| |
Diyanet ve İslâmiyet
Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumu ve asıl rolü, kimsenin meçhulü değildir. Başkanından en alt seviyedeki memurlarına kadar, bu dairenin mensupları ne ve nasıl olursa olsun, resmî bir kurum olarak bu dairenin fonksiyonu, İslâm’ı sürekli mevcut sisteme uyarlamak ve onu sistemin bir parçası olarak temsil etmektir.
Bunu biliyoruz ve ayrıca, konumunun gereğini yerine getirmesine rağmen, 28 Şubat iradesinin ondan memnun olmadığını da biliyoruz. Hattâ bu irade, onun, Z. Beyaz veya Y. N. Öztürk gibi, kendisine daha yakın gördüğü kişiler ve kadrolarınca temsil edilmesini de arzu ediyor olabilir. Dolayısıyla, Diyanet’e ve yaptıklarına, izafiyet ve nisbetler perspektifinden bakmamız gerektiğinin de farkındayız.
Fakat bütün bunlar, Diyanet ve temsilcilerinin İslâm konusunda samimi ve dikkatli olmalarına asla mani değildir. Mani olmanın ötesinde, İslâm konusunda samimi olunduğu ve âhiret endişesiyle davranıldığında Allah’ın, onlara erişilmesi zor sevap kapıları açacağı bir ortamda bulunduğumuz açıktır. Ne var ki, çok defa, İslâm’ı temsil konumundaki başka müesseseler gibi, bu müesseseyi temsil edenler hakkında da, en azından gösterilmesi gereken dikkat ve hassasiyeti gösterme gayreti içinde olduklarından şüphe duymamazlık edemiyoruz.
Önceki haftalarda bir cuma hutbesinde İslâm’da af ve hoşgörüden bahsedildi. Bilindiği gibi, bu hutbeler merkezden gelmekte ve imamlar, Diyanet’in birer memuru olarak, onları okumaktadır. Evet, bu hutbede ifade edildiği gibi, İslâm’da hoşgörü ve af önemlidir; bununla ilgili okunan âyet–i kerimeler yerindedir. Ayrıca, insanların hatalarını araştırmamak, bu konuda merak taşımamak, ayıpları örtmek, büyük bir fazilettir. Fakat, iddia edildiği gibi, iyilerin ve kötülerin bir arada bulunması bir kader, kaçınılmaz ve gerekli bir durum olmadığı gibi, İslâm’da dini tebliğ, Kur’an’ın mukaddes ve elmas düsturlarıyla cihad ve emr–i bi’l–ma’ruf ve nehy–i ani’l–münker de çok önemlidir. Hattâ bu üçü, İslâm’ın beş şartı ölçüsünde önemlidir ve ferdler için olmasa da, içtimaî açıdan bu şartların da önüne geçer. Çünkü bunlar, bütün toplumu, toplumun ve ülkenin sıhhatini, düzenini, dolayısıyla ferdlerin de dini hakkıyla yaşayabilmelerini ilgilendiren prensiplerdir ve adlarına “müeyyidat” denmiştir. Bunlar, vücudu korumada cild gibidir. Cild olmayınca, vücut organlarının ne kadar sağlıklı kalabileceği ortadadır.
Sözünü ettiğim üç esasla, söz konusu hutbede öne çıkarılan af, hoşgörü, ayıpları örtme, günahları araştırmama, birbiriyle çelişen hususlar da değildir. İslâm’ın bütünlüğü içinde bunların her birinin kendine has yeri ve konumu vardır. Kur’an’ın övdüğü insanları af, ayıpları örtme ve hoşgörü, daha çok kendimize yapılan kötülükler içindir. Ferdin kendine yapılan kötülükleri affetmesi bir fazilettir; fakat ferd, topluma ve hiçbir zaman kendi malı olmayan dine karşı işlenen suçları affedemez; Allah’ın ve başkalarının haklarını affetme gibi bir cürüm ve cinayet işleyemez; bu, apaçık ihanettir. Ayrıca, kişilerin dinî hayatlarına karışmamak ayrı, onlara doğruyu tavsiye ve kötülükleri hatırlatma vazifesi bir ayrıdır. Bu vazifeyi yapmak, ne affa, ne hoşgörüye, ne ayıpları örtmeye aykırıdır.
Üzerinde durduğum husus, üzerinde durulabilecek konulardan sadece örnek bir tanesidir. Dini ve dinî hakikatleri, dinin bütünlüğü ve kendi konumları içinde hakkıyla anlamakla mükellef olduğumuz gibi, onu ve hakikatlerini, olduğundan başka göstermeye hiçbir şey gerekçe olamaz. Aksi davranış, dini ve Kur’an’ı tahriftir. Bu konuda, en ağır sorumluluk da, konumu gereği Diyanet’e düşmektedir. Türkiye’de Diyanet gibi, dini, en azından başkalarından daha çok temsil konumunda olan imam hatipler ve ilâhiyat gibi müesseseler, sonra dine yapılanlardan şikâyetçi olan Müslümanlar olarak, elimizden giden nimetler karşısında önce kendimizi sorgulamayı öğrenmedikçe, Allah korusun, “dünyalarını da, âhiretlerini de kaybettiler” İlâhî tehdidinin hedefi olduğumuz kesindir.
23.08.2002
|