İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
02.09.2002
Pazartesi
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür-Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  English
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi
 

YAZARLAR


ETYEN MAHÇUPYAN e.mahcupyan@zaman.com.tr
 

Hangi merkez? Hangi siyaset?

Türkiye'nin temel toplumsal ve siyasi çelişkisinin merkezle çevre arasında olduğu çok söylenmiştir. Gerçekten de bizdeki cumhuriyet fikrinin bile temelinde, toplum mühendisliği arayışı yatar.


Yani doğru davranışın ne olduğunu bilen bir merkez, çevreye nasıl yurttaşlık yapması gerektiğini öğretir. Bu öğretme işleminin ardından yatan meşruiyet ise, otoriter bir yönetim modelini yasal hale getirir. Çünkü bu modelde 'doğruyu bilme' modern olmayla bağlantılıdır; ve bu 'modernlik' yaşam biçimiyle ölçülen bir kimliğin ifadesidir. Dolayısıyla salt belirli bir yaşam biçimini sürdürmekten dolayı 'doğruyu bildiğinizi' ileri sürebilirsiniz. Bu noktadan otoriter bir tahakküme geçiş ise gayet sıradan bir olgudur: Kimin doğruyu bildiğini bildiğimiz bir ortamda, tabii ki bilenler bilmeyenleri yönetecektir. İşin 'güzel' tarafı buradaki bilenlerle bilmeyenlerin kültürel bir kimlik ayrımına dayanması hasebiyle kalıcı hale gelmeleridir. Böylece, toplumsal çeşitlilikten hareketle oluşması gereken siyasi merkez, bir anda kimliksel bir tanım içinde sterilize edilip dondurulmaktadır.

Öte yandan modernliğin zaman zaman sandığa gitmeyi de gerektirmesi, Türkiye'nin her seferinde aynı ironik ikilemle yüz yüze kalmasına neden olmaktadır: 'Doğruyu' merkez bilmekte; ama çevre sürekli olarak merkezden daha hızlı büyümektedir! Bu tehdit karşısında en klasik taktik 28 Şubat mantığıdır: Çevreyi gayrımeşru ilan et ve siyaseti merkezin içinde tanımla. Böylece ortaya merkez sağ ve merkez sol çıksın, toplum bunların arasındaki farklılıklarla ve uzlaşmalarla oyalanırken Türkiye de 'demokrasi' olsun. Ne var ki bu modeli uzun süre ayakta tutmak mümkün değil. Çünkü gerçek siyasi konular merkezle çevre arasında yaşanırken çevrenin gayrımeşru ilan edilmesi; gerçek siyasetin de merkez dışına taşınması, yani bizzat merkezin depolitizasyonu anlamına gelmekte. 'Merkez' siyasi partiler tam da bu nedenle ülkeyi yönetemiyorlar. Bu arada çözülemeyen sorunların çevreyi tahkim edip siyasallaştırdığını da hesaba kattığımızda, merkezdeki panik havasını anlamak kolaylaşıyor. Son yıllarda merkez sağ ve solda bütünleşme taleplerinin anlamı da buydu. Ancak şimdi artık bu da yetmiyor; çünkü sadece merkez sağ veya sol bütünleşmeler çevrenin önünü kesmeye yeterli değil.

Merkezin bir bütün olarak tahkim edilmesi, yani sağla solun birleşmesi gerekiyor. Bunun için uygun ideolojilere de ihtiyaç var...

Liberal/sosyal sentez gibi.

Ancak merkez aktörlerin isteğini yansıtan bu hamle, bir anda siyasetin odağını merkezin dışına çıkarıp, merkezle çevreyi karşı karşıya getiriyor. İronik bir biçimde şimdi merkezin büyütülebilmesi, çevrenin gücüne vurgu yapmayı gerektiriyor. Oyların ya CHP'ye ya AKP'ye gideceği türünden merkez kaynaklı analizlerin hikmeti bu. Asıl soru ise bu noktada karşımıza çıkıyor: Siyaset artık merkezle çevre arasında; ama acaba merkez kavramı ideolojik tahakkümden kurtulabilecek mi? Yani bu ikili siyaset modeli iki taraf arasındaki uzlaşmaları da ima edebilecek mi, yoksa hâlâ uzlaşmaz bir çatışmacı gerilimden mi söz etmekteyiz? Bu noktada geleceğin yapıcı siyasetini siyasilerden beklemek en doğal hakkımız. Erdoğan, Derviş ve Baykal'ın söylemi bu açıdan büyük önem taşıyor. İleride yapsalar da yapmasalar da CHP ve AKP'nin muhtemel bir koalisyonunu mümkün sayan karşılıklı bir söylem, Türkiye'nin kadim tıkanıklığının da çözülme yolunu açabilir.


02.09.2002


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Yazıları

> (01.09.2002) - Derviş: Sürgündeki kral naibi

> (29.08.2002) - Merkezdeki bataklık

> (26.08.2002) - Siyaset piş, ağzıma düş

> (25.08.2002) - Derviş’in dansı

> (22.08.2002) - Türklük ve Türkler

> (19.08.2002) - Samimiyet ve taktik

> (18.08.2002) - Film tadında bir pazar hikâyesi

> (15.08.2002) - Hoşumuza giden yalanlar

> (12.08.2002) - Maskeli süvari aramızda

> (11.08.2002) - Bizim manipülasyonlarımız




GAZETE SAYFALARI


 



Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

NURİYE AKMAN

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.