| |
Seçime doğru
Ufuk açan, zihni harekete geçiren yazılan, fikirler vardır. Ne kadar önce olduğunu bilmiyorum; ama en az 2–3 yıl önce Sızıntı dergisinde Fatih Aydın imzalı, “İlgi Alanı ve Etki Alanı” isimli bir yazı okumuştum.
Çok yerde kendisinden söz ettiğim bu yazı, şu ana fikir etrafında dönüyordu:
“İnsanların bir ilgi alanı, bir de etki alanı vardır. İlgi alanı, kişinin doğrudan etkileme imkânı bulunmayan ve daha çok ilgi duyduğu konuların alanıdır; etki alanı ise, kişinin doğrudan tesirinin olduğu alandır.”
Yazının devamında da ifade edildiği gibi, her ne kadar, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Merak, ilmin hocası” ise de, üzerlerine düşeni yapamayan, yapmayan insanlar, daha çok ilgi alanlarına kayarlar. Müsbet davranış veya “yapma” kendilerine zor gelenler, daha çok tenkitle uğraşır. Oysa, ilmin hocası niteliğinde olmayan lüzumsuz merakın insana kazandıracağı hiçbir şey olmaması bir yana, kaybettireceği çok şey vardır. Özellikle Türkiye gibi, fikrî zafiyetin yaşandığı ülke insanları, üzerlerine yapmaları gereken görevlerin düştüğü etki alanlarından çok, ilgi alanlarında gezinirler. Bilhassa siyaset, böyle ülkelerde, insanları en çok meşgul eden bir ilgi alanıdır.
Bir zaman da Mümtaz Soysal, bir yazısında, “Biz, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’de İşçi Partisi lideri Mr. Atlee iktidara geldiğinde, her şeyin temelden değişeceğini sanmıştık. Fakat onun hükümeti de, majestelerinin hükümeti oldu” diyordu. Şahsen, “halkın, seçtiği vekilleri vasıtasıyla kendi kendisini idaresi” olarak tarif edilen demokrasinin dünyanın herhangi bir ülkesinde, iddia edildiği ölçüde varlığına inanamadım. Gerçi, genel olarak 4 veya 5 yılda bir yapılan seçimlerle yenilenen hükümetlere bir icraat veya iktidar alanı tanınır. Ama bu, sınırları kalın ve belirgin çizgilerle çizilmiş bir alandır. Bunun dışına çıkmak, her zaman için tehlikelidir. Her yerde derin otoriteler vardır, “kırmızı kitaplar” vardır; gerçek muktedirleri tayin edip, mekanizmanın en hassas yerlerine oturtan gizli–açık merkezler vardır. Fakat sistemin, takdim edildiği biçimde devamı için 4–5 yılda bir sandığa gidilerek öfkeler bastırılır, ümitler tazelenir; fakat yine temelde değişen bir şey olmaz.
Şu anda ülkemiz, bir defa daha bu sürecin içindedir. Fakat, eğer gerçekleşirse, seçimlerin getireceği veya siyaset mekanizmasının başaracağı hiçbir köklü çözüm yoktur. Bu sürece nasıl girildiği de, kimsenin meçhulü değildir.
En son, kamuoyunu 2 aya yakın meşgul eden safhasıyla Ecevit’in hastalığı “medyatik” hale gelmeden bir–iki gün önce Kemal Derviş’in seçimden bahsetmesi, esasen bir işaretti. Yıllarca Ecevit’in arkasında duran medyanın, birden onun hastalığını ön plana çıkarması ve kendine yakışır bir üslup ve seviye ile Ecevit ailesine yüklenmesi, şüphesiz Ecevit’i çekilmeye zorlamak içindi. Bu başarılamayınca, DSP, “sağ yanı”ndan malûm darbeyi yedi. Ama, istenilen hedefe tam olarak ulaşılamadı, fakat yine de seçim kararı ve AB yolunda bilinen yasalar çıkartıldı. Bu süreçte, kurulduğu günden beri sistemin en güvenilir ve asıl iki partisinden biri olan ve ortağı bulunduğu son hükümette görünüşte Kemal Derviş ile en fazla çekişen MHP’nin birden 3 Kasım’da seçim tezi ortaya atması ve bunun kanunlaşması ile, seçim sürecini başlatanın esasen Kemal Derviş olması ve Derviş’in CHP’de karar kılması, iki ayrı strateji midir, yoksa birbirinin devamı ve aynı zincirin iki halkası mıdır, üzerinde düşünülmeye değer. Bu husus, Türk sistem ve siyasetindeki mekanizmayı tanımak bakımından da önemlidir ve asla sürpriz değildir. Ayrıca, Derviş’in erken seçim teziyle ortaya çıkmasıyla başlayan süreç, nihayet alınan seçim kararı, AB yasalarının çıkartılması ve ABD’nin Irak operasyonunun eli kulağında olduğu intibaı vermesi, birbiriyle derinden alâkalıdır.
Burada seçimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, hangi şartlarda gerçekleşebileceği ve sonrası için de bazı spekülasyonlar üretebilirdik. Fakat bu ilgi alanına girmek, yazının ana fikriyle çatışmak olacaktır. Türkiye, her an her şeyin olabileceği bir manzara arz etmektedir. Bu manzaranın en kesin rengi ise, siyasetin hiçbir zaman kendi mekanizması dışında bir oluşum vadetmeyeceği gerçeğidir.
30.08.2002
|