|
Rehavet, yerini mesaiye bırakırken
Avrupa, yaz rehaveti içerisinde. Geçen yıllara göre oldukça yağışlı bir yaz geçiren Brüksel’i, sakinleri eylülde dönmek üzere terk ettiler. Eylülle birlikte hem Türkiye hem de Avrupa Birliği için yoğun bir mesai başlayacak.
3 Ağustos reformları ile birlikte AB’den artık ciddi bir adım beklentisi içerisine giren Ankara’nın Brüksel rotasını 3 Kasım seçimleri büyük oranda etkileyecek. Seçim tarihinin tespiti ile birlikte, Türkiye’nin henüz aday olmasına rağmen, AB’nin iç siyasette ne kadar etkili olduğu da gözler önüne serildi. Seçimlerde yarışacak siyasi partiler bir taraftan Türkiye’yi AB’ye taşıyacak en etkin siyasi örgütlenmenin kendileri olduğunu göstermeye çabalarken, bir yandan da AB üyesi önemli ülke liderleri ile görüşmeye çalışıyorlar.
Önceki seçimlerde genelde ABD’de nabız yoklayan, Washington’ın desteğini aldıkları intibaı vermek için çabalayan siyasi partilerin ‘olur’ portföyüne artık AB de girmiş oldu. Halkın kahir ekseriyetinin AB yanlısı olması, memleket sorunlarının Ankara’dan çözülemediğini görenlerin umutlarını muhtemel bir AB üyeliğine bağlamaları, siyasileri Berlin’den, Paris’ten, Londra’dan destek bulma mecburiyetine itiyor. Bu başkentlerden destek alan ya da almış gibi görünen adaylar, seçimlere avantajlı gireceklerini hesap ediyorlar.
Bu merkezler arasında özellikle Berlin öne çıkıyor. AB bütçesinin üçte birini karşılayan Almanya, genişlemede de son sözü söyleyen 2–3 ülkeden biri. 2–3 ülke arasında da “eşitler arasında birinci”.
İşin ilginci, iki ülke 1,5 ay arayla seçimlere gidiyor. 22 Eylül’de oy kullanacak Almanlar, aslında Türkiye’nin AB macerasını da büyük oranda etkileyecek bir tercihte bulunacaklar. Alman seçimlerinde yarışacak olan Başbakan Gerhard Schröder ile sağcı aday Edmund Stoiber, Türkiye’nin muhtemel AB üyeliği ile ilgili zıt görüşlere sahipler.
İki Almanya’yı birleştirerek tarihe geçen eski Alman Şansölyesi Helmut Kohl’un Türkiye’yi dışlayan 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde son sözü söylediğini bugün artık herkes biliyor. Türkiye’nin 1999’daki adaylığı, Schröder’in başbakanlığındaki Alman hükümetinin Türkiye siyasetini değiştirmesi ile mümkün olmuştu.
Schröder ve Dışişleri Bakanı Joshcka Fischer seçimleri kazandıkları takdirde Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyeceklerini açıkladılar. Hatta Fischer, Türkiye’yi AB dışında tutma çabalarının “stratejik bir aptallık” olacağı fikrini kamuoyu ile paylaştı.
Sağcı blokun adayı Edmund Stoiber ise uzun bir süredir Türkiye’nin AB’de tam üye olarak yeri olamayacağını savunuyor. Türkiye’nin Avrupa için önemli bir ülke olduğunu dilinden düşürmeyen Stoiber, iş üyeliğe gelince “o kadar da uzun boylu değil” diyor. Şu an kamuoyu yoklamalarında önde görünen Stoiber’in seçimleri kazanması durumunda, Türkiye–AB ilişkileri çok önemli bir dönemece girerken ciddi bir sorunla karşı karşıya kalacak. Türkiye’nin gerçekleştirdiği reformlara rağmen Stoiber’in başbakan olduğu bir Almanya, Ankara’ya müzakerelere başlama tarihi verilmesine karşı çıkacak. Sonuçta, Türkiye seçimlerinde AB karşıtlığı üzerine kampanya yürüten siyasi partiler güçlenecek ve Lüksemburg Zirvesi sonrası döneme benzer bir sürece girilme ihtimali artacak.
Gerçi diplomatlar, Lüksemburg sonrası dönemdeki değişkenlerde büyük farklılıklar olduğuna dikkat çekiyorlar ve şu an Türkiye’nin aday bir ülke olduğuna vurgu yapıyorlar; ama onlar da Stoiber’in seçimleri kazanma ihtimalinden hiç hazzetmiyorlar.
Alman seçimlerini Stoiber’in kazanması durumunda, Türkiye diğer güçlü AB üyelerinin desteğini arkasına almaya çalışmalı. Bunun yolu da, 3 Ağustos reformlarının vakit kaybedilmeden icraata yansıtılması.
25.08.2002
|