Fikrimce, gitgide daha büyük yoğunluk kazanan küreselleşme tartışmalarında göz ardı edilen son derece önemli bir husus, Osmanlı’nın tarihte oynamış olduğu son derece mühim rolün ülkemiz aydınları arasında gerektiği ölçüde değerlendirilmemekte olmasıdır. Bâzı müspet yanları olmakla berâber “bütün dünya bir köy” sloganından “bütün dünya bir çiftlik (koloni)” sloganına dönüşmeye başlayan ve birçok kişi tarafından “yeni kolonyalizm”, “kolonyalizmin metamorfozu” şeklinde isimlendirilen ve zaman zaman hele İslâm dünyası söz konusu olduğunda gerçek niyetini gizleme konusunda pek o kadar hassas davranmaya lüzum göstermeyecek kadar dahi cür’etkârlaşabilen “saldırgan küreselleşme”, bu pervâsızlığını, karşısındakilerin kendisine karşı diren(ebil)me gücünün çok zayıf olmasından almaktadır ki, bu, açıkça ifâde edilecek olursa, İslâm dünyasının bir Osmanlı’sının olmamasının bir sonucudur.
Çalışmayan bir saatin bile günde en az iki defa gerçek vakti göstermesi gibi, “doğru ve hakîkat”, bâzan yanlış ağızlardan da sâdır olabilir. Nitekim, Türk entelektüellerinin (daha doğrusu “Türkiyeli entelektüeller”in) ezici çoğunluğunun “Yeni Dünya Düzeni”nin “Yeni Sezar”larını kızdırmaktan doğan korku ve endîşelerden, veya işbirlikçiliklerden, yâhut entelektüel yetmezliklerden, veyâhut bizzat kendi tarihi ve gelenekleri ile kavgalı olan entelektüellist komplekslerden ya da bütün bunların bir karmaşasından olsa gerek, lâyıkı veçhile irdelemekten ve takdîr etmekten uzak durdukları bu çarpıcı hakîkat, 11 Eylül’den sonra Usâme bin Lâdin’in ağzından sâdır oldu. İsimli, şöhretli, markalı entelektüeller tarafından değil de kimin adamı olduğu hâlâ meçhûl bulunan; kimine göre bir halk kahramanı, kimine göre de azılı bir terörist, ancak İslâm dünyasının başına belâlar açtığı kesin olan bir kişi tarafından dile getirilen bu hakîkat, meâlen, “İslam dünyasının seksen yıldır babasız kaldığı” şeklinde idi. Söz konusu bu seksen yılı geriye götürünce karşımıza çıkan tarih, Osmanlı’nın yıkılışı olmaktadır. Elhak, ne kadar doğru! Velev ki bunu söyleyen, bütün mel’anetleri şahsında cem’ etmiş, bin Lâdin’den bin kere daha beter birisi olsa dahi, hakîkat, hakîkattir.
Osmanlı’nın ilimde ve tefekkürde, İslam dünyasına, klasik dönem ayarında katkıda bulunmadığı söylenebilir ve bunun belirli bir doğruluk payı da vardır; Eski Yunan’a nispetle Roma’nın durumu ne ise klasik dönem İslâm dünyasına nispetle durumu da aynı olan Osmanlı’nın asıl ve yeri doldurulamaz başarıları, dünya siyâsetinde ve tarihin akışında oynadığı büyük rolde aranmalıdır.
Öncelikle, Osmanlı’nın ne kadar kötü bir mîras devraldığı hiç göz ardı edilmemelidir. O, barbar Moğol akınlarının Türk ve İslâm dünyasını tahrip eden büyük yıkım hareketinden kısa sayılabilecek bir müddet sonra tarih sahnesine çıktığında, ne yazık ki, bir mâmûreyi değil bir harâbeyi devir ve teslîm almıştı. Orta Asya’dan Mısır hudûduna varıncaya kadar bir enkaza dönüştürülen İslam dünyası, bu ağır darbeyi hiçbir zaman tam olarak telâfî edememiş ve eski günlerin ihtişâmını geri getirememiştir. Yâni, Osmanlı, parlak bir medeniyet teslîm alıp da söndürmüş değildi; on üçüncü yüzyıl sonları ve on beşinci yüzyıl başlarının, İslâm düşüncesinin ihtişamlı döneminin büyük bir ölçüde kapandığı; hemen–her alanda tefekkür devlerinin neslinin tükenmeye yüz tuttuğu bir devir olduğunu ve bunun yanında, Osmanlı’nın devir ve teslîm aldığı Selçuklu siyâsî mîrâsının paramparça ve fetrete boğulmuş bir Anadolu’dan başka bir şey olmadığını da asla ve kat’a unutmamalıyız. Bütün bunlara ilâveten, bir asır sonra, Moğollar kadar olmasa da Timur’un vermiş olduğu zarar da göz önünde tutulacak olursa Osmanlı’nın hangi şartlar altında bulunduğu daha iyi takdîr edilebilir. Ancak, bütün bunlara rağmen, Nâmık Kemâl’in hârikulâde tespîtiyle “bir aşîretten çıkarılmış cihangirâne bir devlet” olan Osmanlı, bu geniş coğrafyada adetâ akıllara durgunluk verecek derecede ihtişamlı bir destan yazmaya muvaffak olabilmiştir ki bir daha tekrarlanması muhâl olan bu destanın en dikkat çekici yanlarından birisi, hattâ birçok bakımlardan birincisi, Batı kolonyalizmine karşı vermiş olduğu fevkalâde şerefli mücâdeledir. Osmanlı’nın bu konudaki en büyük başarısı, hiç şüphesiz, Selçuklu’dan devralmış olduğu “İslâm’ın Batı’ya doğru yürüyüşünü” çok daha büyük çapta olmak üzere devam ettirmesidir ki, bunun, tarihin tersinden okunması durumunda, “Batı’nın Doğu’ya doğru yürüyüşünün ve İslâm dünyasını kolonize etmesinin önlenmesi” olarak değerlendirilebileceği âşikârdır.
Osmanlı, tarih sahnesine çıktığı ilk yıllardan îtibâren sürekli olarak ve tek başına, hiçbir Türk ve İslâm ülkesinden yardım görmeden –ve hattâ tam aksine, bu dünyanın içinden, İran başta olmak üzere şiddetli engeller, arkadan vurmalar ve düşmanlıklarla karşılaşmış olmasına rağmen– Batı’yı daraltmış ve zirvede olduğu dönemde ise O’nu kendi kıt’asının içine adetâ hapsetmiştir.
Osmanlı’nın anti–kolonyalizm mücâdeleleri “cephe” olarak adlandırabileceğimiz şu altı geniş havzada asırlarca sürmüştür: Anadolu, Balkanlar, Doğu Avrupa, Doğu Akdeniz, Güney Akdeniz/Kuzey Afrika, Güney Asya.
Burada bilhassa Anadolu en başta gelen stratejik bir önemi haiz bulunmaktadır. Bu noktada dikkatlerin çekilmesi gereken önemli bir husus, çok eski çağlardan beri Batı ile Doğu arasında Perslerle başlayan hâkimiyet mücâdelesinin seyridir. Darius’un Batı fütûhatının rövanşının İskender eliyle alınmasından sonra bütün tarih boyunca, özellikle Anadolu coğrafyası üzerinden, bâzan sıcak bâzan soğuk şekilde de olsa, Doğu–Batı çatışmaları günümüze karar hiç dinmeden bitmeyen bir kan dâvâsı şeklinde gelmiştir. Bu Doğu–Batı hâkimiyeti çekişmesinde Selçuklu’nun Anadolu fütûhatı tarihî bir dönüm noktası teşkîl etmiş, sonra Haçlı seferleri ile dengelenmiş ve hattâ bir miktar geriletilmişti. Moğollardan sonra Seçuklu’nun dağılmasıyla ortaya çıkan ‘Beylikler Fetreti Dönemi’nden sonra şâyet Osmanlı’nın yükselişi olmamış olsaydı, Anadolu’nun Endülüs’ten çok daha önce “endülüsleştirileceği”ne ve akabinde vuku bulacak gelişmelerin, bütün İslâm dünyası üzerinde diplere kadar inen çok sarsıcı bir yıkıma yol açabileceğine muhakkak nazarıyla bakabiliriz.
Fakat Osmanlı’nın “gazâ ve cihad” olarak özetlenen bu başarılı anti–kolonyalist mücâdelesi sâdece Anadolu ve Balkanlar ile sınırlı kalmamış, Batı’nın Doğu Avrupa’ya yayılmasına da uzunca bir müddet engel olabilmiştir. Bunun yanında, bütün Doğu Akdeniz’i kuşatan Osmanlı hâkimiyeti Haçlı seferlerinin ana hedefi olan bu coğrafyayı tâ geçen asrın başlarına kadar Batı’ya karşı korumuş ve bir barış ülkesine döndürmüştür. “Müslümanların Babası” Osmanlı’nın ölümünün nelere yol açtığı, en fazla, o günden bu yana huzur denen şeye hasret kalan, bir kan ve ateş diyârına dönen bu bölgeden anlaşılabilir.
Endülüs’ün düşmesine mâni’ olamamakla berâber, Afrika’nın kuzeyinde uzun süreli bir hâkimiyet te’sîs eden Osmanlı, 1492’de Granada’nın düşüşü ile sekiz asrı bulan İslâm egemenliğinin nihâyete ermesinden sonra, İspanya ve Portekiz’in önünde açık hedef olarak duran bu İslâm coğrafyasının da Endülüs’ün âkıbetine uğramasına kesin sûrette engel olmuştur.
Buraya kadar saydığımız bölgeler kadar başarılı olamasa da, Güney Asya’da da anti–emperyalist ve anti–kolonyalist mücâdelesini devam ettiren Osmanlı’nın, bu geniş coğrafyanın sömürgeleştirilmesini belirli bir ölçekte geciktirmeye muvaffak olduğu da kabûl edilmelidir.
Evet: Müslümanların Babası (evlâtlarının da katkı ve yardımlarıyla) çoktan öldü; artık, İslâm dünyası –tam ve kâmil mânâda böyle bir dünyanın mevcut olup olmadığı da çok tartışmalı olmakla berâber sâdece umûmî bir teâmüle riâyet ederek bu terimi kullanıyorum– seksen seneden beridir adetâ yetim bir çocuk: İçine düşmüş olduğu büyükçe bir çukurun içinde debelenip duruyor ve albenili şık ambalajlar içerisinde sunulan ve yerli işbirlikçilerin desteğiyle pazarlanan ‘Yeni Kolonyalizm’in açık hedefi halinde bulunuyor.
26.08.2002
|