Tahminde bulunmak için, geçmiş seçimlerin iyi tahlil edilmesi gerekir. Sonuçlar iyi tahlil edilmemişse, önceden ileriye dönük değerlendirmeler yapmanın verileri oluşmamış demektir. Bu veriler elbette ki sabit değil; ama değişken olan özelliklerinin yanında müşterek özelliklere de sahip. Ve zaten “değişme”nin de kendi içinde bazı ölçülebilir, belirlenebilir faktörleri var.
“Rüzgâr” bir önemli göstergedir bizim siyasî hayatımızda. Milleti tanıyan, bu rüzgârın yönünü ve kuvvet derecesini tespit edebilir. Bilinen anketlere ihtiyaç yok bu konuda. İstatistikteki “tesâdüfîlik” kavramına uygun, yani genelin karakterine aykırı özellikler taşımayıcı “tabiî temsil” kesitlerini yansıtan gözlemlerle bu meseleyi halledebilirsiniz. Ne var ki hayatı kendi özel “beşerî–fikrî çevre”sinden ibâret sayanlar bunu yapamaz ve aydınlar en çok bundan dolayı tahmin yanılgılarına düşer.
Tutarsın tutmazsın kızarsın seversin, o ayrı bahis; fakat rüzgârın AKP tarafından estiği hissediliyor. Bu rüzgâr, medyanın pompalamasıyla estirilemez de engellenemez de. Böyle bir mâhiyet taşıdığı için de çok önemlidir.
1983 seçimlerinde, sol, tek partide toplanmıştı. Aldığı oy % 30’du. Bu, solun bilinen kapasitesiydi. Sekiz yıl sonra da bu oran korunuyordu... Geçmişe dönerseniz, yine aynı durumla karşılaşırsınız. Eski CHP’nin 1950’de, 1957’de % 40 civarında olması, “sol” olarak yorumlanamaz. Ecevit’in 1977’de % 40’ı geçmesi, oy kullanma mecburiyetinin bulunmadığı ve sağda iştirak şevkinin düştüğü bir döneme rastlar. (Bu faktör bizde hep ihmal edilir.) Neresinden bakarsanız bakın, solun azami kapasitesi bugün de % 30’dur. Derviş’in istediği kıvam ve rüzgâr gerçekleşseydi bile, beklenen solcu istikrar doğmazdı.
Sağ–sol kavramlarıyla ilgili anlayışlar değişikliğe uğrasa da, gösterge bileşkeleri pek değişmiyor. Bu mantıkla söylüyorum: CHP şahlanacakmış; şahlansa ne olur? Asıl belirleyici gelişme sağda oluşarak yaşanacaktır. Medyatik vantilatörler istediği kadar çalışadursun. Biz gerçek rüzgârlara bakmalıyız.
İktidarları belirleyici seyyâliyet, sağ–sol arasında değil, sağın kendi içinde fonksiyon icra eder. Merkez–sağ bunalıma düştüğünde; onun tabanı, millî ve muhafazakâr temsil ağırlıklarına doğru kayma gösterir. Baştan beri öyledir. 1950’de Millet Partisi % 3,1; 1957’de % 7,1; 1961’de % 14’tür, 1965’te bu % 14, yarıya indi... 1973’te AP krizdeydi, MSP % 11,8 aldı; 1977’de AP % 29’dan % 36’ya çıkınca, MSP % 8’e indi... 1987’de RP % 7, MÇP % 2,9 idi. Bundan 4 yıl sonra, 1991’de RP % 17’ye, ondan da 4 yıl sonra, RP % 21’e, MÇP 8,2’ye yükseldi. İkisinin toplamı % 30’u buluyordu! 1999’da bu oran, % 34’e ulaştı! Seçmen profili çok değiştiği için değil, merkez sağın temsil kabiliyeti erozyona uğradığı için böyle oldu. “Birincil” sebep budur.
Merkez ve merkez–sağ
Merkez sağ seçmen, “liberal–millî–muhafazakâr” ayrışması yaşanırsa, “merkez (liberal) nöbetçiliği” yapmaz. Daha sağa gider ve onları mûnisleştirmeye çalışır. Kestirmeden giderek şöyle sorulabilir: MSP’nin ve MHP’nin kendine has oyları ne kadardı? “Kendine has” tabirinden, “DP+AP+ANAP” çizgisine tamamen yabancı anlamını çıkaracaksak; o oylar çok azdır. Onların var olmasında fayda gördüğü için kendilerine nispî destek veren “merkez–sağ” oyları sanıldığından da çoktur. Çünkü merkez–sağ seçmeni, millî–manevî hassasiyetlerini koruyarak “liberal” değerlerden faydalanılması ilkesine bağlıdır. Ve de aynı hassasiyeti göstermeyen merkez–sağ partileri cezalandırır.
Şu sonuca varmak istiyorum: AKP’den esen rüzgâr, merkez–sağ tabanından kaynaklanan bir rüzgârdır. Belki de bundan dolayı daha fazla ciddiye alınmak durumundadır. Derviş’in ihmal ettiği bir husus var: Bir polarizasyon heyecanı oluşturulursa, bundan sol değil AKP kârlı çıkar.
(Parantez açıp bir not düşeyim: HADEP’le SP ittifak yaparsa, ikisi de büyük ölçüde erir. Barajı aşamazlar ama, alerjik sıkıntıları iki misli artırırlar. CHP ile koalisyon yapmaya benzemez o iş.)
... Baraj korkusu, sanıldığından çok daha fazla sayıda partiyi düşündürmektedir. Karanlıkta türkü söyler gibi davranmaları bu psikolojilerini örtmeye yetmiyor.
3 Kasım gecesi, halinden memnun olan partiler de memnun olmayan partiler de, onların danışmanları da epeyce şaşıracaklar! Sürprizlerden biri, grubu bulunan üçten fazla partinin baraj altında kalabilecek olmasıdır.
Basın yanılacak, tabanla gerçek bağı olmayan her yöndeki medyatik tavan yorumcuları yanılacak. Bozuk saatin günde iki defa doğruyu göstermesi gibi arada bir atıp da tutanlar, bu defa kesinlikle yanılacak. Kör Nokta Oyunu (Bkz. makale 29.08.2002) bozulacak.
Aslında, aydının görevi küçük tahminlerle uğraşmak değil; şu veya bu partiyle ilgili spekülasyonlara girişmek hiç değil; namuslu, samimî, aydınlatıcı, rasyonel tahliller ve değerlendirmelerle milletin geleceğini aydınlatmaktır.
Pascal şöyle diyor: “Siyaset gibi ihtiraslarımıza doğrudan hitap eden yönü bulunsaydı matematikte de başarılı olamazdık.” Ve ekliyor: “Düşüncede samimiyet ahlâkın temelidir.” (Şöyle de ifade edebiliriz: Düşüncede samimiyet yoksa, ahlâk temellenmez.)
Kızarsan böyle söylersin, çıkarın varsa şöyle dersin, sempatin veya yakınlığın varsa öyle konuşursun! Belirleyici olan ne? Nefs! Pascal, “ihtiraslara (nefs’e) doğrudan hitap eden yönü olsaydı” diyor, “biz matematikte de başarılı olamazdık.” Ne güzel ifade etmiş.
“Fikir nâmusu” kavramı da bu demektir. Hakikat sevgisi olmadan, fikir nâmusu korunamaz, fikrî meselelerde samimi ve dürüst davranılamaz.
Siyasetteki perişanlığın köklerini burada aramalıyız. Yarı aydın, yarı karanlık demek. Karanlığı işte buradan geliyor.
Düşüncede samimiyet yokluğu, düşünmek için her şey tamamlanmış da, iş bir tek samimiyet tercihine kalmış demek değil. Samimiyet yokluğu, bir ifade ediş noksanlığından ibaretmiş gibi görülmemeli. Samimiyet olmayınca; düşünce, tekevvün edemez. Kıvam şartları oluşmaz, terkip sırrı tecelli etmez. Kıvam noktası, terkip sırrının tecelli ettiği noktadır. Oraya varamamışsanız, A. Carrel’in, “Mesele analitik bulguları sentezleyebilmektir; aksi halde o bulgular ‘insanın ve hayatın bütünlüğü’ açısından anlamsız ve yabancı parçacıklar olarak kalır. Ama sentezci zekâ analitik zekâ kadar kolay yetişmiyor” şeklinde ifade ettiği problemi aşamazsınız.
O cümleyi bir daha tekrarlayayım: “Var olan müstesnâlarımız ise zirvesi karlı yanardağlara benziyor. Gamlı, karlı, kahırlı, yangınlı ve yalnız.” Onlar okunmuyor, aranmıyor, hatırlanmıyor, sorulmuyor.
Hakikat sevgisi
Hakikat sevgisi olmayınca bunlar kaçınılmazdır. Mesele, metot ve sentez meselesidir. Mesele aydın meselesidir; insana düşünce eğitimini ve hakikat sevgisini kazandırma meselesidir. Baştan beri pozitivist özentili bir zemine oturan aydın potansiyeli siyaseti de eğitimi de tabiî gelişme ekseninin uzağında tutunca, ne eğitim siyaseti besleyebildi, ne de siyaset eğitim meselesini halledebilecek bir “tekaddüm” başarısını gösterebildi.
Siyasetin çöküşünde, ufalanışında, yozlaşmasında, bunları dikkate almazsak hiçbir şeyi izah edemeyiz. Kötüye gidişi yavaşlatabilse bile durduramayan merkez–sağ gayretler, konjonktürel yeni imtihanların zorlaması karşısında iyice acze düştü ve milletin sezgili seçim iradesiyle yapabileceği şeyler de azaldı. Önümüzdeki seçimlerin istikrar getirmesi bu yüzden mümkün değil ve oluşturulacak sürprizlere rağmen gidişin yönünü değiştirecek çapta bir iyileştirmenin gerçekleşmesi umudu maalesef yok. Bazı oyunlar yine bozulacak; fakat kadro (aydın) zafiyeti sebebiyle o beklenen şuur yine doğamayacak. Terkibi tefekkürü ihatayı bilmeyenler, niçin nerede nasıl birleşeceklerini de bilemezler. Ve düşüncede samimi olmayanların siyaseti bir samimiyetsizlik oyunu olarak tarif eden zehirli şartlandırmalarına, anlatılan zaafiyetler de eklenince; elbette ki, seçimin de seçmenin de imkânları (biçiminden değil) özünden kısıtlanmış bir hale gelecekti. Batı demokrasilerinin bazılarında; ne önseçim var, ne Siyasî Partiler Kanunu, ne de Anayasa. Hatta Yargıtay’ın başında Adalet Bakanı’nın bulunduğu bir uygulama örneğine de rastlıyoruz... Medeniyet problemleri var olmakla beraber demokrasi, yazılı kuralların su sızdırmazlığına ihtiyaç duyulmadan orada işliyor da; bizde neden bütün ayrıntılarını yazdığımız ve çeşitli tezahür biçimlerini denediğimiz demokratik ilkeler hayata geçirilemiyor, demokrasi iyi işleyemiyor, siyasi yozlaşmalar ve bunalımlar önlenemiyor?
Çünkü “düşüncede samimiyet” ve “aydında sorumluluk” bahislerinde onlar “kendilerine (olabildiğince) müspet, bize menfî” biz “kendimize menfî, onlara (olabildiğince) müspet” davranınca; onları da acze ve postmodern fantezilere sürükleyen, hatta “tarihin sonu” kavramını kullanmak durumunda bırakan bir düğümlenme oluştu.
İki ay sonraki seçimlerin değil, asıl bu düğümlenmenin ne getireceğini tahmin etmek çok, ama çok zor!
Aydının görevi kısa vadeli küçük tahminlerle uğraşmak değil; şu veya bu partiyle ilgili spekülasyonlara girişmek hiç değil, namuslu, samimi, aydınlatıcı, rasyonel tahliller ve sentezler yaparak hakikatleri aydınlatmaktır.
06.09.2002
|