Kıraç: Dünyadan hemen kurtulup sonsuz yaşama geçsem...
Kıraç, bana gelen okur mektuplarında en çok adı geçen, sayfama taşımam, iç dünyasını yansıtmam istenen sanatçıların başında geliyor.
Okur yelpazemde geniş bir yer tutan gençleri unutmadığımı gösteriyor ve onları, sevdikleri sanatçıyla baş başa bırakıyorum. İşte korkularını, vehimlerini, gel–gitlerini, inançlarını içtenlikle paylaşan şarkıcı Kıraç’ın insan olarak portresi.
Verdiğin röportajları okudum. Ortaya çıkan damarlardan hangisinde ilerleyeyim diye düşündüm. Tasavvuf onlardan biri olabilir mi sence?
Bu konuya merakım var; ama fazla bilgili değilim. İnsan çok karmaşık bir varlık. Hem bedeni, hem ruhu var, bunlar arasında gelgitler var. Ölüm var. Çok feci acılar var. Bunlar karşısında dinginliğe ihtiyacı var insanın. Oysa dinin algılanışı çok keskin. Bıçak gibi yani. İyiler kötüler var. Kötüler cehennemde yanarlar, cennete gitmek istiyorsan, bayağı bir çırpınacaksın. Bu, insanda büyük bir ürperti yaratıyor. Allah korkusu, Allah sevgisinden daha baskın olmaya başlıyor. Yanlış bir yere götürüyor bu korku. Çünkü korkunca saçmalamaya başlıyorsunuz.
Tasavvufun yaklaşımında huzur mu buluyorsun?
Evet, onun dini algılayışı çok “soft”. İnsanlardan ille de “şöyle ol” beklentisi yok. Bir tekamül süreci yaratıyor size. O tekamül içerisinde bir evrim geçiriyorsunuz. Sizi temiz, doğru, iyi ahlâka yumuşaklıkla götürdüğü kesin. Küçükken günah işlemekten çok korkardım. Babam öğretmen okulu mezunudur, daha aydındır. Ben Maraş’ta, anne tarafımda büyüdüm. Osmanlı kültürünün hakim olduğu bir ortamdı. Şimdi hiçbir şey hatırlamıyorum; ama ilk dini eğitimi Kur’an kursunda aldım. Sonradan farkına vardım, sadece o ortamı, dini kültürü, hikâyeleri tanımaya yararı oldu.
Bunlar seni bir müzisyen olarak nasıl etkiledi?
Bir kere Kur’an’ın sürekli müzikle okunması, bizim orada kaidesiyle diyorlar, tını olarak etkilemiştir. Ezan sesi, müezzinlerin yorumu, her şey kulağıma yerleşmiştir. O bir duygu, düşünce sistemi olarak şu anıma yansımıştır.
Albümüne “Zaman” dedin. Zamanı nasıl algılıyorsun?
Sadece hatırladığım kadar yaşamış olacağımı düşünüyorum. Kur’an’da da “Siz dünyada bir öğle uykusu kadar kaldığınızı fark edeceksiniz, uyandığınız zaman.” diye geçiyor. Bu dünyayı ihtiraslarımızla büyütüyoruz. Bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, devleti sorguluyoruz. Birçok olay yineleniyor. Ve bu kadar şey aslında çok az bir zamana denk geliyormuş. Bu çok üzücü. Dünya çok yorucu bir yer. Çok kahırlar var. Ekonomik şartlar, ilişkiler, evlilik her şey çok ağır. Şurada bir kavga oluyor, burada bir acı var, burada gözyaşı dökülüyor. Ben, zamanın baskısından kurtulmak ve bir an önce şu dünya denen şeyi bırakmak istiyorum.
Bu bırakma eylemi nasıl olacak, yaşam stiline uyuyor mu? Konserler, klip çekimleri vs...
Doğru, yaşam tempoma uymuyor. Tabii bir çelişki var. Ama dünyadan bir an önce kurtulmak istiyorum ben. Çabuk ölmek istiyorum anlamına gelmiyor bu. Dolu dolu yaşayıp, hemen bu dünya denen şeyden kurtulup, bir daha da gelmek istemiyorum. Dünya bir ceza insanlara bir kere. Acıları, mutluluklardan daha fazla. Acı çeken insan görmekten korkuyorum, kanserli bir insan görmekten nefret ediyorum. Bağıra bağıra ölen insanlar gördüm. Yani; ama dünya bu, biliyorum.
Dünya sadece bu değil. Sen bu yönünü görmeyi tercih ediyorsun.
Ama mutluluk oranlarına bakalım, mutsuzluk oranlarına bakalım. Hangisi daha fazla? Çocukken de düşünürdüm bunları. Niçin yaşıyoruz, niçin varız, elimizde ne var? Yani inşa ettiğiniz bütün kaleler kumdan. Herhangi bir nedenle şak diye yıkılıyor. Dünyadan nefret etmiyorum; fakat biliyorum ki, dünya bir ceza ve bu cezadan mümkün mertebe sıyrılmak gerekiyor. Ölüp, sonsuz yaşama bir an evvel kavuşmak istiyorum. Sonsuz bir huzur istiyorum.
Bu duygunu besleyecek hangi somut sıkıntılar var yaşamında?
Çok uykusuzluk çekiyorum. Çocukluğumdan beri geceleri uyuyamam. Hep tedirginimdir, hep vesveseliyimdir. Hep karanlıktan korkarım. Uyuyamadığın zaman korkuyorsun. Beş yaşındasınız, herkes sürekli uyuyor ve siz sürekli uyuyamıyorsunuz. Sürekli karanlık var, garip sesler duyuyorsunuz. Fobi haline geliyor. Hâlâ da karanlıktan çok korkarım.
Doktora başvurdun mu?
Birkaç defa başvurdum. Bir hap veriyorlar, ben de hiç sevmiyorum almayı. Çünkü kronik bronşit var bende, çocukluğumdan beri ben çok hap kullandım. Hayatım da buna müsait değil. Düzenli bir hayatım olsa işte, birtakım meditasyonvari ya da tasavvufi durumlarla bunu belki çözerdim. Ama yaşadığımız hayat buna izin vermiyor. Çünkü, gece saat üçte işim bitiyor, beş gibi yatıyorum. Genelde iki gecede bir yolculuk yapıyorum. Turnemiz var, bilmem neyimiz var.
Bütün bunların yaşam biçimiyle olduğu kadar, düşünme biçimiyle de alakası var. Olabilecek felaketleri düşünerek mi uykun kaçıyor?
Şimdi çok küçükken hatırlıyorum, bizi sürekli korkuttular. Yani şunu yapma şöyle yanacaksın. Bunu yapma böyle yanarsın. Sürekli yanmak var. Peki ne yapayım, ben bir insanım yani.
Aksi gibi son klibinde de evler yanıyor... Korkunun üstüne mi gidiyorsun?
(Kahkaha) Yok, biraz da ben yakayım o zaman falan! Bir ninem vardı. Allah rahmet eylesin, çok tatlı bir kadındı. Ama biz çok korkardık ondan. Sürekli bize korku hikâyeleri anlatırdı, çabuk uyuyalım diye. Şimdi uyumazsak onu dinlemek zorunda kalacağız.
Çok yazık. Bilinçaltını korkuyla doldurmuşlar.
Diğer çocuklar unuttu. Ben her şeyi hatırlıyorum. Her şeyi hatırladığım için de çok etkilendim bunlardan. Abarttığımı sanmayın, bir buçuk–iki yaşımdaki halimi bile hatırlıyorum ben.
Korkular sanatına nasıl yansıyor sence?
Valla bunlar olmazsa, sanat da pek olmuyor. Benim korkularım çok fazla, mutluluklarım da çok fazla. Bir gün boyunca gülebilirim yani. Deliler gibi gülebilirim. Rol yaptığımı falan sanırsınız.
İniş ve çıkışların keskin. Ruhsal olarak dengesizsin yani.
Evet. Kesinlikle öyle diyebiliriz. Bütün sanatçılar öyle; ama söylemezler. Bir de sanatçının örnek insan olmasını beklerler. Ki beni de öyle gösteriyorlar. Şu da bilinsin ki, sanatçıdan örnek olmaz. Sanatçının sadece yaptığı şey size örnek olmalıdır. Kendisi örnek olursa, fecidir durumlar. Çünkü sanatçı uçmuştur, yarı delidir. Ben sinirli, geçinilmesi zor biriyim. İyi bir arkadaş sayılırım. Yine de ortam bana uymalı, ben ortama uyamam. Bu bir rahatsızlık yaratır bazen. Sabırsız, iradesiz, tahammülsüz bir insanım.
Senin komplo teorilerine de merakın var değil mi? Bugünlerde hangileri sana cazip geliyor?
Şimdi o komplo teorilerini açıkça söylersem, beni herhalde ölmüş olarak bulursunuz.
Yok canım uydurma artık.
Kesinlikle. Dünyayı belli bir grubun yönettiğini çok net biliyorum yani. Bu grup herhalde 100–150 aile. Bunu çok araştırdım gerçekten. Özellikle bir kitap var; ama adını söyleyemem. Yani sizin için değil, benim için tehlikeli olur. Herkes biliyor; ama kimse söyleyemez. Dünyanın para babaları bunlar. Bunların çocukları doğdukları andan itibaren dünyayı yönetmek için vardırlar ve bunlara dünyanın en iyi üniversitelerinde mutlaka, geri zekalı bile olsa, müthiş eğitim verilir. Birkaç dil bilirler. Ve bunlar zevk sefaya düşkündür. Dünyanın patronları bunlar.
Dünyayı yöneten 25 büyük şirket var, bunun neresi tehlikeli?
Hayır büyük şirketler değil. Sermayeden bahsetmiyorum ben. Ben bir güçten bahsediyorum, yönetme hırsından.
Uykusuz gecelerde mi ürettin bunları?
Uykusuz gecelerde evet. Sadece düşünerek değil, tartışarak, kitaplar okuyarak... Siyonizmden tutun, masonizme, Sabetayizmden tutun, mitoloji kitaplarına kadar okudum. Bir baktım ki bilinenlerden daha facia bir durum var ortada. Bunlar dünyadaki ihtilalleri çıkartıyorlar, devletler kuruyorlar, devletler parçalıyorlar. İki devleti savaştırıyorlar, sonra tekrar barıştırıyorlar. 100–150 aileden oluşan bir grup bu. Mesela bunlar Rusya’da da vardır, Amerika’da da vardır, İsrail’de de. Türkiye’de de belki vardır birkaç aile. Dünya bunlara hizmet eder. Bazı örgütler de onlara hizmet ediyor. Dünyanın yazılmamış tarihi çok önemli. Hitler, bütün Yahudileri öldürmemiştir, bazı aileleri öldürmüştür. Tamam adam bir manyaktı, psikopattı. Fakat bize gösterilen gibi değil olay. Birtakım şeyler var orada. Tarih değiştirilmiş. Hitler’in yapmak istediği ile bize öğretilen arasında fark var.
En son ne okudun?
Gizli Sırlar Öğretisi. Ergün Candan’ın. Güzel analizleri var; fakat kendi istediği sonuçlara götürmeye çalışıyor bizi. O hipotezlerden ben farklı bir sonuca gidebilirim, beni özgür bırakmıyor. Şunu düşünüyorum artık: Tibet’te mesela adamlar dağlara çıkıyorlar. Sen 15 yıl onlara takılmazsan asla onu anlamıyorsun. Yunus Emre en az 15 yıl işte, Taptuk Emre’nin dergahına takılıyor. Acaba ne öğretiliyor orada? Niçin dergahlarda ermişler karanlığa kapatırlar kendilerini, kırk gün, kırk gece kalırlar orada? Bunları öğrenmeye çalışıyorum. Belki çok da müsait değilim, çok hızlı bir hayatım var. Fakat yolum o yol.
Müzik dünyasında bu konulara meraklı başka kimse var mı?
Tarkan, ‘Karma Felsefesi’ ile ilgili mesela. Ben çok beğenmem Tarkan’ı; ama albümünün ismi “Karma”.
Kıskanıyor olabilir misin?
Başkaları olsa kıskanabilirim; ama Tarkan’ı değil. Tarkan her şeyi kötüye götürdü. Türk halkının ikiyüzlülüğü o. Tarkan’ı ülkede herkes seviyor, alkışlıyor. Tarkan, bir homoseksüel. Kliplerinde bir kadın gibi oynuyor, göbek atıyor. Kadınlarımızın çoğu öyle bir çocukları olsun istemez; fakat Tarkan’ı alkışlar. İşte ikiyüzlülük burası. Bakıyorum homoseksüel kültür tutuyor, bayılıyor kadınlar. Maço erkekler bile bayılıyor. Alıyorlar kadınlarını, gidiyorlar onları seyretmeye. Bu ne gariptir, ne iğrençtir. Hani Kur’an’da geçen bir kavim vardı, sapıklık türemişti de yok olmuşlardır ya, neydi?
Lut kavmi...
Lut kavmi. Ha bunu simgeliyor şimdi bunlar. Adam homoseksüel olabilir. Hastalıktır, değildir, beni hiç ilgilendirmiyor. Ama kardeşim, bu ülke ne biçim? Hani bu ülkenin geleneği vardı, ahlâkı vardı, bilmem ne vardı? Başörtülü annelerimiz, mesela benim annem bayılıyor ona. Bu, beni sinirlendiriyor, yoksa kıskançlık değil bu.
Türkülere meraklısın, Ali Kırca’nın türkü kasetini dinledin mi?
Dinledim. Fecaat! Hıncal Uluç okuyorum, “Ali’yi kıskanıyorum.” diyor. Çok yakışıklı bir herif, saçları şöyle işte. Her işi biliyor, şöyle bir tartışma programı yapan bir adam. Hele de türkü söylemesi ... Çökertme’yi o davudi sesiyle söylemesi falan. Bu yazıdan sonra “Artık Hıncal Uluç bitti benim için.” dedim. Çünkü benim alanımda olan bir konuda konuşuyor. Bilmediği konularda inanılmaz derecede biliyormuş gibi konuştuğunu anladım. Ali Kırca çok kötü, detone okuyor. Türkünün tavrını veremiyor. Gırtlak yapısı müsait değil. Estetik değil. Sesinde o kıvraklığı yakalayacak hız yok. Ayıp olacak; ama bunları söylemek, benden çok büyük bir insan.
Olmaz, fikrini söylüyorsun.
Yani bizim orada babam anlatırdı hep, bağlama çalınır, türkü söylenir bazı geceler. Ustalardır bunlar. Bir de acemi çıkar, bağlamayı kapar, söylemeye çalışır. Millet mecburen dinler bunu; ama çok kötü. Şöyle yaparlar ayağa kalkıp: “Sağool, sağooool!” Yani yuhlamaktansa ona öyle bir tonda söylerler ki o, anlar hemen ve susar. Ama kimse öyle yapmıyor Ali Kırca’ya.
Peki sen şimdi sanatında hangi dönemdesin? Emekliyor musun? Sesinin rengini tam olarak buldun mu? Bir bakıyorum Elvis Presley, bir bakıyorum Cem Karaca, bir bakıyorum Zeki Müren’sin. Doğal olarak etkilendiğin seslerden sana katışmalar var. Henüz kendini tam olarak bulduğunu söyleyebilir misin?
Kalfalık dönemi diyebiliriz. İşin etkilenme tarafına memnunum. Çünkü şarkı söylerken eğleniyorum ben. Bu şarkıyı şöyle söyleyeyim diyorum. Hafif bir Cem tarafı olsun diyorum. Rock’n roll söylüyorsam, tabii ki Elvis tarafı olsun istiyorum. Kompleksim yok. Kendime çok güveniyorum. Şarkıyı teatral düşünüyorum her zaman. Evet bir Cem Karaca’dan, Zeki Müren’den çok etkilendim. Hakikaten şarkılarım en çok ona benziyor, söylerken sesim. İyi dinlemişsiniz beni.
Peki kendi sesini arıyor musun? Gerçek sesini?
Yok. Dünyada kolaj diye bir şey vardır, kolajı yakalayabiliyorsanız zaten kendinizi oluşturursunuz. Kendinize özgü diye bir şey yoktur. Hiçbir şeye benzemiyorsa, o zaman çok kötü bir şeydir o zaten. Ne kadar çok fazla malzemeniz varsa elinizde, o kadar güzel bir şey yaratırsınız. Seste de bu böyle. Robert Plant vardır mesela bende, Ümit Tokcan vardır, Erkin Koray vardır, İlhan İrem vardır. Küçükken çok taklit yapardım ben...
|