|
Musıki bilgisi
Osmanlı/Türk musıki geleneğine eğilmek isteyen müzik tarihi ve müzikoloji araştırmacılarının önünde aşılması neredeyse imkânsız bir engel var; bu müzik yazılmıyordu.
Yani müzikolog ve müzik tarihçisinin vazgeçilmez bilim hammaddesi olan nota kullanılmıyordu.
Bu yüzyılın başlarına kadar bestecilerin hiçbiri gerek eser bestelemek, gerekse öğretmek ya da icra etmek için nota kullanmamıştır. Sistemin kendisi ve işleyiş biçimi yazılmış musıkiyi dışlardı. On yedi ve on sekizinci yüzyıllarda birer nota koleksiyonu kaleme almış olan iki kişinin ikisinin de “sistem dışı” kişiler, istisnai şahsiyetler olması bir tesadüf değil.
Bunlardan biri 1650 yılı civarında Mecmua–yı Saz u Söz derlemesini kaleme almış, asıl adı Wojciech Bobowski olan ve Ali Ufkî Bey olarak tanınan Polonyalı bir mühtedîdir. Diğeri de esas itibariyle Batı kültürü içinde yetişmiş olan Moldovya Prensi Demetrius Cantemir, yani Türkiye’de bilinen adıyla Kantemiroğlu’dur. O da, Ali Ufkî’den elli yıl kadar sonra, kendi icadı bir nota sistemiyle üç yüz altmış kadar saz eserini derleyip yazmıştır. On yedi ve on sekizinci yüzyıllardan bize kalan musıki malzemesi Türk musıkisi dünyasına “hem içeriden hem de dışarıdan” bakabilmiş bu iki kişinin bıraktıklarından ibarettir. Kantemiroğlu’nun koleksiyonu on yıl kadar önce Londra’da Owen Wright tarafından yayınlandı. Ali Ufkî mecmuasının Londra’da British Library’de bulunan tek nüshası ve Paris’te Bibliotheque Nationale de France’taki el yazması müsveddeleri ise hâlâ yayıncısını bekliyor.
Bu iki yazma eser dışında, bugünkü klasik Türk musıkisi repertuarının hemen hemen tamamı son 80–90 yıl içinde notaya alınmış eserlerden oluşur. Durum böyle olunca, takriben 400–450 yıllık bir musıki geleneğine ilişkin anlamlı ve seviyeli müzikoloji çalışmalarının bir elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar az olmasına şaşmamalı. Yazılmayan, yazılmamış bir müziğin geçmişini ayrıntılı olarak incelemek için gerekli teknik yöntemler ise henüz keşfedilmiş değil. Müzik form ve tekniklerinin zaman içindeki değişimlerini birinci elden belgelere dayandırmak neredeyse imkânsız.
Bir bakımdan en önemli kaynak olarak addedilmesi gereken müzik teorisi kitaplarının (“Edvar”ların) konumları da apayrıdır. Gerek Türkçe gerekse Arapça ya da Farsça çok sayıda Edvar–ı Musıki vardır. Ortadoğu ve İslâm geleneklerinde musıki nazariyatçısı genellikle ne tarihçi, ne besteci ne de icracıdır. Müzikle çoğu kez soyut ve spekülatif bir biçimde uğraşır. Kendi teorik kurgularıyla döneminin müzik icrasının somut gerçekleri arasında birebir ilişki olmayabilir. İslâm dünyasında musıki teorisi tıpkı Ortaçağ Avrupa’sında olduğu gibi matematiğin bir alt dalı olarak telâkki edilirdi. Yani bu Edvar kitaplarını okurken yazıldıkları çağın gerçek musıki icrasıyla bu yazarlarının idealize ettikleri, yücelttikleri soyut musıki arasındaki muhtemel mesafeyi göz önünde bulundurmak gerekiyor. Edvar’lar fiilen icra edilen musıki açısından birer tarihsel belge niteliği taşımazlar.
Özetle, Osmanlı/Türk musıki geleneğinin tarihi için en önemli başvuru kaynakları müziğin kendisi değildir. Bilâkis, müzik dışı yazılı metinler, yani tarihler, anılar, seyahatnameler, tezkireler, minyatür ve nakışlar, çeşitli mecmualar, güfte mecmuaları ve hatta dinî ilimlere ait eserlerle edebî eserler önem taşır. Müzikoloji ve müzik tarihi yapmak isteyenler bu ikincil kaynaklara mecburdurlar. Bu zorunluluğun iyi yanı da şu: Müzik tarihçisi Osmanlı kültür dünyasını bir bütün olarak kavrayabilmek zorundadır.
25.08.2002
|