Bazen bir ön sıkıntı hisseder gibi olurdum; ama o gece gayet rahat, huzurlu ve sakin bir ruh haliyle oturmuş yazı yazıyordum... Masada, sandalyede değil; bir sürü dokümanı ve malzemeyi yere yaymışım, “sedir usulü” bir çalışma düzenindeyim. Bir kelime arama ihtiyacıyla pencereden dışarıya dalgın dalgın bakarken, birden ev zıpladı ve beni de sanki arka odadaki yatağın üstüne fırlattı. Yumdum gözlerimi ve okumaya başladım.
Hâlâ izah edemiyorum; ilk saniyelerde aklıma ne deprem geldi ne çocuklar, ne yakınlarım. İçimde bir kıyamet var hissi gibiydi... Sonradan Ahmet Ercan’ın tam tasvir ettiği veçhile; önce dipten vuruş, sonra burgu döndürüşü, daha sonra ağaç gibi sallanış... 40 asır gibi geçen 40 saniye...
Bizim çocuklar komşularının arabasıyla geldiklerinde herkes ağlıyordu. Önümüzdeki meydan ana–baba günü... İstanbul’da kuvvetle hissedilen çeşitli depremler yaşamıştık. Mesela bunlardan biri Yalova merkezli ve 6,3 büyüklüğündeydi. 1967 Adapazarı depremi de hepimizi çok korkutmuştu. Ama bu, bambaşka bir şeydi... Kendimize gelemeden, 3 ay sonra bir daha... İçimde de depremler oluyor gibiydi... Daracık bir enkaz aralığından çıkarılıp kurtarılan bir kız çocuğunun, “babam–annem orada” deyip tekrar aynı aralıktan defalarca sürünerek içeriye girmesi ne demektir?
Eski depremlerin birinde babacığım namazına devam etmiş, sitemimi yadırgamıştı. Anneciğimle beraber 5 yıl önceki gibi yaşasalardı da, iç dünyama yardımcı olsalardı diye içimden geçiriyor; ama bunun da bir bencillik sayılabileceğini düşünüyordum.
Tevekkülün derin meseleleri
Bizde “iyi ve güzel” adına ne varsa, bir serpintinin birkaç zerresinden ibarettir. Merhamet, sevgi, koruma, vericilik, hayırseverlik, adil olma, vs. Bir çocuğunuza, torununuza, bir yılanın sokmak üzere olduğunu görseniz, onu elinizle tutarsınız. Hele anneler için bu kesindir... Başkalarının çocuğuna aynı şey yapılmaz. Fark; doğumuna vesile olmaktan, vesile kılınmaktan ibaretmiş gibi görünmüyor mu? Peki sen vesile olmuş, vesile kılınmışsın; ya onu Yaratan? Hiç kimse, hiç kimseye şahdamarından daha yakın olamaz. Esbâba tevessül çok şeyi izah eder, her şeyi değil; çünkü o, sınırlı bir kavram. Burada daha derinlere ait kavrayışlara ihtiyaç var. “Bu terazi o kadar sıkleti çekmez” sözünü söyleten duruş noktaları bilinir ve oralarda yardımlı hissedişler aklın işini kolaylaştırır. Fakat pratik ve müşahhas hayatın gerçeğiyle ilgili meselelerde, akla ve kalbe daha farklı yardımlar gerekir.
Maddî çözüm tek cümleliktir: “Sağlam zemine sağlam bina, sağlam olmayan zemine, çok daha sağlam bina.” Bunun adı; paradır, ekonomidir. Ve devletin işidir. Proje üretirsiniz, kaynak bulursunuz, kademelendirilmiş bir süreç içinde gerçekleştirirsiniz. Bence mümkündür, sanıldığı kadar zor da değildir. Ama ufuk lazım, gönül lazım...
Bunu ayrıca ele alırız. Fakat bu yapılamadığına göre; söylenenlerin, anlatılanların, gösterilenlerin, hatırlatılanların ne anlama geldiği üzerinde önemle durmalıyız. “Depremle yaşamaya alışın. Binanızı takviye edin. Eşyaları duvara bağlayın. Yatarken boynunuza düdük asın...” falan. Nedir o “takviye”? Bir büyük müteahhit “mantolama usulüyle takviye, binayı yeniden yapmaktan daha pahalıya gelir” demişti. Takviye diye yapılan birçok müdahalenin binayı daha da zayıflatmak riski taşıdığını herkes biliyor. Öbür tedbirler ise, enkaz altında kaldıktan sonrasıyla ilgili! Peki nasıl olacak bu “depremle yaşamaya alışmak” işi?
Biri çıkıp şu sorunun cevabını vermeli: “Deprem konusunda vatandaşın gücü neye yetebiliyor da aklı ermediği için yapmıyor?” Fay hatları, büyüklük, şiddet, derinlik, parçalılık, deprem dalgaları, öncü–artçı–tetikçi, tarih periyodu, zemin–kolon–kiriş–beton kalitesi, salınım periyodu, deprem şartnamesi. İhtisas alanlarının farklılığı... Herkes deprem uzmanı oldu neredeyse! Acaba ne faydası var bu bilgilerin? Yıl versen, ay–gün–dakika–saniye versen, vatandaşın bir şey yapacak gücü yok. Gücü olanlar zaten ikamet kaymalarını, ayarlamalarını gerçekleştirdiler. Siz ise, hiçbir maddi korunma ve felaket öncesi tedbir gücü olmayan insanlarımıza, yıkım sonrasıyla ilgili senaryoları anlatıyorsunuz; “masanın altına girin; bir şişe su ve bir düdük bulundurun” türünden “enkaz altı” tasvirleriyle “depremle yaşamayı öğren” tavsiyesinde bulunuyorsunuz. Zulümdür bu.
Üçlü kriz
Deprem krizi gafleti, ekonomik kriz gafleti, siyasî kriz gafleti; sonra “aledderecât”, “zulümde mütekabiliyet ve münâvebe” esasına dayanan toplumsal zulümler ve gafletler yumağı... Zaman tüneli bir an gerçek olsa, o “ücrâ ve fakir İstanbul” semtlerinin birindeki iki göz odadan ibaret asmalı evimizin gariban sediri üzerinde kıvrılıp birkaç saat dinlenmeyi ne kadar çok isterdim. İkinci büyük depremde herkesi yollayıp “ben çıkmayacağım” dediğimde, bir ciğerpârem “ben de kalıyorum o zaman, lütfen” deyince yüreğim dağlandı. Sevgi yalnızlığının ve sorumluluğunun çaresizlikten doğan yorgunluğunu hafifletecek bir dinlenme imkânı yok şu zamanda. Asmalı evi hasretle anışımın sebebi de bu. O günlerde de bir deprem olmuştu da, anneciğim yanıma koşup “Korkma, Allah büyük. Hiç korkma.” demişti. Öyle bir teslimiyet ve umut enerjisi veriyordu ki, sözleriyle, sıcaklığıyla, ince ve sevgi dolu tebessümüyle; başımı yeniden yastığa koyup, yumdum gözlerimi... Benim kızım ve torunlarım o çocuk kadar şanslı değil!
“Deprem krizi, ekonomik kriz, siyasî kriz” dedim... Bir kriz daha var, ruhumuzun derinliklerinde... Bir şeyleri sarstık. Önce modernizm sonra postmodernizm modalarından sözde yararlanan tepkiselliklerle ve özentilerle sarsıldık. Bazen iyi niyetli intibak hevesleriyle, bazen öfkeli ve ölçüsüz eleştirilerle, bazen hesabı iyi yapılmamış suskunluk tercihleriyle, bazen bilgi ve düşünce yetersizlikleriyle, bazen hatalı zaruret takdirleriyle ve yorumlarıyla, bazen geçici ve imtihan hikmetli iyileşmeler karşısında duyduğumuz gururlanmalarla, bazen denge bozucu parlaklık ve renklilik heyecanlarıyla sarsıldık. Evet, sarsıldık. Periyodik yanılma itiraflarıyla ve “ifrat–tefrit” çalkantılarıyla yürüyen; ama esaslarıyla da usulüyle de “doğru düşünce”den uzak olduğu o itiraflarla da sabit bulunan bu “sarsma ve sarsılma” süreci, ilmî–sosyolojik tahlil yönü bir tarafa, ruh dünyamız açısından çok önemli tesirler husûle getirdi. Panteist, nihilist, fetişist ve (bir sürü sapmalı izm’in harman olduğu kaygan zeminin temel vasfı olarak) “pesimist” bir sürüklenme, ruh dünyamızı içten içe kemirdi durdu. Ve bir şeyler önce böyle sarsıldı...
Belki birilerimiz zenginleşti ve maddi dekorumuz nispeten şenlendi; ama hepimiz çeşitli derecelerde bencilleştik, yüzeyselleştik, yalnızlaştık, dil–tefekkür ve rikkat kaybına uğradık. Emerson’a “Kaybettiklerimiz kazandıklarımızdan daha çok” dedirten dramatik sonuçları hem de hiç şuurunda olmayarak yaşamaya başladık.
Ruhî–fikrî zemin
Depremde “zemin”in sağlamlığı kavramı çok konuşulur hale geldi. Ya “ruhî–manevî–kalbî–psikolojik–duygusal–derunî–kültürel–fikrî...” zemin? Niçin bu zeminle ilgilenmek depremden bile daha büyük bir tehlikeymiş gibi görülüyor? Bu iç zeminin deprem karşısındaki tavrımızla ve duyarlılığımızla ilgili özellikleri üzerinde durmak, aklın da ilmin de sağduyunun da gereği değil mi? Depremde sadece bedenlerimiz mi sarsıldı ve acaba bu büyük şok, daha önce yaşadığımız irâdî sarsılışların hakikatiyle yüzleştirmedi mi bizi? “En zayıf zamanımızda en ağır imtihanla karşılaşmak” gibi bir yürek sancısı saplanmadı mı bağrımıza?
Kendimizi aldatarak ve kendimizden kaçarak bir yere varamayacağımızı, esasen o kaçışların ve aldatışların baştan beri hakikatte var olmadığını ve bir varsayımdan ibaret bulunup hiçbir şeye yaramadığını fark etmedik mi?
“Bir düdük, bir şişe su” tedarik edip keyfimize bakalım ha? Bu mizah mı, tahkir mi, intikam mı, nedir acaba? Mustafa Kara’nın 600 küsur sayfalık son kitabından bunun cevabı çıkarılabilir; fakat şimdi sırası değil.
... Daha önce adını zikrettiğim Sevdâ Hikâyesi’nin de Umut Güverci’nin de gözleri yaşlı. Ve bazen, söze gem vurmak, onu söylemekten çok daha zor.
Evet “Hüzün Yağmuru’nda hasretin acıları da vardır, sevginin ve umudun müjdesi de.” Her şeye rağmen vardır, sağanak haline dönüştüğünde bile vardır. Lâkin, 17 Ağustos öncesi ile sonrası arasındaki (yaşanan ve yaşanacak) derin farklılığın fikrî şuûra hiç yansımaması ürpertici bir durum.
24.08.2002
|