| |
Ârif’leri anlamak
Sol ayağı ile uzaklardan topa falsollu bir kavis vererek attığı gol... Yükseklerden süzülüp gelen topu üç defa bakarak kontrolüne aldıktan sonra bir ince ayar vuruşuyla filelere gönderişi...
Uzatılan pası durdurmadan tek dokunuşla köşeye havale edişi... Zârif bir hareketle bir sürü adamın arasından geçirerek sunduğu gol ikrâmı...
Ve herkes sormaya başladığı; Ârif’e ne oldu böyle?!
Ömer Üründül, “Pozisyon zenginliği oluşturmaktaki becerisi ne kadar güzel” derken Ârif’in en önemli özelliğini belirtmiş oluyordu. Ârif, (bekleyen değil) topa giden, rakip kaleye topun hızını azaltmadan çabucak dönebilen, uzun toplarla buluştuğunda havalanıp ayağının içiyle yumuşatıcı bir kontrol inişini kolaylıkla gerçekleştiren nadir forvet oyuncularımızdan biridir. Dün de öyleydi, bugün de öyledir.
En ciddî kusuru, satışının olmamasıdır! Edalanmayı, teatral kasıntı tavırları takınmayı bilmiyor! “Nasıl attın o golü?” diye soruyorlar, “Şansım vardı, denk geldi” cevabını veriyor. Birisi gibi, (ismi lazım değil) bir vuruş yapıp, hayıflanma mimikleriyle, pabucuna kusur bulan tepiklenmelerle, saçlarını çekiştirip orasını burasını düzelten el kol hareketleriyle 5–10 dakikalık kısa metrajlı poz kesme filmleri çevirmeyi bilmez Ârif. Küsmez, şımarmaz, kızmaz, gururlanmaz, kulis mesajları göndermez; oyna derlerse çıkıp oynar, oynatmazlarsa kulübede sanki oynuyormuş heyecanıyla hoplayıp zıplayarak arkadaşlarını seyreder.
Gördüğünü anlamamak futbola mahsus bir iş değil ve bunun uzmanlıkla da doğrudan bir münasebeti yok. Adamdan anlamak, hangi sektörle ilgili olursa olsun, ayrı bir meleke.
Yukarıda “rakip kaleye çabucak dönebilmek” dedim. Bu özellik, forvet oyuncusu olmanın birinci şartıdır. Vaktiyle, Karagümrük’ten alınan Tarık (Kutver) Galatasaray’da santrfor olarak denenirken, topla ilk buluşmasında bir oh çekip gülümseyerek “yapabilecek bu işi” demiştim. Çünkü topu stop etme hareketini bilhassa yarım bırakmış, bir miktar hareketlenmesini sağlayarak gecikmeye meydan vermeden döndüğünde o hareketliliği kontrolüne almak suretiyle, kanat akınlarındaki hızını aynen korumuştu. Bunu becerebilen adam; yan çalımlara, geri göndermelere, tempoyu düşürücü savsaklamalara ihtiyaç duymaz ve savunmanın çoğalmasına izin vermez. Ârif işte o çeşit adamlardandır ve onun oynadığı maçlarda pozisyon vukuatı çoktur.
İyi hatırlıyorum, bir maçta Fenerbahçe’yi yalnız başına yenmişti. Sağdan, soldan, ortadan, bazen çaprazlayarak bazen rakiplerinin üstüne üstüne giderek savunmayı allak bullak etmişti. Bugüne kadar Ârif, gol atmayı düşünme ve ona göre etrafı kollama lüksüne sahip olamadı ki! Ârif’in görevi, pozisyon zenginliğinin kapılarını açmak, zorda kalanlar olursa da onların yardımına yetişip gol işinin tamamlayıcısı olmaktan ibaretti. Hakan bir maçta aut çizgisinin köşesinden ona top çıkardı, Ârif yetişmek için kendini parçaladı ve iki eliyle Hakan’a “Böyle de olmaz ki!” diye çıkışıp söylendi. Haklıydı elbette. Aut çizgisinden on sekiz üzerine top mu çıkarılırmış? Kendin vur artık!
Her maçtan önce sormuşumdur “Ârif oynuyor mu?” diye... Türkiye’de top sürerken hızlanan kaç tane adam var? Bizde, Ârif, Nihat, K. Hakan gibi oyuncular, “tekli kanat” anlayışı yüzünden ezildiler. Şimdi de Serhat aynı yokuşa sürülüyor... Galatasaray’a Küçük Hakan gelince, sol sakat problemi çözüldü. K. Hakan, Ergün, Hasan Şaş; bu, sol kanat bereketi demektir... Hepsi ip gibi dizilecek değiller; sırayla, nöbetleşerek dalıp çıkacaklar... Aynı şey sağda da olmalı. Sağbeke birini alıp, Ümit’i az ileriye kaydırmak, Ârif’in de çapraz dalışlarını katmak... Pozisyon zenginliği, kanat zenginliği demektir. Şenol Güneş bunu milli takımda uygulamaya başladı.
... Bir yere gelince, daha ileriye nasıl gidebileceğimizin telaşıyla orijinallik adına gariplikler yapabiliyoruz. Dünya üçüncüsü olmamız tesadüf değil, UEFA şampiyonu olmamız tesadüf değil. Fakat bu başarılar bize, “küçük dikkatlerle büyük meseleler çözülür” kuralını unutturmamalı. Felipe 15 dakikada 15 tane faul yaptırıyor; Felipe’nin de Ortega’nın da futbolculuğu apaçık ortadadır. Felipe, “Okan” haline getirilemez; getirilmesinin düşünülmesi de gerekmez. Bu türlü oyunculara “acemi eğitimi” uygulanmaz.
Ve de Ârif, hiç değilse şu olgunluk döneminde artık iyi anlaşılmalı, forvetin her yerinde her zaman oynayabilen “bir farklı adam” olarak görülmeli. (Bu defa santrfor mevkiinde bir rekabet cenderesine alınabileceğinden endişe ediyorum da!)
Giderilme şansını henüz kaybetmediğimiz bir şaşkınlık dalgalanması yaşıyoruz. Ârif’i anlamak, bu şaşkınlıktan kurtulmanın ilk adımı olabilir.
14.09.2002
|