|
{editör’ün notu}
Gazete yöneticilerine Açık Çağrı
Çok net bir manzara var ortada: Kimse hoşnut değil medyadan! Dünya ile kıyaslandığında, ülkemizdeki teknik altyapı üstünlüğüne şahit oluyoruz oysa. Türk medyasının elinde tuttuğu teknoloji, dünyanın en gelişmiş ülkelerindeki meslektaşlarımızı kıskandıracak seviyede.
Demek ki iyi bir medya için üstün teknoloji yetmiyor. İçi felsefi derinlikle doldurulamamış, ilkeler ve temel tercihleri evrensel boyutlara ulaşamamış medyanın en küçük bir itibarı bile kalmıyor. Sorun zihinlerde çünkü.
Bugünlerde medya ile temas halinde olan herkes medya analizi yapmayı kolaylaştıracak itiraf ve tenkitlerde bulunuyor. İki hafta önce Hürriyet Pazar’da Ayşe Arman nefis bir röportaja imza attı. Her zamanki muzip sorularıyla Sabah’ın eski yayın yönetmenini bir hayli terletti. Zafer Mutlu’nun söyledikleri yabana atılamayacak kadar önemliydi aslında. Şimdilerde yeni bir gazete çıkarmak için çırpınan Mutlu, dört yıldır yayınla ilgilenmediğini söyleyiverdi. İyi de, bir genel yayın yönetmeni dört yıl boyunca yayınla ilgilenmezse ne ile iştigal eder acaba? Cevap, ellerimizi şakaklarımıza götürüp derinden derine düşünmeye sevk ediyor herkesi: Power Game! Yayının başındaki kişilerin iş takibi yapmaktan, yayıncılığa vakit bulamadığı bir ülkedir Türkiye...
Herkes şikayetçi basından demiştim ya; buyrun Mesut Yılmaz’ın dört gün önce söyledikleri: Bazı kişiler adına bazı beyanlar gazetelerde yer alıyor. Ama o kişilere sorma zahmetine bile katlanılmıyor. Bunun nasıl bir gazetecilik olduğunu hâlâ anlayabilmiş değilim... Zannediyorum ki basında bu haberleri manipüle edenler, bunu belli maksatlarla yapıyorlar. Belli bir kampanyanın aracı olarak yapıyorlar.
Yerden göğe kadar haklı isteklerin arkasında duruyor Sayın Mesut Yılmaz. Fakat neden daha önce böyle bir serzenişte bulunmamıştı sayın Başbakan Yardımcısı? Hatta, benzer muamele diğer siyasi liderlere yapıldığında niçin aynı ilkesel yaklaşımlarla karşı çıkmamıştı yanlışlara?
Mesut Bey kendini savunacak mekanizmayı şöyle açıklıyor: Benim bu konuda yapabileceğim tek şey, bu haberler konusunda sık sık açıklama yapmak.
Doğru bir tercih! Siyasilerin görevi, kapalı kapılar arkasında bir muhabiri diğerine tercih etmek; ya da bir medya grubunu diğer medya grubuna “atlatma haberle” ezdirmek değildir. Eğer açıklama yapması gerekiyorsa, bir lider çıkmalı ve herkese konuşmalı. Böylece hem haksız rekabet ortadan kalkar hem de halk fısıltı haber yerine doğru bilgiye ulaşır. Bu arada bir muhabir, özel gayretiyle, özel haberlere ulaşırsa takdire şayan bir yayıncılık yapmış olur... Yoksa, adrese teslim özel açıklamalar, ya da gizli dosyalar gölgesinde yapılan mesleğe muhabirlik değil muhbirlik denir...
Mesut Bey gazetecilik okullarında öğretilen bilgilere de başvuruyor ve bakın ne diyor: “Normal gazetecilik, dürüst gazetecilik herhangi bir kişiye atfen beyana yer verirken, onun fikrini sormayı gerektirir. Bu yapılmadan, hatta benim adıma, benim ağzımdan ifadeler gazetelerde yer alıyor...”
Sayın Yılmaz –ilkeler göz önüne alındığında– çok doğru söylüyor. Ama bu doğru ifadeler yanlışlar zincirinin sadece medya ayağını işaretliyor; halbuki yanlışlar karşılıklı yapılıyor bu ülkede. Yani sorumluluk (belki de sorumsuzluk) hem medyada hem de muhataplarında, özellikle de siyasilerde. Aslına bakarsanız toplumsal bir niyet ve inanç tazelemesine ihtiyaç var.
Zafer Mutlu konuşur da Dinç Bilgin susar mı hiç? Dünkü Cumhuriyet’te Leyla Tavşanoğlu’nun sorularına cevap verdi Sayın Bilgin. Leyla Hanım’ın üstü kapalı birçok sorusuna net cevap veren Bilgin’in başlığa dönüşen vurucu cümlesi şu: Gazetecilikten saptım, hata yaptım.
Şükür bugünleri de gördük. Baştan beri amuda kalkmış görüntüsüyle her yanlışın arkasında inatla duran medyamız, itiraflar yoluyla çıkış yolu arıyor. Gerçi ümitsiz vak’a görüntüsünden kurtulamıyor basın. Düşünün, gazetecilik ilkelerinden saptığını, babadan tevarüs ettiği bu kutsal mesleği ticari bağlantılar içinde kaybettiğini itiraf eden Dinç Bilgin’in gazetesinde birkaç gün önce tepeden tırnağa yalan haber manşet yapılıyor. Demek “sapma”lar ve “hata”lar sürüp gidiyor...
Her neyse... Olumsuzluk üzerine yoğunlaşmak pozitif bir enerji üretmiyor. O yüzden eleştiriden çok, yapılacak projeler üzerine konuşmak gerekiyor.
Doğan Grubu pozitif bir hamle yaptı ve çerçevesi evrensel ilkeleri işaretleyen yayın ilkelerini yayınladı. Eleştiren de oldu takdir eden de.
Şöyle bir teklifte fayda var sanıyorum: Her gazetenin ve her yayın grubunun üst düzey yöneticileri bir araya gelsin ve ortak bir metin üzerinde çalışsın. Gerekirse günlerce tartışalım. Sonunda ortak bir metin çıkaralım ortaya ve kamuoyuna açıklayalım. Hatta her gazeteden temsilci(ler) seçilsin ve bu yayın ilkelerinin ne derece uygulandığı denetlensin. Aylık, dönemlik, yıllık raporlar hazırlanabilir ve ortak tespit edilen ilkeler doğrultusunda gazeteler, yazarlar, muhabirler değerlendirmeye tabi tutulabilir.
Biliyorum, ilkesizlik boşluğunda dans etmeyi gazetecilik atraksiyonu sanan bazı meslektaşlarımızın hoşuna gitmeyebilir bu teklif; ama biz gazetecilerin kendi göbeğini kendisi kesmekten başka seçeneği kalmadı. Bugün siyasilerden şamar gibi gelen ve bize mesleğimizi öğretmeye yönelik eleştiriler, yarın kamuoyu nezdinde de yaygınlaşır. Spor yorumculuğu ve siyaset analizciliği gibi herkesin ikinci mesleği haline gelebilecek yeni bir işkolu doğuyor Türkiye’de: Medya eleştirmenliği.
Ya gazeteciler kendilerine çeki düzen verecek ya da toplumsal bilinç bu mesleği perişan edecek. Gelin, fırsat varken ortak bir zemin oluşturalım, prensiplerimizi gözden geçirelim, denetleme yollarını açalım...
Tabii cesaretiniz varsa!
02.09.2002
|