| |
Merkez, çevre ve siyaset
Birçok sosyolog yanında Şerif Mardin de belli değişim fenomenlerini ve tarihsel durumları anlamak üzere “merkez–çevre” kavramına başvurur.
Ona göre, dini azınlıklardan çoğunlukla küçük yaşlarda toplanan bireyleri yönetici seçkinler arasında alan, onları resmi görevliler sınıfıyla bütünleştiren, vergi ve toprak yönetimini mutlaka merkezileştirmese de sıkıca denetim altında tutan ve resmi dini düzene egemen olan merkez, adalet ve eğitim alanlarında ve yasallığın (resmiyetin) simgelerinin yayılıp tanıtılmasında, sağlam dayanak noktaları bulmuştu. (Ş. Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Makaleler 1, İst. 1991, s. 30.)
Osmanlı, modernleşme sürecine girip Batılı merkezi ve ulus devlet formunu örnek alınca, onun bu merkezileşmiş yapısı bir tür tarihi zemin kolaylığı sağladı. Şu var ki, Batı’da zaman içinde merkezle çatışma halindeki “çevre güçler” her çatışma ve zaferden sonra merkezde bütünleşme imkanını bulmuş, lehlerinde sayılabilecek imtiyaz ve avantajlar kazanmışken, modernleşmeye karar verildiği andan itibaren Osmanlı’da ve Türkiye’de merkez, hep tek taraflı bir çatışma modelini izlemiş ve hiçbir şekilde çevre güçlerle uzlaşmak, onların bir bölümünün merkezde yer almalarına imkan tanımak istememiştir.
Yine Batı’da merkezle çatışma içine girip imtiyaz ve avantaj elde eden çevre güçler, kendi özerkliklerini korumayı başarmışken, bizde çevrenin kendine ait özerk (ve sivil) alan talebi, sadece merkeze karşı tehdit değil, “devletin bekası”na yönelen bir tehlike olarak algılanmıştır. Feodal beyler, kilise, yerel güçler, yeni kent sınıfı (burjuvazi) ve işçiler bu sayede hem merkezle bazı yetkileri paylaşmış, hem parlamentolarda temsil hakkını elde etmişlerdir. Bir çatışma ve uzlaşma sonucunda anayasaların teşekkül etmiş olması bu sayede mümkün olmuştur.
Bizde ise 1730 Patrona Halil isyanından bu yana çeşitli dini, toplumsal, mezhebi ve etnik isyan ve hareketler, bu yüzden Batı’dakine benzer bir parça uzlaşma elde etmeden sadece bastırılmış ve fakat her seferinde yine başa dönülmüştür. Kısaca Batı’daki sürecin aksine, özellikle sıkı markaj bir Batılılaşma olan Tanzimat’tan bu yana merkez ile çevre arasında yabancılaşma giderek artmaktadır.
Bugün siyasette gelinen nokta, merkez sağ ve merkez sol partilerin içine girdiği zaaf ile büyük kentlerde ve büyük kentlerin etkisindeki küçük kent ve kasabalarda toplanmış bulunan çevre güçlerin siyaseti derin bir şekilde etkilemeye başlamış olması; toplum, siyaset ve devlet ilişkilerini yeni bir analize tabi tutmamızı gerektirmektedir. Tarihimizde çevrenin kendini merkeze anlatmaya çalışırken izlediği ikili yol var: Biri, Patrona Halil’den 31 Mart’a, Şeyh Said ayaklanmasından PKK’ya kadar uzanan negatif siyaset (ayaklanma, şiddet ve çatışma) yolu; diğeri bir muvazaa hareketi olsa da Serbest Fırka, Menderes, Turgut Özal ve RP ile temsil edilen pozitif siyaset yolu. Bu ikincisi Yeni Osmanlılar’ın İslamcılıkları ile şekillenmiş bulunan demokratik ve sivil bir damardan beslenir ve her seferinde az veya çok İslamcı bir öz taşır. Çevrenin destek ve talepleriyle bugün birinci parti konumuna gelmiş bulunan AKP’nin bu tarihsel damarın besleyici kaynağından ne kadar haberdar olduğu belli değildir; AKP, İslamcılıktan vebadan kaçar gibi kaçıp uzaklaşmanın yollarını arıyor.
Konu, salt Türkiye ile ele alınmayacak ölçeklerde farklılaşma göstermektedir. “Merkez–çevre” kavramı İbn Haldun’a kadar götürülebilir. Onun “haderi–bedevi” kavramsallaştırması, hem modern ulusal ünitelerin ve bu ünitelere bağılı inşa edilmiş sentetik yapılar olan “toplumlar”ın iç çelişkilerini açıklamaya, hem de daha evrensel düzeyde teşekkül eden yeni “küresel toplum”un gelişme ve çatışma dinamiklerini anlamaya yeter niteliktedir. Ronald Reagan’ın başa gelir gelmez –ki o zamanlar küreselleşmenin ilk somut belirtileri ve öngörülebilir etkileri ortaya çıkmaya başlamıştı– yoksulluk, siyasi baskılar ve dışlanmışlıkla sıkışma (kabz) hali yaşayan Batı–dışı toplumları anlamak için İbn Haldun’un teorisini araştıran bir komisyon kurması boşuna değildi.
07.09.2002
|