Türkiye Milli Futbol Takımı, dünya şampiyonasında, Kore Cumhuriyeti’ni yenerek, dünya üçüncülüğü unvanını aldığında; sokaktaki adamdan televizyon spikerlerine, spor yazarlarından politikacılara, başbakandan ayakkabı boyacısına kadar herkes, bunu müthiş bir “başarı”, eşi benzeri olmayan bir “başarı”, Türk futbol tarihinin en büyük “başarı”sı olarak ilan etmişti. O günlerde hepimiz ağzımız kulaklarımızda dolaşıyor, bu “başarı”lı milletin birer ferdi olmaktan dolayı kasım kasım kasılıyorduk. Dünya Şampiyonası’nı üçüncülükle bitiren Milli Takım futbolcularına birer ulusal kahraman olarak bakıyorduk. Öyle ki, Şenol Güneş işi iyice abartmış ve “Tarihi değil geleceği yazıyoruz” diyecek kadar havalanmıştı. Turnuva boyunca Şenol Güneş’in giydiği elbiseden tutun da, karizmasının olup olmadığına kadar her konuda Milli Takım sorumlusunu topa tutan bazı spor yazarları, turnuva sonunda Şenol Güneş’ten özür bile dilemişlerdi. Ve sonunda iş, bu tarihî “başarı”nın mimarlarına ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası’ verme aşamasına kadar geldi...
Buna benzer günleri, Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda da yaşamıştık. 12 Dev Adam şarkısıyla coşturduğumuz milli basketbol takımımız Yugoslavya’nın ardından Avrupa ikincisi olunca yer yerinden oynamıştı. Bu da basketbol tarihimizin en büyük “başarı”sı, tarihi “başarı” ve eşi benzeri olmayan basketbol “başarı”sı olarak nitelenmişti...
Bu iki olayın yaşandığı günlerde, herkesin en sık kullandığı sözcük hiç kuşkusuz “başarı” sözcüğüydü. Çünkü herkese göre Milli Futbol Takımımız dünya üçüncüsü rütbesini aldıysa bu “başarı”ydı. Basketbol Milli Takımımız, Avrupa ikincisi rütbesini aldıysa bu da “başarı”ydı. Halk deyimiyle, kimse “hatice”ye bakmıyor, herkes “netice”yle ilgileniyordu. O günlerde, bütün bu sonuçların “başarı” ile ne ilgisi olduğunu sorguladığımda, bana herkes “haticeye değil neticeye bak” deyip geçiyordu...
“Netice”ler, hangi süreçle ve nasıl gelirse gelsin, tarihinde o “netice”lerden çok az bulunan ülkelerdeki halkın, sokaktaki adamın bunu abartması, “netice”yi bir moral bahanesi olarak kullanıp bununla keyiflenmesi, eğlenmesi, gülmesi, coşması son derece doğaldır. Doğal olmayan şey, “yönetici”lerin, “netice”ye kendisini kaptırıp, “yönetici”liklerinin akıl suyundan uzaklaşmalarıdır...
Şimdi şu müthiş “başarı” hikayelerine biraz yakından bakalım. Dünya Futbol Şampiyonası’nda Türkiye; Brezilya, Kosta Rika, Çin Halk Cumhuriyeti, Japonya, Senegal ve Kore ile karşılaştı. FIFA dünya futbol sıralamasında Türkiye’nin üzerinde yer alan tek ülke Brezilya’ydı. Diğerleri Türkiye’nin onlarca basamak altındaydı. Sonuçta, Brezilya’ya iki kez yenildik, Kosta Rika ile berabere kalıp Çin’i, Japonya’yı, Senegal’i ve Kore’yi yendik. Şimdi kimse kendisini aldatmasın. Öyle bir turnuvadan söz ediyoruz ki, karşımızdaki takımların sadece biri bizden üstte. Diğerleriyle aramızda resmi sıralama bakımından dağlar var. Bu süreçte dünya üçüncülüğü “NORMAL”dir ve “BAŞARI” değildir. Çünkü aynı takımlarla 50 kere karşılaşsak 49’unda sonuç değişmez. Yani Brezilya’ya yenilir, diğerlerini yeneriz. İşte “BAŞARI” bu “NORMAL” süreci değiştirmektir. Dünya Kupası’nda düştüğümüz grup, bizim ayarımızdaki takımlar için “DÜNYA ŞAMPİYONLUĞU” demektir. Bizim dünya üçüncülüğümüz “BAŞARI”ysa, futbolu daha yeni yeni öğrenmeye başlayan ve turnuvada, Portekiz, Polonya, ABD, İtalya, İspanya, Türkiye gibi, kendisinden 20–30 basamak yukarıda bulunan, dünya markası olmuş takımlarla oynayıp; ABD ve Türkiye dışında hepsini yenebilen Kore’nin dördüncülüğü nedir?..
Hayatın her alanında “haticeye değil, neticeye bakan”lar, salt “netice”yi “başarı” olarak niteleyenler, Avrupa ikincisi olarak katıldığımız, Dünya Basketbol Şampiyonası’nda, “12 Dev Adam”ın hüsranını da açıklayamazlar. Evet, Dünya Basketbol Şampiyonası’nda sadece ve sadece, sıralamada bizim onlarca basamak altımızda bulunan Angola ve Lübnan’ı yenebildik. Çünkü, ev sahibi olduğumuz için eleme oynamadan katıldığımız Avrupa Şampiyonası’nda, son saniyelerde, sidik zoruyla kazandığımız maçlarla elde ettiğimiz Avrupa ikinciliğini müthiş bir “başarı” zannetmiştik. “Haticeye” değil “neticeye” bakmıştık...
“Başarı”nın “tesadüf”lerle elde edilemeyeceğini, tek tük “iyi netice”lerin “başarı” demek olmadığını, “başarı”nın “istikrarlı iyi neticeler” elde etmek olduğunu ve bunun için her zaman “netice”den çok “Haticeye” bakmak zorunda olduğumuzu ne zaman öğreneceğiz?..
Sporda “başarı”nın ne anlama geldiğini merak edenler, Süreyya Ayhan’ın hikayesini incelesinler. Avrupa Atletizm Şampiyonası’ndan sonra “Golden League”de de başarılarını geliştiren Süreyya Ayhan’ın hikayesini. Antrenörüyle ilişkisini ağzımıza çiklet ettiğimiz, son zamanlarda neden koşmuyor diye yerden yere vurduğumuz Süreyya Ayhan’ın hikayesini. Süreyya Ayhan, Avrupa Atletizm Şampiyonası’nda, altına koşarken, geride bıraktığı atletlerin isimlerine baksınlar. Her alanda “neticeye” değil “haticeye” bakan çok değerli bir spor yazarı dostum “Ben birinciye bakmam, önce ikinciye bakarım. Birincinin birinciliği ne kadarlık bir başarıdır, öyle anlaşılır.” derdi. Avrupa Atletizm Şampiyonası’nda Süreyya Ayhan’ın ardındaki atlet, Gabriela Szabo idi. Bilmem anlatabildim mi?..
Halk söyleyişinde “haticeye değil, neticeye bakmak” nedensellikten uzak, sonuçlara dayalı düşünce ve davranış tarzını vurgular. Ve bu davranış tarzı ne yazık ki, hayatımızın her alanında bizim en büyük kamburlarımızdan birisidir. Bu yüzden, sanattan bilime, teknolojiden eğitime, ekonomiden politikaya kadar hiçbir alanda gerçekten “BAŞARI”lı olamıyoruz. Spor bu alanların sadece biridir...
ugur@ozakinci.info
07.09.2002
|