| |
HADEP
Seçimlere hazırlanan partiler –özellikle barajı aşması zor gibi görünen– pozisyonlarını sağlamlaştırmanın yollarını arıyorlar.
İttifak arayışları bunun bir sonucudur. Mevcut yasalar “açıktan ittifaklar”a imkan tanımasa bile bir tür “hile–i şer’iyye” ile buna uygun bir çözüm bulmaya çalışılıyor. Fıkıh ıstılahında “hile”, “çare” anlamında olduğu için, hile–i şer’iyye “hukuki çare, çözüm” demektir.
Söz konusu ittifak arayışlarında en öne çıkanı kuşkusuz SP–HADEP ittifakı görünmektedir. Yapılan kamuoyu araştırmaları, şimdilik kendi başlarına barajı aşmaları zor gibi görünen SP ve HADEP’in birlikte seçime girmeleri durumunda barajı aşacakları, hatta yüzde 13’ler civarında oy alacaklarını gösteriyor. Bunun ne derece doğru bir hesap olup olmadığına sonra bakacağız. Bugün HADEP’in genel siyasi hayatımızdaki yeri konusunu ele almaya çalışacağız.
Üst düzey yöneticilerinin “Biz bir Türkiye partisiyiz.” şeklindeki ısrarlı açıklamalarına rağmen, HADEP’in son tahlilde ağırlıklı olarak Güneydoğu’da yaşayan, ancak önemli bir bölümü Türkiye’nin her tarafına yayılmış bulunan Kürt yurttaşlarımızın siyasi talep ve tercihlerini temsil ettiği görmezlikten gelinemez. Kavim, ırk, etnik grup, etnisite veya buna bağlı kimlik siyasetleri artık büyük ölçüde demokrasinin geldiği noktanın gerisinde kalmıştır. Buna rağmen sureta siyasal çoğulculuğa dayalı olup, kültürel ve toplumsal çoğulculuğa kapalı olan bizim gibi ülke demokrasilerinde bu alanda ciddi sorunlar yaşandığı için, hâlâ kimlik siyasetleri prim yapmaya devam etmektedir. Bu sadece “Kürt kimliği”ne dayalı siyaset biçimleri ve bunu temel alan partiler için değil, “Türk ve Türkçülük kimliği”ni öne çıkaran partiler için de söz konusudur. Eğer kimlik siyasetleri bugünkü demokrasi teorisinin şekillendirdiği çerçeve içinde anakronik kalıyorsa, bunun her türlü kimlik siyasetleri için de geçerli olması lazım. Farklı etnik, dini, kültürel ve sosyal gruplar “kimlik siyaseti” yapmaya başvurmadan kendi kimliklerini kamusal hayatta görünür kılabilir ve kendilerine en yakın buldukları partilerde siyaseti etkilemeye çalışabilirler. Kamusal alandaki görünürlük ve ifade özgürlüğü engellendiğinden sorun “pozitif siyaset”in legal sınırlarından çıkıp, şiddet ve terörün işe karıştığı “negatif siyaset” alanına kaydı ve maalesef 15 sene süren acılı bir çatışma ortamında resmi açıklamalara göre 30 bin insan hayatını kaybetti, 100 milyar dolar heba oldu. İçine girilen derin ekonomik krizin birkaç sebebinden biri de (devletin harcamaları, denetlenmeyen ve şeffaf olmayan kamu kaynaklarının kullanımı, yanlış yatırım politikaları, yolsuzluklar, GAP projesine ayrılan ve bir türlü verimli hale gelemeyen kaynak, devletin belli bir rantiye zümresine haksız yere kaynak aktarması vs. yanında) Güneydoğu meselesinde harcanan bu yüksek kaynaktır.
Bütün ülkeye, Güneydoğu’da yaşayan insanlara, ekonomiye ve sosyal barışa büyük maliyet getiren bu 15 yıllık çatışma ortamı şimdi geride kalmış bulunuyor. Elbette çocuklarını kaybeden annelerin, babaların, eş ve çocuklarının acısı çok derindir. Ateş düştüğü yeri yakar. Onların acısına katılmak, saygı duymak herkesin görevidir. Ve yine resmi rakamlara göre, asker, polis veya resmi görevli olarak 4 bin 500 veya 5 bin kişi hayatını kaybetmişse, dağlara çıkıp da çatışmalarda hayatını kaybedenlerin sayısı 25 bin civarındadır.
Şimdi acıları dindirmenin, kin ve intikam duygularını güzel sabra, metanete, asil bir tahammüle dönüştürmenin zamanıdır. Eğer “dökülen kan” üzerinden siyaset yapılırsa, bu en eski kabile geleneklerinde olduğu gibi sadece intikam, kin ve nefret duygularının alevlenmesine ve yeni çatışma potansiyellerinin doğmasına sebep olur. Bu ise, bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Öncelikle HADEP’in siyasi hayattaki yerine ve herhangi bir partiyle kuracağı ittifaka biraz da bu açıdan bakmak gerekir.
03.09.2002
|