Boşama hakkı yalnız erkekte mi, kadın da boşayabilir mi?
Deniyor ki: –Neden İslam’da boşama hakkı yalnızca erkeğe verilmiş de kadına bu hak tanınmamış, kadın mağdur edilmiştir? Boşama hakkı ya ikisine de verilmeli, yahut da ikisinden de anılıp sadece mahkemeye verilmeliydi ki kadının hakkı korunmuş olsun.
Efendim, bu soruda yanlışlar vardır. Önce yanlışlara bir işarette bulunayım. Sonra konuyu inceleyebiliriz. Şöyle ki:
–İslam’da boşama hakkı yalnızca erkeğe tanınmış da kadın bu haktan mahrum edilmiş değildir. Kadın da boşama hakkını almışsa erkek gibi o da boşayabilir. Ayrıca kadın isterse mahkemeye de başvurup kendisini ayırmasını hakimden isteyebilir de. İslam’da bu yol da kapalı tutulmamıştır. Şartları oluşunca bunların hepsini de hanımın uygulamaya koyması mümkündür. Yani kadına bu hakları İslam getirmiştir. Prof. Dr. Hayreddin Karaman Hocaefendi (İslam’da Kadın ve Aile) kitabında bu konulara birer ipucu mahiyetinde çok veciz işaretlerde bulunmuştur. Sözü uzatmadan birlikte bir göz atalım isterseniz. Önce boşamaya bir bakalım “İslam boşamaya niçin izin verdi?’ sorusunun cevabını bir düşünelim.
– “İslam boşamaya niçin izin vermiş, yuvanın dağılmasına çıkan yolu niçin kapatmamıştır?
Bu sorunun cevabı İslam’da yer verilen boşama uygulamasının hikmetini, felsefesini ifade edecektir. Şüphesiz İslam evlenmenin ömür boyu bir beraberlik ve bağlılık olmasını istemiş ve bunun içindir ki, süreli ve geçici evlilik akitlerini batıl (hükümsüz) saymıştır. Ancak, ideal ile gerçek, istenen ile gerçekleşen arasında çoğu defa farklılıklar vardır. Bazı durum ve şartlarda evlilik çekilmez bir yük, katlanılmaz bir beraberlik halini almaktadır. Buna rağmen evlilik devam etsin “Allah’ın birleştirdiklerini hiçbir kimse ayıramaz” demek, insanın yapısı, maddi manevi ihtiyaçları ile bağdaşmayan bir temenni olmaktadır. İslam bunun yerine, evliliğin devamı için tarafları azami gayret göstermeye teşvik etmiş, boşamayı “Allah’ın sevmediğini” ifade ederek sevimsizleştirmiş, fakat gerektiğinde, zaruret haline geldiğinde bu yolu da açık tutmuştur. Çünkü zorla güzellik olmamakta, zorlama ile sevgi ve bağlılık doğmamaktadır. Kağıt üzerinde evli kalıp, gönül ve beden olarak ayrı yaşamayı ise –ahlaki, sosyal ve ailevi mahzurlarından dolayı– İslam tasvip etmemiştir. (Bunu böylece tespit ettikten sonra geçelim boşama salahiyetinin neden önce erkeğe verildiğine.)
–Boşama yoluyla evliliği sona erdirme salahiyeti, prensip olarak önce kocaya aittir. Kadının bu salahiyeti ise, evlenmek akdi yapılırken, yahut daha sonra kocasının boşama salahiyetini kendisine vermesine bağlıdır. Kadın isterse evlenme şartı olarak bunu ileri sürer ve elde eder. (Boşamada erkekten farkı olmayabilir. Kadının isteğine bağlıdır.!)
Boşama salahiyetinin esas olarak (baştan) kocaya verilmesinin gerekçesi şudur:
1–Salahiyet iki tarafa da verilse yuvanın dağılması imkan ve ihtimali iki misline çıkacaktır.
2–Boşama salahiyeti (sadece) hakime verilse aile sırları açığa çıkacak, haklı–haksız karşılıklı ithamlar yapılacak, taraf ailelerin arası daha ziyade açılacak, boşananların yeniden eş bulmaları ve yuva kurmaları da güçleşecektir.
3– Boşadığı eşin belli bir müddet nafakasını koca temin edeceği gibi, yeniden evlenmek için gerekli masrafı da yine erkek yapacaktır. Bu durum koca için mali bir müeyyide teşkil etmekte ve onu, boşamaya karar veremeden önce yeterince tartıp düşünmeye mecbur etmektedir.
Ayrıca kocanın, boşama salahiyetini ulu orta kullanmasını önleyen mehir, nafaka gibi mali müeyyideler yanında, başka sosyal, dinî ve ahlakî müeyyideler de vardır. Toplum makul ve meşru bir sebebe dayanmayan boşamalara karşıdır. Vicdanları tatmin eden bir gerekçe bulunmadan kadın boşayan erkekler faziletlerinden bazı şeyler kaybederler. Bu gibi uygulamaların isabetinden dolayıdır ki İslam toplumlarında aile istikrar ve güveni, diğer toplumlarla kıyas edilemeyecek seviyede sağlam olmuştur...”
Bugün bu gerçek Batılılar tarafından da ifade edilmektedir. Kaldı ki kadın hem hakeme, hem de hakime müracaat ederek kendisini ayırmalarını isteme hakkına da sahiptir. Hakim nikahı feshedip kadını ayırabilir de...
Demek ki boşama imkanı, hem erkeğe, hem kadına, hem de mahkemeye tanınmıştır. Bununla beraber kadının boşama hakkını beyinden alması hiçbir zaman tavsiye edilmemiştir. Aile içi olaylardan sık etkilenen hanımın bu hakkını hemen kullanarak yuvanın yıkımında acele edeceğinden endişe edilmiştir. Nitekim hanımların çoğunluğu da bu haklarını tarih boyunca almamayı tercih etmiş, uygulamaya koymamışlardır. Bundan dolayı da bu hak pek bilinmemekte, İslam kadına boşama hakkı vermemiştir zannedilmektedir...
03.09.2002
ABDULLAH AYMAZ
Ah babacığım bir bilseydin!
Sizlere 12 Haziran 2002 tarihinde Almatı–Kazak–Türk Kız Lisesi’nin veda programında annesi Alman, babası Rus olan Lena Urih isimli bir kız öğrencinin, internetten bulduğu Neşe Yılmaz isimli bir bayanın vefat etmiş babası için yazdığı Türkçe şiiri okumasından söz etmek istiyorum.
Bu şiiri Lena güzel Türkçesiyle, Almatı’dan programa katılanlara hisli ve heyecanlı bir şekilde okudu:
“Babacığım keşke seninle aynı gün ölebilseydim.
Ardında aslında mutsuz bir nefes bıraktın
Kulağımda çınlayan hoş bir ses bıraktın
Hakkın yoktu inan hiç hakkın yoktu
Beni çok erken yetim bıraktın.
Ah! Bir bilsen seni ne çok özledim
İnan o çocuk ruhumla gelirsin diye
Yıllarca bekledim.
Hiç inanmadım öldüğüne
O çizgili pijamalarınla
Pencerenin önünde buluvereceğim sandım hep
Uzansam tutacağım sandım
Günde bin kez uzandım, bir kez bile tutamadım
Gördüğüm her ak saçlı adamı
Sensin sandım zaman zaman
Karşımdasın gibi gördüm kimi an
Ama kayboldun duman duman!...”
Buraya gelince Lena artık gözyaşlarını tutamadı. Ama ağlayan sadece o değildi. Salonda bulunan herkes ağlıyordu. Sonra tekrar kendisini toparlayıp şiirini şöyle tamamladı;
‘’Ah! Bir bilsen babacığım, bu yetimlik ne yaman...
Sen gittin gideli sevmiyorum o bayramları
Yalan değil kıskanıyorum babası olanları...
Hele o ‘Babalar Günü’ var ya babacığım
O gün kahroluyorum...
Sanki derin sanki dipsiz kuyularda boğuluyorum...’’
Şiir bitmişti herkes Lena’yı alkışlıyordu. Lena alkışlar bittikten sonra okulu, öğretmenleri ve okula tâ uzaklardan destek verenler için şiiri kadar güzel sözler söyledi. Eğer müsaade ederseniz o sözleri de ben Lena’yı takliden şiirleştirmeye çalışayım:
“Ama şimdi ben buldum yepyeni
Hem sevimli ailemi
Artık düşünme beni
Düşünme babacığım e mi?..
Şu sımsıcak yuvamda mutluyum
Hem geleceğimden umutluyum.
Öğretmenlerim ve güzel çevrem
Öyle kucakladılar ki beni
Yağdırıyorum hep bahtıma tebessümleri!
Buralar için ne söylesem bilmem;
Okul mu yoksa cennet mi desem?!.’’
Son sözler herkesi duygulandırmıştı. Bunun üzerine söz alan İzmir Şifa Hastanesi Başhekimi Doktor Mahmut Akdoğan his ve mantık yüklü bir konuşma yaptı ve Lena’nın ‘ Babalar Günü’ ile ilgili sözüne atıfta bulunarak ‘’Ben de hanımım vefat ettiği için ‘Anneler Gününde’ çocuklarımı arabaya alıp uzaklara götürüyorum. Çünkü herkes hediyeler alıp annesine koşacak. Bizim çocuklar da boyunlarını bükecek... Lena’yı çok iyi anlıyorum.’’ dedi.
Lena yurtdışına açılmış olan yüzlerce Türk okullarından sadece birisinde bağrımıza basılan yavrularımızdan birisidir. Evet bütün bu gayretler sadece bir tane Lena’nın gözyaşını bile dindirmek için olsaydı yine hedefine ulaşmış olurdu. Unutmayalım ‘Yetimin ağlayışından arş titrer’. Ve yine unutmayalım bu güzel hizmetlere reva görülen bet muamelelerden de yine arş sallanıp ihtizaza gelir. Allah (cc) onların haklarını hiç kimsede de bırakmaz...
Seçimlere hazırlanan partiler –özellikle barajı aşması zor gibi görünen– pozisyonlarını sağlamlaştırmanın yollarını arıyorlar.
İttifak arayışları bunun bir sonucudur. Mevcut yasalar “açıktan ittifaklar”a imkan tanımasa bile bir tür “hile–i şer’iyye” ile buna uygun bir çözüm bulmaya çalışılıyor. Fıkıh ıstılahında “hile”, “çare” anlamında olduğu için, hile–i şer’iyye “hukuki çare, çözüm” demektir.
Söz konusu ittifak arayışlarında en öne çıkanı kuşkusuz SP–HADEP ittifakı görünmektedir. Yapılan kamuoyu araştırmaları, şimdilik kendi başlarına barajı aşmaları zor gibi görünen SP ve HADEP’in birlikte seçime girmeleri durumunda barajı aşacakları, hatta yüzde 13’ler civarında oy alacaklarını gösteriyor. Bunun ne derece doğru bir hesap olup olmadığına sonra bakacağız. Bugün HADEP’in genel siyasi hayatımızdaki yeri konusunu ele almaya çalışacağız.
Üst düzey yöneticilerinin “Biz bir Türkiye partisiyiz.” şeklindeki ısrarlı açıklamalarına rağmen, HADEP’in son tahlilde ağırlıklı olarak Güneydoğu’da yaşayan, ancak önemli bir bölümü Türkiye’nin her tarafına yayılmış bulunan Kürt yurttaşlarımızın siyasi talep ve tercihlerini temsil ettiği görmezlikten gelinemez. Kavim, ırk, etnik grup, etnisite veya buna bağlı kimlik siyasetleri artık büyük ölçüde demokrasinin geldiği noktanın gerisinde kalmıştır. Buna rağmen sureta siyasal çoğulculuğa dayalı olup, kültürel ve toplumsal çoğulculuğa kapalı olan bizim gibi ülke demokrasilerinde bu alanda ciddi sorunlar yaşandığı için, hâlâ kimlik siyasetleri prim yapmaya devam etmektedir. Bu sadece “Kürt kimliği”ne dayalı siyaset biçimleri ve bunu temel alan partiler için değil, “Türk ve Türkçülük kimliği”ni öne çıkaran partiler için de söz konusudur. Eğer kimlik siyasetleri bugünkü demokrasi teorisinin şekillendirdiği çerçeve içinde anakronik kalıyorsa, bunun her türlü kimlik siyasetleri için de geçerli olması lazım. Farklı etnik, dini, kültürel ve sosyal gruplar “kimlik siyaseti” yapmaya başvurmadan kendi kimliklerini kamusal hayatta görünür kılabilir ve kendilerine en yakın buldukları partilerde siyaseti etkilemeye çalışabilirler. Kamusal alandaki görünürlük ve ifade özgürlüğü engellendiğinden sorun “pozitif siyaset”in legal sınırlarından çıkıp, şiddet ve terörün işe karıştığı “negatif siyaset” alanına kaydı ve maalesef 15 sene süren acılı bir çatışma ortamında resmi açıklamalara göre 30 bin insan hayatını kaybetti, 100 milyar dolar heba oldu. İçine girilen derin ekonomik krizin birkaç sebebinden biri de (devletin harcamaları, denetlenmeyen ve şeffaf olmayan kamu kaynaklarının kullanımı, yanlış yatırım politikaları, yolsuzluklar, GAP projesine ayrılan ve bir türlü verimli hale gelemeyen kaynak, devletin belli bir rantiye zümresine haksız yere kaynak aktarması vs. yanında) Güneydoğu meselesinde harcanan bu yüksek kaynaktır.
Bütün ülkeye, Güneydoğu’da yaşayan insanlara, ekonomiye ve sosyal barışa büyük maliyet getiren bu 15 yıllık çatışma ortamı şimdi geride kalmış bulunuyor. Elbette çocuklarını kaybeden annelerin, babaların, eş ve çocuklarının acısı çok derindir. Ateş düştüğü yeri yakar. Onların acısına katılmak, saygı duymak herkesin görevidir. Ve yine resmi rakamlara göre, asker, polis veya resmi görevli olarak 4 bin 500 veya 5 bin kişi hayatını kaybetmişse, dağlara çıkıp da çatışmalarda hayatını kaybedenlerin sayısı 25 bin civarındadır.
Şimdi acıları dindirmenin, kin ve intikam duygularını güzel sabra, metanete, asil bir tahammüle dönüştürmenin zamanıdır. Eğer “dökülen kan” üzerinden siyaset yapılırsa, bu en eski kabile geleneklerinde olduğu gibi sadece intikam, kin ve nefret duygularının alevlenmesine ve yeni çatışma potansiyellerinin doğmasına sebep olur. Bu ise, bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Öncelikle HADEP’in siyasi hayattaki yerine ve herhangi bir partiyle kuracağı ittifaka biraz da bu açıdan bakmak gerekir.
Şehir meseleleriyle alakamı büyük ölçüde kendisine borçlu olduğum sayın Turgut Cansever’in bir uyarısı yıllardır aklıma mıhlanıp kalmıştır.
Şehirleşmeyi “köyden şehre göç” şeklinde sanki “tabiî” ve “kaçınılmaz” bir olaymışçasına tanımlayan sosyolojiyi fazla ciddiye almamı eleştirmiş ve özellikle bizdeki çarpık şehirleşmenin altında son derece ciddi idarî ve siyasî hataların yattığını belirtmek ihtiyacını duymuştu bir seferinde. Hepimiz aynı sosyolojik yanıltmacanın içine sıkışmış gidiyoruz aslında. İnsanoğlunun dünyasında tabiî ve kaçınılmaz diye bir şeyin olduğunu varsaymak için yığınla sosyolojik kanunu çiğnemek ve tarihin mezarlığına gönderilmiş ne kadar çok teoriyi yeniden gündeme taşımak gerektiğini bilmezden geliyoruz. Sanki bütün toplumlar bizimkine benzer bir kaderi yaşamışlar da biz de o kaderi yaşamak zorundaymışız gibi konuşuyoruz şehir hakkında. Oysa bu son derece yanıltıcı bir bakış; ve sorunlarımızın temelinde yatan optik bir yanılgı.
Dünyada şehirleşme meselelerini bizim gibi yaşayan ülkeler de var, şehirleşmeyi büyük şehirleri daha da büyütmek şeklinde anlamayan ülkeler de. Mesela Almanya’nın şehirleşmesi buna bir örnek olarak verilebilir. Hepimizin bir yakını çalışmak için gitmiştir Almanya’ya ve çoğunun oturduğu yerin adını zor hatırlarız.
Aslında bütün dünyada geçerli bir şehirleşme modeli yoktur. Örnek mi? Buyrun beraber bakalım.
Amerikan Yeni–Muhafazakârlarının sözcülerinden Irving Kristol, bir yazısında 1973 rakamlarıyla (şimdi de bu eğilimin çok fazla değiştiğine ilişkin bir veri yok elimizde) Amerikan nüfusunun yüzde 30’dan daha azının 100 bin kişiden kalabalık şehirlerde oturduğunu söylüyordu. Nüfusu 2500’den düşük nüfuslu yerlerde oturanların sayısı da yüzde 30’dur. Bir başka rakam daha veriyor Kristol. Nüfusu 1 milyondan kalabalık şehirlerde oturan Amerikalıların sayısında son 50 yılda herhangi bir artış görülmemiştir.
Sonuç: Amerika, bizim bildiğimiz anlamda şehirleşmiyor. Ya nasıl şehirleşiyor? Bunun ilginç bir açıklaması var. Yine Kristol’e kulak verelim mi?
“Amerika’nın son yarım yüzyıl içinde kentleşmesi denilen şey, çoğu metropolitan bölgelerde (yani ortasında en az 100 bin nüfuslu bir kentin bulunduğu bölgelerde) toplanmış küçük kentlere doğru bir harekettir. Ve Amerika’nın kentleşmesi böylece daha doğru bir şekilde Amerika’nın banliyöleşmesi olarak tanımlanıyor.”
Peki sebep?
Bu, Amerikan halkının karakterini ele verecek bir cevaptır aynı zamanda. Gallup’un 1968’deki bir kamuoyu yoklaması Amerikalıların sadece yüzde 18’inin merkez şehirlerde oturmayı tercih ettiklerini ortaya koymuştu. Geri kalanı ya banliyölerde ya da küçük kasaba ve çiftliklerde yaşamak istediklerini söylemişlerdi araştırmacılara. Buradan çıkan sonuç ise Amerikan halkının bir şehirleşme bunalımı olmadığı, tam tersine “bir kırsallaşma problemi”nin bulunduğudur. Avrupa ülkelerinin çoğundan farklı olarak Amerikan halkı tabiata daha yakın yaşamak isteyen bir karaktere sahiptir. Bunu, bir asır önce Veblen de bütün açıklığıyla tespit etmiş ve Amerikalıların çim sevdasından ve avcılığa merakından yola çıkarak ondaki “barbar damar”ın ölmeyen gücünden söz etmişti. Bu damar, Avrupa’da büyük ölçüde kaybolmuştu; ama Amerika’ya dinamizmini veren damar da buydu Veblen’e göre.
Peki dışarıdan alınan bu kadar göçmen nereye yerleşmektedir? Cevap basit: Önce ilk hevesle büyük şehirlere yığılan bu göçmenler, birkaç yıl içerisinde kırsal kesime kaymaktadırlar. Böylece büyük şehirler, göçmenler için sürekli kalınacak bir yer değil, bir süre kalındıktan sonra Amerika’nın kırsal kesimlerine geçilecek bir “antrepo” ödevi görmektedir. Büyük şehirler, yeni gelenleri Amerikan hayat tarzına alıştırma ve nasıl yaşanacağını öğretme yeridir. Onları şehirli yapmak için değil, büyük şehirleri terk edebilmelerine imkân verecek kadar şehirlileştirmek için bu antrepoda geçici bir süre misafir edilirler.
Uzun sözün kısası, Amerikalılar “şehirleşme” denilince büyük şehirlere yığılmayı değil, daha önce şehir vasfı kazanmamış kırsal bölgelerin yeni yerleşimlerle şehre benzemesini anlıyor ve bence kelimeye en sahih anlamı atfediyorlar. Yani köyden şehre göçe değil, şehirden köye göçe şehirleşme adını veriyorlar.
Demek ki bütün toplumların uymak zorunda oldukları bir şehirleşme olgusundan söz ederken daha dikkatli olmalıyız. Bunu bilmediğimiz için de güzelim şehirlerimizi yıkıp yerine bugünkü ucubeleri dikme planlarına belediyelerimiz “imar planları” adını vermiştir. Sanki daha önce mamur yerler değillermiş gibi!
Süper Lig’in bu sezon süper takımı Gençlerbirliği olacak gibi duruyor. İlk dört haftayı kayıpsız geçen Ankara takımının bu başarısını ne kadar sürdüreceği merak konusu.
Türkiye Birinci Ligi’nin geçmişinde, böyle lige iyi başlangıç yapan takımların, daha sonra havası hızla kaçan balon gibi söndükleri de ayrı bir gerçek.
Futbolun 3,5 takım arasına sıkıştığı ülkemizde, G.Birliği’nin başarısı hak ettiği yeri maalesef bulmuyor. Fikrimi sorarsanız Ankara’nın futbol seyircisi bile tam desteklemiyor derim.
Şampiyonluk için olması gereken faktörlerin, 3’ü hariç herşeyin G.Birliği açısından tamam olduğunu söyleyebiliriz. Eksik olan 3 faktör ise seyirci, medya desteği ve tecrübedir. Tamam olan hususlar şunlardır. Bir; İlhan Cavcav gibi futbolun kitabını yazacak bir başkan ve arkasında kenetlenmiş bir yönetim var. İki; Ersun Yanal adında Türk futboluna damgasını vurmaya hazırlanan yenilikçi, çalışkan ve hırslı bir hoca takımın başında. Ersun Yanal’ın şahsi hedeflerinin bulunması ve bunları gerçekleştirmekte takımını bir araç olarak görmesi, G.Birliği’nin bir avantajıdır. Üçüncüsü ise yetenekli, iyi bir kadronun varlığıdır. Seyirci, medya ve tecrübe eksiklikleri giderilirse Türk futbolunun 5. şampiyonunu bu sezon görmemek için bir neden yoktur.
Rahmetli İslam Çupi “F.Bahçe, Beşiktaş, G.Saray, Trabzonspor futbolun imtiyazlı karesi olarak muamele görür... Gözden ırak olanlar gönülden, medyanın yazılı ve görüntülü olanından da ıraktır. Spor sayfası yapan günlük gazeteler ile münderecatı sırf spor olan günlük cerideler, muhabir ve yazarlar ağlarını dört büyükler üstüne örerler.” diyor. İşte İlhan Cavcav ve Ersun Yanal şampiyonluk için öncelikle bu sorunu çözmelidir. Yoksa ilk dört haftada medyada G.Birliği’ne yere bakarsak değişen bir şey yok yani İslam Çupi haklı. Ne zaman, Şansal Büyüka ve Erman Toroğlu, “Maraton” programına asıl çocuk olarak G.Birliği’ni çıkartacak, o zaman işler yoluna girmeye başlamış demektir. G.Birliği, hakemlerin gazabına geçtiğimiz sezonun ikinci yarısından bu yana uğramıyor. Hakem cephesinde anlaşılan bir sorun yok. Dört büyüklere yapılan muameleye tabi tutulmak, G.Birliği’nin bir avantajı.
Türk futbolu ve seyircisi yeni bir heyecan arıyor. Ankara’nın Kırmızı–Siyahlı takımı bunun ilacı olabilir. Onun için başta Ankara seyircisine ve tüm Anadolu’ya düşen görev, G.Birliği’ni iç sahada ve deplasmanda tribünlerde yalnız bırakmamaktır. Yaptıklarını takdirle izlediğimiz Ersun Yanal’ın, nasip olursa geleceğinde varacağı noktaları tahmin etmek için cahil olmaya gerek yok. Ancak Yanal, puan mücadelesinde hayalci taktikler peşinde koşarak, takımın başarısını riske atmamalıdır. Oyuncuları bire bir değerlendirdiğinizde hepsinin birer yıldız olduğunu görüyorsunuz. Çoğu geçmişte bir arada oynamışlar. Yani ilk defa bir araya gelmiyorlar. Okan, Youla, Mustafa Gürsel benim çok beğendiğim oyuncular. Onlara, ligi tanıyan, tempoları düşmeyen Ümit, Veysel, El Saka ve Ahmet Hassan’ı eklemek lazım. Belki kalede bir sıkıntı yaşayabilirler. Yine İslam Çupi ile noktalayalım. “Türkiye’de hiçbir kurum ve direğin bu F.Bahçe, G.Saray, Beşiktaş ve Trabzonspor denen dörtlü tekelin dışına çıkması olanak dışıdır.” diyor. Doğru tekel vardır ama başta G.Birliği olmak üzere birçok kulübün bu tekeli kırma güçleri vardır. Yeter ki inanıp doğru işler yapsınlar.
36. Dünya Serbest Güreş Şampiyonası bugünkü 55, 66, 84, ve 120 kg’ların tartı ve kura çekimlerinin ardından start alıyor.
Biz şimdi, İran’ın başkenti Tahran’a madalya umutlarıyla giden Milli Takımımızın bir analizini yaparak, bu şampiyonadaki şansımızı mercek altına alalım:
55 kg. Ersin Çetin: 1984 doğumlu genç güreşçi, bu yıl büyüklerde Avrupa 5.si oldu. Dünya Şampiyonası gibi büyük bir şampiyonada tecrübesi yok. Her teknik adam gibi benim beklentim iyi güreşler yaparak takıma puan kazandırması.
60 kg. Harun Doğan: Şampiyonada güçlü rakipleri var. Bunlar içerisinde en zorlu olanı 2001 yılının dünya şampiyonu Kanadalı Missiori. Harun, daha önce bu sporcuyu mağlup etmişti. Harun’un ev sahibi İranlı güreşçi ile yapacağı müsabakaya çok dikkat etmesi gerekiyor. Öte yandan puansız kapanan devrelerde üstten bağlama tutuşlarında Harun’un zaafı bulunmaktadır. Bu nedenle Harun hiçbir güreşini bağlama pozisyonuna getirmemelidir. Harun, benim altın madalya için en büyük favorim. Altın olmasa da ondan madalya bekliyorum.
66 kg. Mehmet Yozgat: Mehmet, 2001 Dünya Şampiyonası’nda 4. olmuştu. Bu sıklette Bulgar Barzakov, Amerikalı, İranlı (Dabir) ,Ukraynalı Tedeev gibi çok güçlü sporcular bulunmakta. Tahminim Mehmet’in bu sıklette ilk 5 arasında olacağı yönünde.
74 kg. Ahmet Gülhan: 2001 yılının Avrupa şampiyonu ve 2001 yılı dünya 5.si. Ahmet, 2002’nin ilk yarısında iyi performans sergileyemedi. Nitekim Avrupa Şampiyonası’na katılamadı. Geçirdiği sakatlıklar da bunda etkili oldu. Ahmet’in önemli rakipleri arasında; İran, Rus ve Kübalı sporcular bulunmakta. Tekniği ve yeni sisteme en iyi adapte olan Ahmet, iyi bir kura ile sıkletinde ilk üç, hatta finale bile gelebilecek kapasitede bir sporcumuz.
84 kg. Serhat Balcı: Genç Serhat, 2002 Avrupa Gençler şampiyonu. Bu sıklette de Rus, İran ve Küba’dan çok zorlu rakipleri var. Serhat ilk 6’da yer alabilirse çok iyi başarı olur.
97 kg. Fatih Çakıroğlu: Son yıllarda yıldızı parlayan Fatih, 2002 Bakü’de Avrupa 3.sü oldu. Bu sıklette Rus, İran ve Ukraynalı güçlü sporcular bulunmakta. Fatih, bilhassa ayak güreşinde çok başarılı olmasının yanı sıra bağlama pozisyonlarında da çok iyi. Kanaatim iyi bir kura ile Fatih, bu sıklette ilk dört içine girebilir.
120 kg. Aydın Polatçı: 1994 yılından bu yana büyük bir başarı sağladığımız ağır sıklette Aydın, Avrupa şampiyonu bir sporcumuz. Şu anda Aydın’ın dünyada en önemli üç rakibi bulunmakta. Bunlar; Rus (D.Musulbes), Özbek (A.Taimazov ) ve Kübalı (Alexis Rodriguez). Aydın; tempolu süratli taktik güreştiği zaman bana göre tek rakibi Rus Musulbes’tir. Kanaatim Aydın’ın final yapacağı yönünde.
Dünkü yorumumda da belirttiğim gibi serbest güreşimiz Tahran’da birisi altın olmak üzere 2 veya 3 madalya alırsa çok büyük bir başarı kazanmış olur. 2000 Sydney’den sonra çok büyük sıkıntılar atlatan serbestimiz, inşallah Tahran’dan milletimizi sevindirecek hayırlı haberler gönderir.
Ekrana yansıyan bilgilere dayanarak olayı ana çizgileriyle şöyle özetleyebiliriz: 1) Bir ay kadar önce Yurdeşen Karahasan, Hakan Şükür’ün babasını arıyor ve Canaydın’ın da bu teşebbüsten haberdar olduğunu belirterek, Hakan’ın Galatasaray’a gelmesi konusunu bir teklif halinde kendisine iletiyor.
2) Bunun üzerine Hakan Şükür, bu “dolaylı teklif”i memnuniyetle karşılıyor ve 700 bin dolarlık alacağından vazgeçme mukabilinde bonservisini alıp serbest kalıyor.
3) Fakat, serbest kalan Hakan’a buraya gelip tesislerde tedavisini sürdürdüğü halde, yapılan teklifin gerçekleştirilmesi yönünde herhangi bir açık davette bulunulmuyor. Fatih Terim, kendisine bir şey söylemiyor. Karşılaşıp görüşüyorlar; ama bu konu açılmıyor. Bir ay önce Hakan’a duyurulan teklif adeta unutulmuş gibi görünüyor!
4) Bu noktada, farklı değerlendirmeler var. Bazılarına göre, Hakan’ın Fatih Terim’e açıkça “Ben Galatasaray’da oynamak istiyorum hocam” demesi gerekirdi. Bazılarına göre ise Hakan’ın bunu yapması daha doğru ve münasip görülse bile, psikolojik şartlar bakımından bunu yapamaması ihtimali de dikkate alınmalıdır. Bonservisinin elinde olduğu biliniyor. Daha önce kendisine bilvasıta ulaştırılmış bir teklif var. Hakan’a bütün gün oradayken ve şartlarını muhtemel bir transfere uygun hale getirmişken, “şu işi bitirelim” denilmesi makul bir davranış olurdu. Bu gerçekleşmeyince, Hakan’da, “acaba istemekten vaz mı geçtiler?” çekingenliğinin doğması normaldir.
...Bu iki görüşten ben de ikincisini benimsemekteyim.
5) Sonra Fatih Terim’in kulaklarımla duyduğum bazı cümlelerini hatırlıyorum... Santrfor ihtiyacından söz ediliyordu. Hakan’ın adını zikrettiler. “Öyle değil, golcü arayışı içinde değilim. Başka özellikler üzerinde duruyorum!” gibisinden sıkıntılı ve zor kurulmuş cümleler sarf ederek geçiştirdi. O an anladım ki Fatih Terim, tahmin edemediğim sebeplerle bu işe sıcak bakmıyor. İçimden geçen şuydu: Bu tavır, takımın Hakan’a ihtiyacı olmamasından değil, Fatih Terim’in Hakan’ın davranışlarıyla ilgili bazı düşüncelerinden kaynaklanıyor.
6) Kurduğum bağlantı şöyleydi: Hakan Avrupa’ya giderken, Fatih Terim tek cümlelik bir reaksiyon göstermişti: “Beni arayıp herhangi bir şey sorma lüzumunu hissetmedi.”
7) Bana göre Fatih Terim, o reaksiyonunu halin güncelliği içinde de yenilenmiş olarak koruyor. Kanaatimce şöyle diyordur: “Galatasaray’a dönmeyi düşünüyorsan, bana sormak, açılmak yok mu? Teklifi kim iletirse iletsin benden teyid alma ihtiyacını duymak yok mu?”
8) Son günün akşamında Hakan Şükür’ün babası, Y. Karahasan’ı arıyor ve Hakan’ın dönmesi meselesinin hallini istiyor. Ama olmuyor. Yapılan açıklama, “Yeni santrafor aldık.” şeklindedir.
***
...Eksiği gediği önemli değil, olan bitenin “esasta” doğru anlatımı bundan ibaret.
9) Tanju, eskilerden Kadri Aytaç, Fenerbahçe’de oynadı. Ama bir Metin Oktay’ın Fenerbahçe’de oynaması tasavvur edilemezdi; nitekim Müslim Bağcılar’ın “rakamları sen yaz” diyerek uzattığı sözleşmeyi elinin tersiyle itmiştir. Bu sadece fedakarlık değil, aynı zamanda akıllılıktır. Çünkü gitseydi, psikolojik sebepler yüzünden oynayamazdı. Turgay da gitseydi oynayamazdı. Bazı oyuncular zımmen bir manevi angajman içindedirler. Metin–Turgay öyleydi; Kadir değildi. Hakan Şükür de öyledir, Fatih Akyel değildir... Mustafa Denizli Fenerbahçe’ye geçebilir; Fatih Terim geçemez. Bu örnekler çoğaltılabilir.
Buna göre önce “Hakan Şükür kimdir?” ile “Fatih Terim kimdir?” sorularını yerli yerine oturtalım. İkisi de zımnen manevi angajmanları olan üst seviyedeki Galatasaraylılardandır. Ve hatalar yaşla–başla mütenasip olarak mütalaa edilirler.
10) Bir başka sanal fotoğraf sunayım size: Metin Oktay yurt dışından bonservisini alarak tedavisini sürdürmek üzere Galatasaray tesislerine gelmiş ve hocası Gündüz Kılıç’la karşılaşmış olsun! Nasıl bir durum doğardı? Ben söyleyeyim: Birbirlerine sarılırlardı ve onları kimse ayıramazdı. “Fark var”ları geçelim; fark varsa, tek yönlü değildir o farklılık. Siz asıl, unsurların değil, dengedeki benzemezliğin durumuna bakın!
11) Hakan Şükür olayı, Galatasaraylılık ruhu açısından; Hakan için de Fatih Terim için de, yönetim için de kaybedilmiş bir imtihandır.
12) Fatih Terim’in jest yapmayı seven mizacından bunu beklemezdim. Galatasaray’dan Avrupa’ya gidenlerin başarılı olamayacaklarını, (Hakan Şükür ile Fatih Terim de dahil) ben daha başlangıçta yazmıştım. Avrupa’da başarı kazanmak için birinci şart “az duyarlı olmak”; ikinci şart, “genel geçer” vasıfların önde olması ile “zamanla anlaşılabilir özellikler”e bağlı bir anlaşılma ihtiyacının bulunmamasıdır. Bunların tam karşılığıdır Alpay! Ama şu da doğrudur: “Genel geçer” vasıfları büyük takım, büyük oyuncu “büyük örnek” olunamaz.
13) Şunu unutmamalıdırlar: G.Saray’ın başarısı; sonu paraya dayanan genel–objektif bir toplamın değil, özel buluşmaların, özel gayretlerin ve özel bir terkibin sonucuydu. “Bunu Şenol Güneş anlama yolunda iken bazıları unutma tutumunda mıdır acaba?” diye bir şüphe doğdu içime.
14) Şimdilik bu kadarı yeter; yeri gelince yine döneriz. Yalnız şu cümleyi bir düşünce konusu olarak vermek istiyorum: “Bazen başarıları taşımak onları kazanmaktan bile zordur.”