kaka’ davranışlar daha kaynağındayken kurutulacak.

İlk haberde suça niyetlenme dahi imkânsız kılınırken, ikincide aslında pek çok alanda pozitif bir enerjiye dönüşebilecek olan sıradışı olma hakkımız elimizden alınıyor ve böylece müthiş bir uyum ve itaat toplumuna ulaşılacağı varsayılıyor.

Yağmur siyah damlalar halinde düşüyor kâğıda. Bir süre sonra yazının içi de kararıyor gördüğünüz gibi. Lafı bağlama vaktidir artık.

Soru şudur:

İnsanlığı Prozac toplumunun uyuşturucu etkisinden kurtaracak, sistemi kökünden sallayarak toprağı alt–üst edecek, rehavete gömülmüş bulunan düzeni sarsarak içinde yeni havalandırma menfezleri açacak Cengiz Han’lar, İskender’ler, Sezar’lar ve Kanuni’lerin çıkabilme şansları var mıdır bugün? Dünya tarihinin gidişatına müdahalede bulunacak büyük ve beklenmedik ‘alternatif’ hareketler çıkmazsa, toplumları itaatkâr uçak yolcularına dönüştürecek bu ‘küresel uyuşturma (veya kuzulaştırma) süreci’nin duracağı herhangi bir nokta olacak mıdır?

Beynimin zembereğini gevşeteceğini umarak başladığım yazıyı adamakıllı gergin bir soruyla noktalıyorum:

Siz karar verin: Cengiz Han mı, Prozac mı?

20.08.2002

Yazarımızın E-Postası: m.armagan@zaman.com.tr





GÜNTAY ŞİMŞEK



Özkök haklı; ama...

Star Gazetesi’nin ‘Rodos ittifakı’ olarak kamuoyuna sunduğu haberde en önemli öğenin fotoğraf olduğuna şüphe yok. ‘Rodos Hatırası’ fotoğraf, bir haber unsuru olarak takdire değer. Zaten Aydın Doğan da muhabire gerekli iltifatta bulunmuş.

Star’ın haber olarak önümüze koyduğu üretilmiş malzemelere gelince; ne kadarı doğru ne kadarı yanlış, yoruma açık bir konu. Fakat, birçok sıfatı olan Cem Uzan’ın Genç Parti Genel Başkanı olarak seçim meydanlarına inmesi, mücadele alanının daha da genişlediğini gösteriyor. DYP, ANAP, DSP, YTP, CHP, MHP, AKP ve Derviş, Uzan’dan seçim gününe kadar zamanı geldiğinde nasiplenecek. Yoğun tempolu Uzan Meydan Muharebeleri arasında Genç Parti de biraz daha gayret ederse Berke Barajı’nı aşacak gibi görünüyor. Bu kapsamda Uzanlar’ın Rodos’ta tuttukları balık da fena değil.

‘Rodos ittifakı’na gelince, Uzan ve Doğan Grubu arasında önceki tartışmalarda uçak ve yatlar gündeme gelmişti. Fakat bu defa Star’a göre Aydın Doğan’ın yatı küçük, içinde yapılan pazarlıklar büyükmüş. Ertuğrul Özkök’e göre ise Uzanlar’ın yatı transatlantik gibi bir tekne. Tabii mevzu bu boyutlarla sınırlı tutulmuyor, işlevsellik ön plana verilmeye çalışılıyor. Birinin yatı büyük, diğerinin ise yat içinde yaptığı pazarlıkları...

Bilinen şu ki; DYP ile Doğan Grubu arasındaki gergin günler eskide kaldı. Şimde aynı sıcak ilişkilerin iki sağ partide de aynı şekilde korunması gündemde. Rodos fotoğrafına bakıp, ey okur burada şu yapılmak isteniyor, medya–siyaset diyaloğu şu şekilde kurulmaya çalışılıyor demenin ne derece doğru argüman olduğunu gözü açık Türk seçmenine bırakmak lazım.

Özkök dünkü yazısında özetle diyor ki; Uzanlar’ın yatı daha önce yabancı tescilliydi ve Türk bayrağı taşımıyordu. Rodos’ta nasıl oldu da Türk bayrağını yata çektiler? Türkiye’de bir yıldan eski gemilere ithal izni verilmediğine göre Uzanlar’ın yatının Türk tesciline nasıl geçtiği Özkök’ü meraklandırıyor.

Halbuki bu tarz mevzular Uzan cephesinde merak konusu dahi olmaz. Çünkü, Uzan Grubu anlaşmalı avukat bürolarıyla değil, işini bilen ekiplerle çalışır. Uzan Grubu’ndaki avukatlar ordusu içinde yata ve uçağa yakinen eğilen yasal boşlukları Uzanlar adına dolduran sayısız avukat çok kısa süre içinde problemleri bertaraf edebilirler. Dolayısıyla, Özkök’ün sandığı gibi yabancı tescilli yata Türk bayrağı çekmek için yatın Türk tesciline geçmesi gerekmez. Deniz aracının sahibi Türk ya da Ürdünlü ise yani hangi ülkenin pasaportunu taşıyorsa o ülkenin bayrağını çekebilir.

Özkök soruyor; ‘Transatlantik Milliyetçiliği’ yapan Uzanlar, ‘uçak milliyetçiliği’ neden yapmıyorlar? Evet neden? Biz de Ulaştırma eski Bakanı Oktay Vural ve yetkililere soruyoruz...

Uzanlar’ın Türkiye içinde kullandıkları uçakları İsviçre tescilinde. Yani Türk bayrağı taşımıyor. Ve bu durum uzun süredir böyle.

Havacılık Uzmanı, Hürriyet Kokpit Sahifesi’nin yazarı Doğan Haber Ajansı Genel Müdürü Uğur Cebeci’den daha iyi bu mevzuyu bilen birisi olabilir mi? Ama, Cebeci bu konuya ne bu pazar ne de önceki Kokpit sayfalarında yer vermedi. Sorgulamadı. Neden acaba?

Özkök haksızlığa isyan ediyor; ‘Yabancı uçak Türk hava limanları arasında nasıl uçabiliyor, diye soran yok.’ Kim soracak? Medya denince sizlerin sorması gerekmez mi?

Bu arada bize düşen görev de var. Özkök’ün dün sorduğunu biz bundan yıllar önce aynı şekilde uçan Uzanlar’ın iki uçağı için yine seçim atmosferinde sorduk. Kısmen de sonuç aldık. Fakat bir müddet sonra benzeri uçuşlar devam etti.

Uzanlar’ın Türkiye’de kullandıkları uçakların Türk tesciline geçirilmeden bu tür uçuş yapmaları Ulaştırma Bakanlığı Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü yetkilileri de bilirler ki yasalara aykırı. Peki hangi izinle ve nasıl uçuyor bu uçaklar?

Bakalım kamuoyu bu konuda nasıl aydınlatılacak?

Bir siyasi liderin eşi ve iki yayın yönetmeninin patronlarıyla çıktıkları Rodos gezisinin tartışılmasından bile ne malzemeler çıkıyor.

20.08.2002

Yazarımızın E-Postası: g.simsek@zaman.com.tr





Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Zaman'da Bugün
20 Ağustos 2002


Zaman Spor

Yazarlar

Anadolu Finans Kurumu

Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

NURİYE AKMAN

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER



Ana Sayfa| Zaman'da Bugün| Haberler| Ekonomi| Dış Haberler| Politika| Kültür-Sanat| Kadın-Aile| Spor| Yazarlar| Yorumlar

» Sık Kullanılanlara Ekle  «               » Giriş Sayfası Yap «

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.