İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
06.09.2002
Cuma
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür-Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  English
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi
 
 

YAZARLAR


A. TURAN ALKAN t.alkan@zaman.com.tr
 

Dağ başına asa da koymuş piyanoyu!

Ortada Fazıl Say ve piyanosu, hemen bir metre etrafında, ‘bakalım şimdi ne yapacak?’ merakıyla sanatçıyı seyreden yirmi-otuz kişilik bir insan halkası...


O halkanın iki metre kadar açığında yere oturarak ayakta dikilen kalabalığın sırtını seyreden biz çekingen ve konser âdâbına riayetkâr dinleyiciler... Piyanist Fazıl Say, önceki gün Âşık Veysel’in köyü Sivrialan’da Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nin organize ettiği bir konser verdi. Gazeteci-yazar Çetin Altan’ın her gece bıkıp usanmadan gördüğü, ‘her köyde bir piyano olsa, muhtarın kızları avluda bale yapsalar’ şeklindeki rüyasının kısmen tahakkuk etmiş halini görmeye değerdi: Bu delikanlının parmaklarında sihir vardı. Açık söylemek gerekirse fena halde önyargılı çıktım yola; bana kalsaydı değil Sivrialan’a gitmek, yerimden bile kımıldamaz, çok çok bir Veysel kaseti dinlemekle yetinirdim. Esasen Âşık Veysel öyle “döne döne” dinlediğim sanatkârlardan değildir; belki radyo yıllarında defalarca Veysel programı dinlemekten, vaktiyle bütün şiirlerini tek tek elden geçirip âşinalık kesbetmekten doğan bir alışkanlık. Sevmek, takdir etmek, saygı duymak ayrı, “döne döne” dinlemek başka bir şey.

Ali Çolak telefon açıp da inceden, “gitseniz, intibalarınızı yazıp gönderseniz ne güzel olur” teklifini yaptığında “o kadar yol bir konser için çekilir mi?” cevabını verirken bile ertesi gün yollara düşeceğimi biliyordum. Bir kere Çetin Altan’ın her gece bıkıp usanmadan gördüğü “her köyde bir piyano olsa, muhtarın kızları avluda bale yapsalar” rüyasının kısmen tahakkuk etmiş halini görmeye değerdi. Sâniyen, “Sivas Sivas olalı böyle zulüm görmedi” menkıbesinin bir kere daha tekrar edip etmeyeceğini, daha da önemlisi böyle bir menkıbenin gerçekte cereyan edip etmediğini de merak ediyordum: Hikâye mâlum; tek parti devrinde Sivas’a Riyaseticumhur Senfoni Orkestrası konsere geliyor. Dinleyici temininde güçlük çekildiği için resmi daire memurları imza karşılığı konser salonuna sevk olunup salon “ihzarlı” kalabalık tarafından doldurulduktan sonra konser başlıyor. Konserden sonra gazetecinin biri salondan çıkan bir memura yaklaşıyor,

- Beyefendi konseri nasıl buldunuz?

Adam derin bir iç çektikten sonra,

Ne konseri beyim, diyor, “Sivas Sivas olalı Timur’dan beri böyle zulüm görmemiştir; gerisini sen anla”.

Veysel gitti, sazı duruyor

Zaman temsilcisi Muzaffer Tan’ın ortayaşlı ve LPG’li BMW’sine rakîb olub CHA temsilcisi Mehmet Kuru Bey ile Şarkışla yollarına düştüğümüzde vakit öğleye geliyordu. Şarkışla’da her ihtimale karşı peynir, ekmek ve gazoz tedarikinde bulunup otuz küsur kilometrelik bir asfalt yolu takiben Sivrialan’a ulaştık. İlk durağımız Veysel Müzesi’ydi. Bir vitrinde sergilenen kışlık elbisesi, şemsiyesi, takkesi, balta bağlaması, duvarda asılı duran şiirleri ve resimleri ile millete mal olmuş, yirminci yüzyılda Türklerin üzerinde en rahat ittifak ettikleri bir memleket büyüğünden arta kalan maddi emareler, işte bu kadar az ama ibret verici. Kapı önünde arkadaşlar, Veysel’in oğlu Bahri Bey’le ayaküstü röportaj yapıyorlar; gelini Gönül Hanım, Fazıl Say’ın köyde konser vermek arzusunun kendisini nasıl onurlandırdığını anlatıyor.

Şu dağın önü sıla, ardı gurbettir

Sivrialan hayli mâmur görünüşlü, Almancı sâkinlerinin himmetiyle kılığı kıyafeti hayli düzelmiş bir köy. Veysel’in yattığı yer, bir dere yatağının yamacına kurulmuş köyü yükseklerden seyreden bir tepenin üstünde, mezarlığa hafif kenardan bakan seyrangâh bir yer. Oraya çıkınca Âşık’ın o meşhur gurbet tarifini hatırladım. Veysel’e “gurbet neresidir” diye sormuşlar. Eliyle yukarıları işaret edip,

–İşte şu dağların öte yakası gurbettir, demiş. O dağlar bu dağlar işte; aman aman yüksek değil, ağaçsız, yumuşak kıvrıltılarla bir dere yatağına kıvrılıp giden tepeler ama hissediyorsunuz; ne kadar alçak ya da yüksek olursa olsun memleketi çevreleyen dağların ardı gurbettir o kadar! Fazla târife de gelmez.

Erkence geldiğimizden olsa gerek ortalıkta henüz buralarda bir piyano konseri verileceğine dair emare görünmüyor. Beş–on metrekarelik bir tahta platform üzerine müthiş bir Şarkışla kilimi serilmiş; üstüne, piyaniste sâyebân olsun diye iki büyük şemsiye dikili. Platformun ortasında ise kuyruksuz cinsten bir piyano. Az ilerde ses cihazlarını taşıyan bir minibüs, ortalıkta dolaşan birkaç görevli.

Vaktidir, kifâf–ı nefs edip kalabalıkta mağdur olmayalım düşüncesiyle emektar BMW’nin arkasına tezgâhı kuruveriyoruz. Muzaffer Bey, ezelden hünerli olduğu anlaşılan elleriyle oracıkta bir de çay demleyiverince kendimizi konsere iyice hazırlanmış hissettik. İsâbet etmişiz zira konser sahasında seyyar bir elma satıcısından başka yiyecek–içecek nesne tedarikine yarayan başkaca bir şey görmedim.

“Böyük keman ustamız piyano başında...”

Ortalık giderek kalabalıklaştı; çevre ilçelerden minibüsler geldi, konseri düzenleyen Cumhuriyet Üniversitesi iki otobüs dolusu öğrenci ile ortalığı şenlendirdi. Sivrialanlılar hayli dik yokuşu yaya tırmanarak üçer beşer sökün ettiler. Her zaman olduğu gibi, “âdet budur âhârda gelir bezme ekâbir” kavlince bürokrat takımı en son teşrif etti ve ânında Şarkışlalı gençlerden müteşekkil bir halay ekibi, davul–zurna refakatinde halaya başladı. Tam o esnada yaz sıcağına aldırış etmeden koyu takım elbiseler içinde güneş gözlüklü ve ciddi çehreli memleket büyükleri kalabalığı arasında ne yapacağını bilemeyen, çocuk görünüşlü bir delikanlı görür gibi oldum. Küçük bir enstantane, mahalli tâbirle, “bir çala”. Bu, Fazıl Say’ı ilk ve galiba son görüşüm oldu zira hemen etraftaki kalabalık, delikanlının etrafını çevirerek gözlerden nihan ettiler. Tam o esnada, Veysel’in oğlu Bahri Şatıroğlu’nun sesiyle şöyle bir anons duyduk,

– Böyük kemanistimiz üstad Fazıl Say şu anda piyanosunun yanına yaklaşmaktadır!

Arkalarından bakınca bir

şeye benzemeyen bir topluluk

Aslında başka anonslar da vardı; meselâ üç–beş dakika aralıkla, “mezarlığın önüne park eden araçlar başka yere gitsinler, köyün manzarası kapanıyor”, anonsu bunlardan biriydi; ama nedense Fazıl Say piyanosunun başına geçtikten sonra kimse akıl edip, “arkadaşlar lütfen oturalım ve sanatçımızı rahat bırakalım” anonsunu yapmak zekâvetini gösteremedi.

Şöyle bir tabloydu: Ortada Fazıl Say ve piyanosu, hemen bir metre etrafında, “bakalım şimdi n’aapacak” merakıyla sanatçıyı seyreden yirmi otuz kişilik bir insan halkası. O halkanın iki metre kadar açığında yere oturarak ayakta dikilen kalabalığın sırtını seyreden biz çekingen ve konser âdâbına riayetkâr dinleyiciler... Eski mahalle hayatında ara sıra seyyar kalaycılar veya tenekeci–lehimciler gelirdi sokağa; biz çoluk çocuk takımı etrafında aynen böyle “halaka” çevirir güyâ zenaat öğrenmeye çalışırdık. Bu gereğinden fazla merakî topluluğun densizliğini görünce aklıma nedense kalaycılar geliverdi!

O kadar merak gösterip ayakta dikildikten sonra Piyano çalmayı öğrenebilmişler miydi acaba? Zannetmem; evvelâ dinlemeyi öğrenmeleri gerekiyordu çünkü; halbuki onlar Fazıl Say’ı dinlemeye değil seyretmeye gelmişlerdi; hepsi de okumuş çocuklardı ve arkadan bakınca hiçbir şeye benzemiyorlardı.

Süvarisine göre kişneyen bir at

Güçlü ses cihazlarından ilk nağmeler işitildiğinde garip bir duyguya kapıldım; bizim üniversitenin basit duvar piyanosundan böyle sesler çıkmaması lâzımdı. Klasik müzik kültürüm ve zevkim yoktur; hele piyano tekniğini ve virtuozitesini ölçecek birikime asla sahip olamadım ama şu kadarcığını fark etmek için konservatuvarlarda dirsek çürütmeye hâcet yoktu: Bu delikanlının parmaklarında sihir vardı... İlk iki parça kendi bestesiymiş; özellikle ilki çok hoşuma gitti ve beni çok etkiledi. Ardından iki Veysel türküsü seslendirdi. Final ise Mozart’ın Türk Marşı’ydı. Bayıldım.

Dedim ya, yola önyargılı çıkmıştım; ama önyargılarımı Sivrialan’ın mezarlık tepesinde bıraktım. Fazıl Say’ı çalarken de görmek isterdim; özellikle ellerini görebileyim diye piyanoya üç metre mesafede çakırdikenlerin arasına gazete serip oturmuş ve yerimi kimselere kaptırmamaya azmetmiştim ama olmadı; sadece dinlemek nasib oldu.

Dinlemek de güzeldi ama.

İçinde güneş olan adamlar

İlginç bir cümle sarf etti Fazıl Say, Veysel’i anlatan kısa konuşmasında; “O, içinde güneş olan bir insandı”. O an bana öyle geldi ki, içinde güneş olmayan adamlar, bir adamın içinde güneş olup olmadığını bilemezler. Fazıl Say’ın o çocuksu, dünyayı pek tanımamış, sosyal münasebetleri tanzimde beceriksiz gibi görünen masum yüzünün ardında galiba güneş vardı. İçindeki güneşin tuşlara yansıdığını hissetmek için görmek gerekmiyordu zaten.

Ben bu delikanlıyı sevdim; halbuki biraz da dalga geçmek için gitmiştim tâ oralara!

Dağ başına asa da koymuş piyanoyu...

Neticede “Dağ başına asa da koymuş piyanoyu” vezninden bir gösteri oldu. Fazıl Say, daha önce reklam niyetine tertiplediğini sandığım “dağ başında piyano resitali” jestiyle sınıfı geçti; ama bizler sınıfta kaldık. Mezarlıkta toplanan beş yüz civarında insanın sanata ve sanatçıya ilgisi takdire değerdi; ama ne yazık ki aynı şeye hürmetleri yoktu. Fazıl Say, belki de etrafındaki güneş gözlüklü, takım elbiseli, yüksek topuklu taşralı kalabalığın yakın markaj ilgisinden biraz çekindiği için olsa gerek, ense kökünde toplanmış meraklı kalabalığının refakatinde çalmaya itiraz edip konseri yarıda kesmedi; şüphesiz nezaket gösterdi ama ne derece anlaşıldı bilemem.

Büyük ruhların birbirine ezelden akraba olduğu doğru ise Veysel’in rûhu da Fâzıl’ın mezürlerinden haberdar olmuştur şüphesiz.


06.09.2002


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Yazıları

> (02.09.2002) - “Bayram”ım imdi!..

> (28.08.2002) - Kafam karıştı

> (24.08.2002) - Hakikati incitmeyin; karikatür oluyor!

> (21.08.2002) - Parti rozeti ver sus kurşunkalem

> (17.08.2002) - Solun adı yok!

> (12.08.2002) - Zonklama!

> (10.08.2002) - Memleketimden siyasetsizlik manzaraları

> (05.08.2002) - Jöntürkler niçin yaşlanmıyor?

> (03.08.2002) - Dünyanın en pahalı ütopyası

> (29.07.2002) - Patates ve protokol




GAZETE SAYFALARI


 



Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

CEM BEHAR

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KARAYEĞEN

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NUH GÖNÜLTAŞ

NURİYE AKMAN

ORHAN OKAY

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.