İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
31.08.2002
Cumartesi
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür-Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  English
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi
 

YAZARLAR


ALİ ÇOLAK a.colak@zaman.com.tr
 

Yalın şeylerin ardında

“Her sözcük bir geçittir / bir buluşmaya, çoğu zaman vazgeçilen, / işte o zaman doğrudur o sözcük: buluşmakta direttiği zaman” diyor, Yannis Ritsos ...


“Yalın şeylerin arkasına gizleniyorum beni bulasın diye; / beni bulamazsın, eşyayı bulacaksın, / elimin dokunduğu şeylere dokunacaksın, / parmak izlerimiz karışacak birbirine.” Yalın şeylerin ardına gizliyoruz kendimizi, gelsin bizi bulsunlar diye... Sözcükler aşılması güç bir geçit gibi sıralanıyor aramızda, sıradağ gibi... Direttiğimizde açılır mı sözcüklerin kapısı? Arkasında ne sırlar var oysa, ne ay ışıkları, kayaların bağrında tüten kekikler!.. Sözcükler zırhımız mıdır bizim, kendimizi ele vermemek için? Kolayca teslim olmayan kalelerimiz mi? İyi ki varlar mı; yoksa neden mi giriyorlar aramıza, engelliyorlar mı büsbütün ‘karışmamızı’? Parmak izlerimizin eşyada buluşması daha anlamlı, daha zengin mi olurdu?

Sözcüklerin yetmediği açık... Belki ebedi bir susku, bir dilsizlik hali, çok daha çıplak anlatabilirdi bizi birbirimize. Zırhlara takılıp kalmazdık o zaman. Sözcüklerin, aynı anda yalnız bir tek ruh halini; karanlığı ya da aydınlığı anlatabileceğine inanacağım neredeyse! Oysa her ikisini de taşıyoruz içimizde, hem yüzümüzde. Bu da ‘açıklanamaz’, söze gelmez bir durum. Öyle diyor ya Samuel Beckett: “Aynı anda hem karanlıkta hem de aydınlıktaysak, açıklanamaz olanla da karşı karşıyayız demektir.”

Nedir bu açıklanamaz olan? Korkunun karanlığıyla umudun ağartısı, aşkın uçarılığıyla çöküntünün ağırlığı, suskunun içe gömülmüşlüğü ile haykırma arzusunun çarpıntısı. Alıp başını gitmenin hafifliği ile kapanıp kalma isteğinin boğuntusu... Tüm bunları bir arada yaşayabilir mi insan? Ruhunda hem bir gezgini hem de bir Oblomov’u taşıyabilir mi? Oblomov ki, kendi hayatının yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış daracık, zavallı bir patika gibi görüyordu. İçimizde zaman zaman bir Oblomov yatmadığını kim söyleyebilir? Belki de Lenin haklı, ‘Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecek...’

Oblomov’u, belki de kendimizi anlamak için, tekrar Beckett’a, o çok susan adama, söz vermemiz gerekiyor aslında: “İçimde katledilmiş bir varlık taşıdığım duygusunu hep hissetmişimdir. Ben doğmadan önce katledilmiş bir varlık. Bu katledilmiş varlığı bulmak zorundayım ben. Ona yeniden can vermeyi denemeliyim.” İçimizde ‘katledilmiş bir varlık’... Olabilir mi gerçekten... Bütün suskunluğumuzun, zaman zaman Oblomov’a hak verişimizin gerekçesi bu olabilir mi? Ve Oblomov gibi ‘ona yeniden can verecek’ kudreti kendimizde bulamayışımız, bu katledilmiş varlığın küskünlüğünden mi?

Sözcükler geçit vermiyor karışmamıza... Yalın şeylerde arayalım birbirimizi. Suskularda arayalım. Sözcüklerin yetmediğini, belki de en çok onların sihrine inananlar bilir.

Belki de sözler çoğaldıkça yiter asıl anlaşılacak olan, üstü örtülür... Bu yüzden dilsizlere özendiğim olur, hiç sözcüğü olmamış insanlara. Ve keskindir onların bakışları, çok şey anlatır gözleri, elleri ve yüzleri. Yalın şeylerin dilini en iyi onlar bilir, bir evren açarlar dokunuşlarıyla... Bizse sözcüklerin kalabalığında yitiriyoruz içimizdeki evrenin renklerini. Oysa yanıyor içimizdeki ateş, büyüyor. ‘Açıklanamaz’ olan, sınırlarını genişletiyor durmadan. Beckett’ın dediği gibi, “Beden çekip gidiyorken, içimizdeki ateş yanmaya devam ediyor.” Söz okyanusunun ortasında, suskunun karaları kaplıyor her yanımızı. Ve bir elimizde de Cummings tutuyoruz, yaşamaya açılıyor kapısı onun: “Yaşıyor olmanın büyük üstünlüğü/ (ölümsüzlük yerine) öyle pek çok değildir/ öyle ki akıl artık doğrulamaktan çok yanlışlar/ kalp neyi duyumsayabilir ve ruh neye dokunabilir/ –büyüklük (sevgilim) şudur ki/ aşk içreyiz biz aşk içreyiz biz... benim aşkım hep yeşillikler üzre geçti/ büyük altın bir at üstünde/ gümüş şafağa doğru.”


31.08.2002


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Yazıları

> (17.08.2002) - İyidir, kadınların çay şöleni!

> (10.08.2002) - ‘Kendine iyi bak’, benden sana fayda yok!

> (03.08.2002) - Sadako’nun kağıtları turna kuşları

> (27.07.2002) - ‘Şinasi Bey’ tipi

> (20.07.2002) - Ortancalar pembedir, şiirimiz ‘mor külhani’

> (13.07.2002) - Güzeldir yazıya ilk kanat vuruşlar

> (06.07.2002) - Cahit Zarifoğlu Şiir Ödülü

> (29.06.2002) - Şiirin başkenti İstanbul; ama...

> (22.06.2002) - Okura saygı

> (08.06.2002) - Müzik, yazı ve yolculuk




GAZETE SAYFALARI


 



Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

NURİYE AKMAN

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.