|
Makam kavgası
Türk musıkisiyle uğraşanlar arasında musıki dilimizin esas yapı taşları olan makamların değişmediği şeklinde yaygın bir kanı var.
Birçok yerde “falanca makam 14. ya da 15. yüzyılda icat edilmiştir” şeklinde ibarelere rastlanır. Bu makamın hiç değişmediği, ezel ebed aynı kaldığı ima edilir ve bu da, nedense, bir gurur vesilesi addedilir.
Oysa gerçekler hiç de öyle değil. Hem tüm makamlar zaman içinde önemli değişimlere uğramışlar hem de her dönemde şu ya da bu makamın ne olduğu, nasıl tanımlanması gerektiği konusunda şiddetli tartışmalar olmuş. Bu konuda neredeyse hiç fikir birliği olmamış. Birkaç örneğe bakarak bu tartışmaların şiddeti ve anlaşmazlıkların kalıcılığı anlaşılır.
Bu tartışmaların en barizleri Kantemiroğlu Edvarı’nda bulunur. Onsekizinci yüzyıl başlarının büyük müzik otoritesi Moldovya Prensi, tarihçi ve müzisyen Demetrius Cantemir kitabında makamları sunarken bunu açıkça söyler. Kantemiroğlu’nun yazdıkları onyedinci yüzyılın ikinci yarısı ve onsekizinci yüzyıl başlarının müzik pratiğini yansıtır. Mesela genel olarak makam ve terkipler hakkında şöyle yazar Kantemiroğlu: “Agah ol ki (bilmiş ol ki) gerek bunda zikrolunan gerek sazende babeyninde (arasında) çok niza ve şübehat (anlaşmazlık ve kuşkular) vardır. Fizemanina (zamanımızda) biri birinin kıyasına uymaz.” Yani hem müzik teorisinde hem uygulamada derin anlaşmazlıklar vardı o dönemde. Kantemiroğlu tek tek makamları takdim ederken de bunların tarifinde müzisyenler arasında anlaşmazlıklar bulunduğunu vurgular. Örneğin, tanımında bugün pek şüphe bulunmayan Bestenigâr makamı için şöyle der: “Bu zemanenin musikî erbabı bunun icrası için çok mücadele ederler.”
Nühüft makamının tarifi de problemlidir. Kantemiroğlu’nun gözünde. Kantemiroğlu Nühüft’ün ne olduğu konusunda dönemin ileri gelen müzisyenlerinden hânende Recep, hânende Behramizade, neyzen Ali Hoca, Tanburi Mehmet Çelebi ve Tanburi Koca Angeli’nin farklı düşüncede olduklarını vurgular. Bu kişilerin bu makam hakkındaki yorumlarını belirttikten sonra da nihayette Ali Hoca’ya hak verir. Nühüft makamı hakkında Kantemiroğlu bugün Itrî olarak bilinen Buhurcuzâde Mustafa ile de aynı fikirde değildi. Kantemiroğlu Edvarı’nın bugün Millî Kütüphane’de bulunan bir nüshasına şöyle bir derkenar düşülmüştür meselâ: “Nühüft nağmesini... Kantemiroğlu dâvâ edip lâkin Buhurcuzâde kail olmayıp... Kantemiroğlu’na sükût etmek iktizâ eyledi.” (Millî Kütüphane Yazmaları: GK 131/2, varak 14b) Kantemiroğlu bu makamın ne olduğu konusunda Itrî’yi ikna edememiş ve susmak zorunda kalmıştı. Bu makam hakkındaki anlaşmazlık Kantemiroğlu kitabını yazdıktan sonra da sona ermedi.
Kantemir’den 3040 yıl sonra bir musıki kitabı yazmış olan Hızır Ağa da aynı kanıdadır: Müzisyenler arasında birçok anlaşmazlık noktaları vardır ve bu yüzden de eski musıki kitaplarını artık anlamak ve yorumlamak kabil değildir. Makam tarifi konusunda anlaşma sağlamak zor. Sultan I. Mahmut dönemi müzisyeni olan Hızır Ağa birçok perde ve makamın “ism ve ta’biri ma lâ yefhimu ile târif edilip nice nagamâtı hoş elhân fehm olunmayıp kalmış” (yani anlaşılmayan isim ve ifadelerle tarif edilip nice hoş melodili nağmelerin anlaşılmayıp kalmış) olduğunu yazar. Kendi amacını da “terâkibi nâ mefhumenin bir mikdarının şerh ve tarifi” (anlaşılmamış terkiplerin bir midarının yorum ve tanımı) olarak belirtir Hızır Ağa.
Osmanlı/Türk musıki geleneğinin gerek sosyal gerekse teknik tarihi henüz pek iyi bilinmiyor. Ne var ki, bilinen birkaç kırıntı bu tarihin teknik yanının bile düz, olaysız ve homojen bir biçimde gelişmediğini açıkça gösteriyor.
01.09.2002
|