Şimdi Kopenhag’a kilitlendik. Bu sefer farklı olarak biraz ev ödevi de yaptık. AB Uyum Yasaları adlı bir paketi de kanunlaştırdık. Her zamankinden daha bir iddiayla “şimdi top onlarda” diyoruz.
Halbuki bu haliyle bunun da öncekinden çok farkı yoktur demek yanlış olmayacaktır. Çünkü, Türkiye yine tek yönlü ve tek taraflı olarak Avrupa Birliği adına iddiada bulunmaktadır. AB de tek yönlü olarak Türkiye’nin durumu ile ilgili açıklamalarda bulunmaktadır. Hiçbir AB zirvesinden sürpriz ve rastgele bir sonucun çıkma şansı olmamasına rağmen, her zirve öncesinde bu monolog durum kendini hissettirmektedir. Oysa, konunun muhataplarının zirve öncesinde bir araya gelerek, ortak bir değerlendirmeyi yapmış olmaları gerekmektedir.
Türkiye, AB ile olan ilişkilerini bir süreç olarak algılamaktan ziyade, herhangi bir aşamada verilecek tek bir siyasi karar olarak görmektedir. Türkiye’nin AB’ye başvurusunun üzerinden 40 yıldan fazla bir sürenin geçmesine rağmen, üyeliğin sonuçlanmamasının bir nedeni de, bu algılama olsa gerekir.
Bu hususun, AB Uyum Paketi ve aralık ayında yapılacak Kopenhag Zirvesi ile yakından alakası bulunmaktadır. Türkiye, haziran ayında Sevilla Zirvesi’nden de iyi haber bekliyoruz diye kendi kendine gelin güvey olmuştu. Her zaman olduğu gibi zirveden Türkiye lehine olumlu bir şey çıkmadı. Her nedense Türkiye, zirveler öncesinde olumlu bir karar “çıkmazsa” diye başlayan tehdidini her nedense “sıra bir sonraki zirvede” anlayışına dönüştürmektedir.
Bununla bağlantılı olarak, Türkiye’de, AB zirveleriyle ilgili önemli bir yanılsama ise, AB Dönem Başkanlığı’ndan çok şeyin beklenmesidir. Dönem Başkanlığı şüphesiz önemlidir. Ancak bu başkanlık, AB karar alma süreçlerinin sadece bir unsurudur. Hiçbir şekilde tek başına belirleyici faktör değildir.
AB Uyum Paketi’nin sonuçlarını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Bu çerçevede yapılan kanun değişiklikleri, Türkiye– AB ilişkilerinde planlanan ve beklenilenin ötesinde atılan adımlar değildir. AB Uyum Paketi ile Türkiye’nin Ulusal Program’da AB’ye vaat ettiği öncelikleri, gecikme ile yerine getirmesidir. Türkiye bu yasalarla büyük bir ödevin önemli bir kısmını yapmıştır. Dolayısıyla, AB açısından uyum yasalarının anlamı, Türkiye’nin ödevlerini tamamlamadaki iyi niyet gayretidir. Türkiye’nin ödevlerinin bir kısmını yapmasıyla, üyelik müzakerelerinin başlaması ayrı şeylerdir. Çünkü AB, üyelik müzakerelerinde, aday ülkenin ödevlerini değil, aday ülkeyle üyelik ilişkilerini, öncelikleri ve bütünleşmeyi tartışmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında, AB Uyum Yasaları Paketi, Türkiye–AB müzakere konularını değil, Türkiye’nin iç reformları ve politikalarını içermektedir. Çünkü bu paketin içerisinde, idam cezasının kaldırılması; dernekler, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, vakıflar, Radyo ve Televizyon ve Basın Kanunları, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, Yabancı Dil Eğitimi Kanunu, Serbest Bölgeler Kanunu, Vakıflar Kanunu ile Türk Ceza Kanunu değişiklikleri gibi düzenlemeler yer almaktadır. Bu kanunların hiçbiri AB ile ilgili hususları değil, siyasal, sosyal ve kültürel alanda önemli temel hak ve özgürlüklerin Türk toplumuna kazandırılmasını içermektedir.
Dolayısıyla, AB Uyum Yasaları ile Kopenhag’da üyelik müzakereleri takvimi almak arasında doğrudan bir bağ bulunmamaktadır. Bunun ötesinde Kopenhag’da bu yönde bir karar alınacaksa bile bunun zirvenin çok öncesinde biliniyor ve açıklanıyor olması gerekmektedir.
Türkiye, AB’ye genelde ‘hangi ödevi verecek’ şeklinde bakıyor. Oysa, Türkiye’nin, AB’ye ileride birleşeceği bir entegrasyon süreci olarak bakması gerekiyor. Türkiye’nin, ödevlerinin Katılım Ortaklığı Belgesi ile önüne konulmasına ve Ulusal Program’la vaat etmesine gerek yok. Türkiye’nin biraz işin içine girmesi ve süreci yakından izlemesi gerekiyor.
Bu açıdan, Türkiye’nin genelde izlemesi gereken bir yol vardır. Örneğin, Aralık 2000 tarihinde AB, Fransa’nın Nice şehrinde Nice Antlaşması adlı bir antlaşmayı kabul etti. Bu antlaşma ile AB Temel Şartı da kabul edildi. AB bu şartta öngördüğü haklar ve özgürlükleri sıraladı. Bir örnek olarak, şartın I. bölümünün 2. maddesinin 2. fıkrasında “Hiç kimse, ölüm cezasına çarptırılmamalı veya idam edilmemelidir.” denilmektedir. Şart, benzer şekilde, ifade özgürlüğünden düşünce ve vicdan özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğünden ayrımcılık yasağına, iyi idare hakkından dolaşım ve ikamet özgürlüğüne kadar temel hak ve özgürlükleri sıralamıştır. Şartta sıralanan hususlar, adeta Türkiye’ye KOB (Katılım Ortaklığı Belgesi) şeklinde ev ödevi olarak verilmiştir.
Halbuki, Türkiye’nin, ne yapması gerektiğini AB’den beklemeyip, Nice ve diğer AB süreçlerinin hepsinde alınan kararları, kendiliğinden alıp kendini buna göre hazırlanması gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye’nin, AB sürecinde ortaya çıkan her şeyin önüne ödev olarak geleceğini bilmesi gerekmektedir.
Bu noktada Türkiye’nin yaşadığı bir çarpıcı tecrübeyi belirtmekte yarar vardır. Lüksemburg Zirvesi’nde AB, Türkiye’yi aday ülkeler arasında saymayınca Türkiye haklı olarak sert tepki gösterdi. Bunun üzerine AB, Cardiff Zirvesi’nde şu ibareye yer verdi: “AB Konseyi, komisyonun, 4 Mart 1998 tarihli AB Genişleme Stratejisi doğrultusunda Türkiye’yi üyeliğe hazırlama raporunu memnuniyetle karşılamaktadır.” Açıkça görülüyor ki, Türkiye, kendini hazırlamamakta ısrar ederse, o zaman AB kolları sıvıyor. Bu da gösteriyor ki, Türkiye üyeliğini bir anlık siyasi bir kararla alacağını bekleyedursun, AB ise üyeliğin bir süreç katılım ve katkı işi olduğunu vurgulayagelmektedir.
Diğer taraftan AB, Türkiye’den bir istekte bulunurken, bizim açımızdan ne kadar samimi olduğu sorusu sorulabilir. AB, bu istekleri neden Türkiye’den istiyor ve böyle bir sürece zorluyor? AB, kendinde olmayan istekleri Türkiye’den isteyip bir çifte standartta mı bulunuyor?
Bu nedenle bu soruların cevapları için kısaca şu hususların altını çizmek yararlı olacaktır. AB’nin çok iddialı olan entegrasyon sürecini şu temel hedefe oturttuğunu görüyoruz; ÖZGÜRLÜK, GÜVEN ve ADALET alanı oluşturmak. AB’nin kurucu antlaşmaları ve temel metinlerinde ÖZGÜRLÜĞÜ birinci hedef olarak seçmesi tesadüfi değildir. AB, kurucu antlaşma ve metinlerinde Birliğin, Avrupa’nın bugüne kadar oluşturduğu ruhani ve manevi mirasını sahiplenerek, bölünmez ve evrensel değerler olan insan onuru, özgürlük, eşitlik ve dayanışma değerleri ile demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkesi üzerine inşa edildiğini vurgulamaktadır. AB, Avrupa halklarının bu temel ortak değerler etrafında, aralarında daha yakın bir birlik oluşturmak için barışçıl bir gelecek hedefine yürüdüğünü belirtmektedir.
Türkiye toplumu da AB’ye üye olmakla ortak değerlere sahip Avrupa halklarının oluşturduğu birliğin parçası haline gelecektir. Dolayısıyla AB’nin kendisinin sahip olduğu ortak değerlerin Türkiye tarafından da ulaşılmasını istemesi yanlış bir şey ve bir çifte standart olmasa gerekir.
Diğer taraftan AB’nin bir özgürlük alanı oluşturma iddiası aslında AÇIK TOPLUMU sağlamanın bir diğer ifadesidir. Özgürlük, güçlü sivil toplum, yaygın eğitim, toplumsal reformlar, ileri insan hakları, güçlü demokrasi ve yaygın katılımcılık ancak açık bir toplumda hayat bulabilir.
Türkiye’nin gerek AB toplumu ile entegrasyonu sağlayabilmesi ve gerekse özgürlük ve halklara dayanan ‘Açık Toplum’ yürüyüşünü kararlı ve başarılı bir şekilde sürdürülebilmesi için ‘Ulusal Program, KOB ve Uyum Paketleri’ şeklinde önünde duran yükümlülüklerini hızla yerine getirmesi kaçınılmazdır. AB Uyum Yasaları, bu yönde atılmış cesur adımlardır. Ancak bunların devam edecek bir sürecin başlangıcı olması gerekir.
Türkiye’nin, sınırında AB adı altında şekillenen bir kıtanın entegrasyonuna kayıtsız ve uzak kalması dahası geri kalmasını kimse bekleyemez.
Dr, AB uzmanı
03.09.2002
|