|
Hangi merkez? Hangi siyaset?
Türkiye'nin temel toplumsal ve siyasi çelişkisinin merkezle çevre arasında olduğu çok söylenmiştir. Gerçekten de bizdeki cumhuriyet fikrinin bile temelinde, toplum mühendisliği arayışı yatar.
Yani doğru davranışın ne olduğunu bilen bir merkez, çevreye nasıl yurttaşlık yapması gerektiğini öğretir. Bu öğretme işleminin ardından yatan meşruiyet ise, otoriter bir yönetim modelini yasal hale getirir. Çünkü bu modelde 'doğruyu bilme' modern olmayla bağlantılıdır; ve bu 'modernlik' yaşam biçimiyle ölçülen bir kimliğin ifadesidir. Dolayısıyla salt belirli bir yaşam biçimini sürdürmekten dolayı 'doğruyu bildiğinizi' ileri sürebilirsiniz. Bu noktadan otoriter bir tahakküme geçiş ise gayet sıradan bir olgudur: Kimin doğruyu bildiğini bildiğimiz bir ortamda, tabii ki bilenler bilmeyenleri yönetecektir. İşin 'güzel' tarafı buradaki bilenlerle bilmeyenlerin kültürel bir kimlik ayrımına dayanması hasebiyle kalıcı hale gelmeleridir. Böylece, toplumsal çeşitlilikten hareketle oluşması gereken siyasi merkez, bir anda kimliksel bir tanım içinde sterilize edilip dondurulmaktadır.
Öte yandan modernliğin zaman zaman sandığa gitmeyi de gerektirmesi, Türkiye'nin her seferinde aynı ironik ikilemle yüz yüze kalmasına neden olmaktadır: 'Doğruyu' merkez bilmekte; ama çevre sürekli olarak merkezden daha hızlı büyümektedir! Bu tehdit karşısında en klasik taktik 28 Şubat mantığıdır: Çevreyi gayrımeşru ilan et ve siyaseti merkezin içinde tanımla. Böylece ortaya merkez sağ ve merkez sol çıksın, toplum bunların arasındaki farklılıklarla ve uzlaşmalarla oyalanırken Türkiye de 'demokrasi' olsun. Ne var ki bu modeli uzun süre ayakta tutmak mümkün değil. Çünkü gerçek siyasi konular merkezle çevre arasında yaşanırken çevrenin gayrımeşru ilan edilmesi; gerçek siyasetin de merkez dışına taşınması, yani bizzat merkezin depolitizasyonu anlamına gelmekte. 'Merkez' siyasi partiler tam da bu nedenle ülkeyi yönetemiyorlar. Bu arada çözülemeyen sorunların çevreyi tahkim edip siyasallaştırdığını da hesaba kattığımızda, merkezdeki panik havasını anlamak kolaylaşıyor. Son yıllarda merkez sağ ve solda bütünleşme taleplerinin anlamı da buydu. Ancak şimdi artık bu da yetmiyor; çünkü sadece merkez sağ veya sol bütünleşmeler çevrenin önünü kesmeye yeterli değil.
Merkezin bir bütün olarak tahkim edilmesi, yani sağla solun birleşmesi gerekiyor. Bunun için uygun ideolojilere de ihtiyaç var...
Liberal/sosyal sentez gibi.
Ancak merkez aktörlerin isteğini yansıtan bu hamle, bir anda siyasetin odağını merkezin dışına çıkarıp, merkezle çevreyi karşı karşıya getiriyor. İronik bir biçimde şimdi merkezin büyütülebilmesi, çevrenin gücüne vurgu yapmayı gerektiriyor. Oyların ya CHP'ye ya AKP'ye gideceği türünden merkez kaynaklı analizlerin hikmeti bu. Asıl soru ise bu noktada karşımıza çıkıyor: Siyaset artık merkezle çevre arasında; ama acaba merkez kavramı ideolojik tahakkümden kurtulabilecek mi? Yani bu ikili siyaset modeli iki taraf arasındaki uzlaşmaları da ima edebilecek mi, yoksa hâlâ uzlaşmaz bir çatışmacı gerilimden mi söz etmekteyiz? Bu noktada geleceğin yapıcı siyasetini siyasilerden beklemek en doğal hakkımız. Erdoğan, Derviş ve Baykal'ın söylemi bu açıdan büyük önem taşıyor. İleride yapsalar da yapmasalar da CHP ve AKP'nin muhtemel bir koalisyonunu mümkün sayan karşılıklı bir söylem, Türkiye'nin kadim tıkanıklığının da çözülme yolunu açabilir.
02.09.2002
|