Küresel prestiji 11 Eylül saldırısıyla büyük darbe yiyen Amerika Birleşik Devletleri’nin doğal olarak öncelikli gündemi teröre karşı savaş. Ekonominin yerlerde sürünmesi, dev şirketlerin birbiri ardına iflası, halkın borsaya olan güvenini yitirmesi gibi meseleler bile öncelikleri değiştiremiyor. Sade Amerikalıların zihni geçim derdiyle meşgul olsa da, çoğu Soğuk Savaş şartlarının geçerli olduğu baba Bush döneminden kalma isimlerden oluşan bugünkü Amerikan yönetimi, teröre karşı savaşın bir parçası olarak takdim edilen Irak operasyonuna kilitlenmiş durumda.
Ancak dünya kamuoyu Irak’ta rejim değişikliğini öngören bir operasyonun uluslararası terörle savaşın bir parçası olduğuna ikna edilebildi mi? 11 Eylül saldırılarıyla Bağdat yönetimi arasında bütün uğraşlara rağmen hâlâ bir bağ kurulamadığı için bu sorunun cevabı şimdilik olumsuz. Bu yüzden en yakın müttefikleri Bush yönetimini itidale çağırırken, Immanuel Wallerstein gibi önemli beyinler bu tür politikalarla Amerika’nın çöküşünün hızlandırıldığı, var olan uluslararası kredisinin tüketildiği uyarısında bulunuyorlar. Ama nafile.
Çünkü Irak’ta rejimi değiştirmekte ısrarlı ekip savaşı meşru kılacak başka gerekçeler bulmaya çalışıyor. Bunlardan biri Körfez Savaşı’ndan sonra BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 687 sayılı karar. Burada Irak yönetimi kitle imha silahlarının temizlenmesinde uluslararası toplumla işbirliği yapma taahhüdünde bulunmuş durumda. Amerika, Saddam’ın silah denetçilerini kovarak bu kararı çiğnediğini öne sürüyor. BM kaynakları bu şartın yerine getirilmemiş olmasının güç kullanımını meşrulaştırmayacağını, yeni bir Güvenlik Konseyi kararına ihtiyaç olduğunu söylese de, Amerika bu durumu bir meşruiyet zemini olarak yorumluyor. Nitekim Bush 29 Ocak tarihli ünlü ‘Ulusa Sesleniş’ konuşmasında içinde Kuzey Kore ve İran’ın da bulunduğu ‘Şer Ekseni’ne karşı her türlü mücadeleyi “Dünyanın en kötü silahlarını ellerinde tutan en kötü rejimleri ABD’ye ve Batı demokrasilerine karşı tolere edilemeyecek bir tehdit oluşturmaktadır.” sözleriyle meşrulaştırmaya çalışıyordu.
Amerikan yönetiminin Irak’a yönelik güç kullanımını dayandırmaya çalıştığı başka bir argüman ise uluslararası ilişkiler sistemini kökten sarsacak pre–emptive strike kavramı. Buna göre, ABD muhtemel bir tehlikeyi fiili duruma geçmeden önlemek için tehdit kaynağına önceden saldırı yapma serbestisi istiyor. Irak politikasındaki şahinlerden olan, Bush’un savunma danışmanı Richard Perle, bu tutumu savunurken Hitler’in başının küçükken ezilmeyişinin insanlığa verdiği zarara atıfta bulunuyor. Ama her ülkenin kendine göre tehdit saydığı başka bir ülkeye saldırması durumunda doğacak kaosu görmezden geliyor.
Amerikan yönetimi içinde Irak operasyonunu savunan koalisyonun bir kanadı ise I. Dünya Savaşı sonrasında gerek İngiltere ve Fransa gibi müttefiklerinin, gerekse Kongre’nin desteğini alamadığı için akim kalan Başkan Thomas W. Wilson’ın idealist çizgisini sürdürerek harekata meşruiyet bulmaya çalışıyor. Bush’un yukarıda işaret edilen konuşmasında bu yaklaşıma ‘dünyanın en acımasız rejimleri altında yaşayan halkların özgürleştirilmesi’nden bahsedilerek atıfta bulunuluyor.
Irak’a yönelik operasyonunun, Ortadoğu çapında bir projenin yalnız ilk adımı olduğunun farkında oldukları için başta Suudi Arabistan ve İran olmak üzere bütün bölge ülkeleri adeta Saddam’ın arkasında saf tutmuş durumdalar. Şahinlerin terörist listesine eklenmesi için Pentagon nezdinde kulis yaptığı Suudi Arabistan bu yüzden Irak operasyonunda üslerinin kullanılmasına kesin olarak karşı çıkıyor. Bağdat ile Tahran, Şam ile Bağdat arasında bahar havası esiyor. Araplar, Irak’la Kuveyt arasındaki normalleşmeyi temin için yoğun çaba sarf ediyor.
Şimdiye kadar Amerika’nın saldırısını önlemek için Saddam’ın Filistin’i kullandığı, Filistin yanarken Irak’a kimsenin kolay kolay saldıramayacağını hesapladığı için oradaki şiddet yanlısı grupları destekliyordu. Bush yönetimi Filistin meselesinde tamamen Şaron çizgisine gelerek neredeyse Arafat’ın saf dışı edilmesine yeşil ışık yakınca bu politika iflas etti. Şimdiyse bölge yönetimleri kendi geleceklerini korumak için birinci savunma hattını Irak’ta statükonun devamı yönünde lobi yaparak kurmaya gayret ediyorlar.
Muhtemel bir Irak operasyonunun bu ülkeyle sınırlı kalmayacağının birçok işaretinden biri de, mayıs ayında Rusya ile ABD arasında yapılan stratejik işbirliği anlaşmasının petrolle ilgili bölümünde saklı. Moskova ile ilişkilerin güçlendirilmesinde yalnız Orta Asya ve Hazar’a dönük ortaklıklar esas alınmamış, aynı zamanda Ortadoğu’ya dönük operasyonun doğuracağı komplikasyonlara karşı da tedbirler düşünülmüştü. Buna göre OPEC üyesi olmayan ve S. Arabistan’dan sonra dünyanın en büyük enerji ihracatçısı olan Rusya’nın petrol üretimini artırması için her türlü destek sağlanacak ve Ortadoğu’da dengelerin yeniden kurulacağı zamana kadar Batı’nın petrol açığını Rusya kapatacaktı.
Afganistan’a yapılan operasyon nasıl yalnız bu ülkeyle sınırlı kalmadı, bölge siyasi dengelerini yeniden şekillendirdiyse, Irak’a yapılacak muhtemel bir operasyon da bu ülkeyle sınırlı kalmayacaktı. Şahinlerin kafalarında taşıdığı Ortadoğu’yla ilgili hayaller gerçekleştirilebilirse, zamanın süper gücü İngiltere tarafından I. Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’ya dayatılan düzene, bir asır sonra bugünün süper gücü ABD’nin damgası vurulmuş olacak.
Ortadoğu’da rejim değişikliklerini de içeren bu kapsamlı proje, biraz da bölgedeki otoriter rejimlerin, özgürlük ve demokrasi eksikliğinin Üsame bin Ladin’leri ürettiği tespitine dayanıyor. Üsame’lerin; demokrasi ve özgürlüğe karşı, Hıristiyan Batı’ya doğası gereği düşman olan İslam dininden kaynaklandığını söyleyenlere göre ilk tespit daha fazla doğruluk payı taşıyor. Ancak o da bölgedeki özgürlük eksikliğinin Ortadoğu’daki siyasi rejimlerin Batı’nın kendi çıkarlarını önceleyen dayatmalarının ve daha sonra da halka rağmen onlarla sürdürdüğü işbirliğinin bir sonucu olduğunu es geçtiği için gerçeğin yalnız bir kısmını ifade ediyor. Dolayısıyla demokrasi ve özgürlük misyonuna soyunan Batı’nın öncelikle bu derin güven bunalımını aşması gerekiyor.
Bölge halkı, ABD müdahalesinin hürriyet, adalet ve eşitliğin önünü açacağına inansa Washington’ın bu çabasına destek olabilir. Çünkü Ortadoğu’daki rejimlerin çoğu, dayatılmış suni sınırlar içinde, hiç yoktan ihdas edilmeye çalışılan milli kimlik kalıplarının yardımıyla insanları demir yumrukla bir arada tutmaya çalışıyor. Ancak bugün Amerika ile en yakın işbirliği içinde görünen Iraklı muhalif gruplar bile yakın geçmişte uğradıkları ihanetler yüzünden ABD’ye tamamen güvenemiyorlar. Örneğin Barzani bu yüzden her ihtimale karşı hâlâ Bağdat’la derin ilişkisini sürdürme gereği duyuyor. Hatta Erbil’i Talabani’den alırken yaptığı gibi gerektiğinde bu ilişkiden yararlanmasını da biliyor. Benzer şekilde Irak’taki en mağdur gruplardan biri olan Türkmenler, Batı’nın Irak’ta toprak üstünde yaşayan insanlardan çok yeraltındaki kaynaklarla ilgilendiğini söyleyerek Batı’nın niyetlerine karşı duyulan kuşkuyu ifade ediyorlar.
ABD’nin son 50 yıllık Ortadoğu politikası incelendiğinde, seçilmiş yönetimlere karşı yapılan darbelerin desteklendiği, bütün haksızlıklarına rağmen İsrail’in himaye edildiği, Kürtlerin önce desteklenip sonra otoriter rejimlerin insafına terk edildiği, Cezayir’de demokrasinin askıya alınmasına ve yaşanan iç savaşa seyirci kalındığı ve benzeri birçok olumsuz örnek, insanın karşısına çıkıyor. Üsame bin Ladin’lerin üremesinin gerçek nedeni olan bunca yanlıştan sonra, sadece petrolün güvenli akışı ve İsrail’in güvenliğine dayalı ABD’nin Ortadoğu politikasına demokrasi perspektifinin eklenmesi önemli bir yenilik olabilir. Ancak yüzlerce kez olduğu gibi bunun da yeni bir aldatmaca olmadığına bölge halkını kim inandırabilir? Demokratikleştirme misyonunun, sömürgeciliği meşrulaştırmak için kullanılan medenileştirme misyonunun yeni versiyonu olmadığından nasıl emin olunacak? Kendi topraklarında Müslümanları fişlemeye hazırlanan bugünkü Amerikan yönetimi, dünyada demokrasiye öncülük edebilir mi? Şimdiye kadar bir avuç zümreyle pazarlık yaparak çıkarlarını sürdüren Batı, sandıktan çıkanlara razı mı olacak, yoksa Filistin örneğinde olduğu gibi ‘Demokratikleşin ama geleceğinizi düşünüyorsanız Arafat’ı seçmeyin’ mi denecek?
Aksiyon Dergisi Dış Haberler Editörü a.bilici@aksiyon.com.tr
20.08.2002
|