|
ANAP’ı da aşan bir sürece girdik
ANAP’taki yaprak dökümünün, bu partiyi de aşan derin anlamları var. ANAP, 12 Eylül müdahalesinin ardından 1983’te rahmetli Özal tarafından kurulduğunda siyaset adına da, ülke adına da yeni bir heyecan, yeni bir soluk, yeni ufuklar ve yeni umutlar anlamını taşıyordu. Dört eğilimi birleştirme adına eski siyaset anlayışları reddediliyor ve yeni yüzlerle bir yenilenme başlıyordu.
Ancak unutulmaması gereken önemli bir husus vardı. ANAP, merkez sağda bir partiydi ve milliyetçi muhafazakâr anlayışın yeni bir mayalanmasıydı. Bu gerçek, statükocuları elbette ki rahatsız etti. “Özal çizgisi”; dışa açılma, dünya ile entegre olma, inançlara saygılı olma, piyasa ekonomisi ve özgürlüklerin genişletilmesi demekti.
Kabul etmeliyiz ki rahmetli Özal, Çankaya’ya çıkıp ANAP’ın yönetimi Sayın Mesut Yılmaz’a geçince “Özal çizgisi” kayboldu. Sayın Yılmaz, partisini “Özal çizgisi”ne döndürmeyi vaat ettiğinde bu gerçeği de itiraf ediyordu.
Bugün gelinen noktada ANAP’ı siyaset sahnesinden çekilmek gibi ağır bir sonucun beklediğini söylemek hasmane bir yaklaşım olarak değerlendirilmemelidir. Zira önceki gün istifa eden Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Sayın Yaşar Okuyan’ın ayrılığı, ANAP’ın belini kıracak kadar önemlidir. Sayın Okuyan 57. hükümetin ANAP kanadını halk nezdinde ayakta tutan en önemli bakandı. Yolsuzlukların, banka soygunlarının, güvensizliğin had safhaya çıktığı bir dönemde, kendi bakanlığındaki yolsuzlukların bizzat üstüne giden bakandı.
Yaşar Okuyan, Erkan Mumcu ve Murat Başesgioğlu isimlerinin ANAP için bir başka anlamı daha var. (Sayın Erkan Mumcu da bugün yarın ayrılır.)
Sayın Okuyan son genel kongrede Sayın Yılmaz’a genel başkanlığı kazandıran isimlerin başında geliyor. Hatta denebilir ki Okuyan olmasaydı Yılmaz kongreyi kaybedebilirdi.
Sayın Erkan Mumcu, son kongrede delegenin en çok oyunu alan kişidir.
Sayın Murat Başesgioğlu da son Meclis Başkanlığı seçiminde birkaç oy farkla seçimi kaybeden ANAP milletvekilidir.
Yani bu üç isim ANAP’ın en başarılı, en sevilen, en güvenilen isimleridir. Onların partiden ayrılmaları çatıdan kiremitlerin uçması değil, ANAP’ın kimliğinin ve temellerinin sarsılması anlamına gelir.
Aslında ANAP, Sayın Cemil Çiçek’i ihraç ettiği gün çizgisini ve kimliğini zedelemişti. Bu ihraç karşısında susan milliyetçi muhafazakâr isimler bir bakıma bugünlere gelişi seyrettiler. Dolayısıyla ANAP’ın tükenişinde bu sessiz kalışın da vebali var.
Şayet 3 Kasım’da seçim yapılırsa (yapılmama ihtimali ciddiyetini koruyor) ANAP’ın yüzde 10’luk seçim barajının altında kalacağını söylemek bir kehanet değildir.
Tarihi kökleri olan CHP’nin Sayın Derviş’in omuz vermesiyle Meclis’e tekrar gelmesi mümkün görünüyor; ama bu defa barajın altında kalacak bir ANAP’ın yeniden Meclis’e dönmesi o kadar kolay değildir.
Geçen haftaki yazımda da ifade ettiğim gibi siyasette bir savrulma yaşanıyor. Bu bir manada siyasetin ve siyasetçinin kan kaybetmesidir.
28 Şubat’tan beri siyasetçi büyük bir güven kaybına uğradı. Sayın Derviş’in ekonomik kurtuluş adına dışarıdan sanki koalisyonun dördüncü ortağı imiş gibi bakan yapılması bu güven kaybını daha da artırdı. Son olarak da Sayın Ecevit’in rahatsızlığını bahane ederek DSP’den ayrılanların sergiledikleri acıklı durum siyasetin de, siyasetçinin de itibarını dibe vurdurdu.
Acaba bütün bunlar kendiliğinden mi oluyor?
Acaba siyasetçilerin hırslarından dolayı göremedikleri eller, siyasi yapıyı kendilerine göre dizayn etmenin zeminlerini mi hazırlıyorlar?
Bu sorulara komplo teorileri çağrışımıyla bakabilirsiniz. Ancak, güven ve itibar kaybı karşısında siyasetçilerin kayıtsızlığı sizi de rahatsız etmiyor mu?
Sanki önemli bir maçın ilk devresi oynanıyor gibi. Beni asıl 3 Kasım’dan (ya da seçimler yapılmazsa ondan) sonra oynanacak ikinci devre ilgilendiriyor.
ANAP’ın geleceğini de aşan bir süreç ile karşı karşıyayız.
22.08.2002
|