|
Ga–ni–met
–Mihrican Teyze, bizim köyde çok soğan yetişir. Soğanlı diye bir yemek vardır. Soğanı önce kızartırlar; sonra bir tencereye yağı ve doğranmış domatesi koyup yemek yaparlar. Elbette bazen tavuklusu ya da etlisi de olur yahni gibi. Ama ben en çok sade olanı –soğanlıyı– severim.
–Hakan, oğlum, ben de Almanya’da böyle bir yemek görmüştüm. Berlin’de, değişik ülkelerden hanımların oluşturduğu bir grubumuz var. Her hafta bir araya geliyoruz. Her birimiz kendi ülkemizin yemeklerinden örnekler yapıyoruz. Örneğin, Yugoslav bir hanım, bize soğan dolması yapmıştı. Hiç duydun mu soğan dolması? Anneannen yaptı mı hiç?
–Yoo, nasıl bir şey soğan dolması?
–Soğanı önce alıyorsun, haşlıyorsun. Haşladıktan sonra üst kabuğunu alıyorsun, bir tarafından yarıp dolmalık içini koyuyorsun; daha sonra tencerede ya da fırında pişiriyorsun. Nefis bir lezzeti oluyor. Evde deneyebilirsiniz.
–Evet, anneme söyleyeyim. Soğan normalde tüm yemeklere lezzet katan bir şey. Dolması da çok güzel olsa gerek.
–Ihlamurun da dolması oluyor biliyor musun?
–Mihrican teyze, gerçekten mi?
–Elbette, ıhlamurun, hatta yeşil fasulyenin yaprağından bile dolma yapılabiliyor. Hatta, fındık yaprağından bile dolma yapılıyor Karadeniz’de. Özellikle güneş gören uç yapraklar, çiçek açma döneminde dolma yapmaya daha elverişli oluyor.
–Tabii ya! Ihlamurun özünden içecek yapabiliyorsak, yeşil fasulyeyi yiyebiliyorsak, neden yapraklarından dolma olmasın ki...
–Hakan oğlum, ben Almanya’ya ilk gittiğimde her yemek bana tuhaf geliyordu. Her yörenin yemeği, o yöreden olmayana bir tuhaf geliyor. Malatya’da kayısılı et yemeği ikram etmişlerdi, çok şaşırmıştım. Afrika’ya yaptığım bir ziyarette muz kızartması yapıldığını görmüştüm. Şimdi Berlin’de marketlerde muz satarken soruyorlar; Hangi cins; yemeklik mi, yoksa meyve olarak mı istiyorsunuz?’ diye.
–Mihrican Teyze, çok ilginç. İnsan kendi çevresinin, yaşadığı ortamın etkisinde kalıyor. Çevresinde ne çok varsa, o onu şekillendiriyor. Örneğin, çevrende kayısı çoksa, kayısının türevi olan birçok yemek yapıyorsun. Ihlamur ağacı çoksa, yaşamına ve hatta diline kadar karışıyor. Muz çoksa, muzla ilgili yemekler, kelimeler yaşama dolabiliyor. Melih Arat diye bir yazar var; ona sorarsan, sosyal yaşamda da insanın çevresinde ne çoksa, o onu etkiliyor. Örneğin, okumamış bir insan, okumuş insanların çoğunlukta olduğu bir yerde zaman geçirdiğinde onun da konuşması, oturması, kalkması değişiyor. Kitaplarla dolu ve kitap okunan bir evde doğan çocuklar da kendilerini kitap okur buluyorlar. Tabii tersi de geçerliymiş. Çevresinde hep kötü örnekler bulunan insanlar da, bu referansla yetişiyorlar. Melih Arat’ın belirttiğine göre, bazen çevrede çok bulunana tepki olarak da insanlar davranış kazanabiliyorlar. Örneğin, dindar insanların çoğunlukta olduğu çevrede yetişen bir çocuk hiç beklenmedik bir şekilde, tepkisel olarak ateist bile olabiliyor. Ancak farkında olmasa da insan yaşadığı bir çevrenin ürünü, pozitif ya da negatif yönde.
–Evet Hakan’cım. Bütün bunlarla birlikte insanların tümünü kültürleriyle, yemekleriyle incelediğin zaman yeryüzünün, değişik denemelerin sonucunda bulunmuş eşsiz lezzetlerle, güzelliklerle, ganimetlerle dolu olduğunu görüyorsun. Yine de insanlar yaşadıkları değişik ortamların sonucunda çok ilginç lezzetleri buluyorlar ve aynı zamanda bunlara esir olup başka denemelere kapanıyorlar.
–Evet, Mihrican Teyze. Sanırım marifet, hem yaşadığın çevrenin sunduğu bollukların nimetleriyle yeni bir şeyler yapabilmek; hem de başka çevrelerin sunduğu farklı nimetlere de kendini kapatmamak. Alışkanlıklarımızın esiri olmak yerine, onların efendisi olmamız gerek.
26.08.2002
|