“Ülkenin sultanı, kendisi için tasarlanmış özel bir yüzük istemektedir. Yüzük öylesine özel olmalı ki üzerinde sultan mutsuz olduğunda umudunu tazeleyecek, mutlu olduğunda da hüzünlendirecek bir mesaj taşıması gerekmektedir.
Ülkenin en iyi kuyumcuları tutulmuş, dört bir yandan herkes bir şeyler önermiş; fakat hiçbirisi sultanı tatmin etmemiştir. Sultanın danışmanı, bilgeliğinin ününü duyduğu bir dervişe bir mektup yazar ve onu saraya davet eder. Bu yardım çağrısı üzerine derviş, evinden hiç ayrılmadan cevabını mektupla saraya bildirir. Birkaç gün sonra sultana, zümrütten yapılmış bir yüzük sunulur. Günlerdir iyice umutsuzluğa kapılmış olan sultan, yüzüğü görünce yine hayal kırıklığına uğrayacağını düşünerek iç geçirir; sonra alır ve gönülsüzce parmağına geçirir. Ardından hafifçe gülümser, birkaç saniye sonra da kahkahalarla gülmeye başlar. Sultanı böylesine sevince gark eden, yüzüğün üzerinde bu kez şöyle yazmaktadır: ‘Bu da geçer...’”
‘Aşkın yedi şehrini dolaşmış’ sufi şair Feridüddin Attar, anlatıyor hikayeyi. O Attar ki, dünyayı iki kapılı bir han sayıyordu, bir kapısından girilip diğerinden çıkılan... Umarsız bir uyku içinde, hiçbir şey bilmeden öylece durduğumuz bir han. Kentin uzak, yüksekçe bir tepesine çıkıp oradan kalabalıklara bakıyor, uğultuları dinliyorum. Kargaşa, koşuşturma; bilinçsiz bir savrulma. Hepten trajik kentin karmaşası, hepten ürkütücü. İnsan, insanı tüketiyor. Ruhun ve gönlün tüm kapıları sürgülü. Savrulan, bedenler yalnızca. Arzu eden, gidip gelen; arzuları gerçekleşen yahut yıkılan, bedenler... Umarsız bir uykunun aralıklarında, uyku sersemliğiyle savruluyor insan. Savrulup uzak, yüksekçe bir tepenin üzerinden bakan da, kendini seyrediyor o zoraki sürüklenişin içinde. Yitiyor, gözden kayboluyor. Kendini seçmeye, soyutlamaya çalışıyor; çekip çıkarmaya, kurtarmaya uğraşıyor ki nafile. Burada olmak, uzaktan bakmak, bir düş yalnızca. Düşle gerçek birbirine karışıyor. Hiçbir şey seçilmez oluyor uzakta. İnsan yığınları, anlamsız karaltılar halini alıyor. Uğultular artıyor, bir toz ve duman bulutu sarıyor kenti. Bir hortuma dönüşüyor uğultu, savuruyor, yutuyor ne varsa. Uzak ve yüksekçe bir tepede, kendini emniyette sayan, aslında toz bulutunun, hortumun tam ortasında olduğunu fark ediyor sonra. Kaçmanın, kurtulmanın imkansızlığına hükmediyor. Bir kapıdan girip, diğerine doğru mecburi ve ertelenemez bir gidiş olduğunu anlıyor bunun. “Dilenci ya da kral ol, ister istemez sahip olduğun her şeyden koparılacak ve sonunda bu dünyayı bırakıp gideceksin...”
Güz, o narin hatırlatıcı, bulutlarını seriyor kentin üzerine. Yalnız kente mi, insanın can evine de... Adamakıllı bir fanilik bilinci uyarıyor. Hayat, tatsız bir meyve gibi dişlerinin arasında. Arzular, yaprakları savrulmuş bir gül... Söylediğin bütün şarkıları bastırıyor onun şarkısı. Kenti, sokakları, yürüyüşleri, koşuşturmaları, sonu gelmez arzuları, patlayan kahkahaları, sınırsız güç vehmiyle yönelen bakışları, ince bir tül gibi sarıyor güzün ölümcül rengi. Ve korkunçtur, kentin akışına kapılmış kalabalıklar, yazdan ve güzden, gelip geçen mevsimlerden habersiz; dudaklarındaki şarkının makamını değiştiren, bir tül gibi üzerlerine örtülen ölümcül rengin ayrımında değildir, anlamlandırma çabasından uzaktır. Başını kaldırıp bakmaktan ve silkinip uyanmaktan...
Duvarda, o her zamanki yerinde duran, her gün gördüğü; kimi gün –ya da çoğu gün– hiçbir şey söylemeyen o ince, o zarif ve harflerin kıvrımlarında kim bilir hangi duygu yoğunluklarını saklayan ölümsüz hat... Sanki ilk kez karşılaşıyormuş gibi konuşmaya başlıyor ‘yazıcı’ ile. “Bu da geçer Ya Hu!..” Harflerin ince kıvrımlarından bir güz güneşi geçiyor. Alıp ‘yazıcı’yı kentin uzak bir tepesine götürüyor. Orada Attar, o büyük aşk yorumcusu konuşuyor: “Sonunda bu dünyayı bırakıp gideceksin, İskender bile olsan...” Dervişin formülünü verdiği yüzük, bir ışıyıp bir kararıyor, bir gülümsetip bir hüzünlendiriyor. Yeniden beliriyor o yazı: “Bu da geçer!” Yazıcı, masasından doğruluyor ve okşuyor o narin hattın harflerini, bir fatiha okuyor sonra, bu harflerin içine sonsuz düşler sığdıran hattatın ruhuna...
Amerika’nın eski başkanlarından Abraham Lincoln köleleri serbest bıraktığında zenciler çok sevinmişti. Bayram ettiler, fakat bu sevinçleri çok sürmedi.
Çünkü özgür insanlara ev, ekmek lazımdı. Bunları bulamayınca tekrar beyazlara yani eski efendilerine müracaat ettiler. “Lütfen bizi köleliğe kabul edin, aç ve evsiziz.” Bu sefer zenciler beyazların kölesi olmuştu. Ben onlara gönüllü köleler dedim. Bugünkü Amerikan milletinin ekseriyeti böyledir. Fakat o günler çok gerilerde kaldı.
Şimdi içkinin, kumarın, uyuşturucunun, fuhuşun kölesi olanlar var. Kötü alışkanlıklar insanları köle etti. Sigarayı bırakamayan onun kölesi değil mi? Hayatı kağıtlara dökmek mümkün değil. Bendeniz birkaç misal verdim, siz gördüklerinizle, hayalinizle örnekleri artırınız, göreceksiniz etrafınızda gönüllü köleler çoktur. Hatta bazı kimseler kendi kendine sormalıdır: “Ben de köle miyim?” Ne var ki bugünkü köleliğin zevkli yönleri vardır.
Mesela içkiden şikayet eden çoktur. Fakat içmekten memnun olanlar da vardır. Her günah zehirli bala benzer. Evvela tat verir sonra insanı zehirler. Şair demiş ki “yıkılası meyhaneler.” Fakat her zaman sarhoş yıkılır, meyhaneler ayakta kalır. Yıkılan sarhoş ayağa kalkınca gene içer, çamura düşeceğini bile bile...
İslamiyet köleliğe son vermiştir. Haramlarla insanın nefsini kölelikten de kurtarmıştır. Fakat ekseri insanlar kendine sahip çıkamaz. Hayatta en büyük şans insanın kendi kendini iyi idare edebilmesidir. Yine şair diyor ki: “Bin bir derde uğradım ben bile bile,/ Neler çektim neler ben bu kafa ile.”
Herkes akıllıdır; ama akıl suya benzer. Konduğu kabın rengini ve şeklini alır. Büyük günahlar işleyenlerin hepsi de akıllıdır. Yaptıkları şeyin kötü olduğunu iyi bilirler; ama kendilerine hakim olamazlar. Ne kadar büyük adam gördüm ki, kendini ifade edememekten çok kötü durumlara düşmüşler. Allah insanı öyle yaratmış ki, insan en kötü şeyler de, en iyi şeyler de yapabilir. İslamiyet’te ise kötülük yoktur, şuurlu Müslüman kötülük yapamaz. İnsanı yaratan Allah, insanlığın tarifnamesi olarak da Kur’an–ı Kerim’i göndermiştir.
Beni anlamıyorlar diyen, kendisini ne kadar anlamıştır? Bana göre her insan kendisini anlayabilir. Yeter ki “Ben neyim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum?” sorularına cevap arasın.
Samsun’dan Erol Bülbül’e Siz askerlik yaparken sizi sigortalı göstermeleri mevzuata uygun değil. (506 sayılı kanun mad. 3)
Bu durum ancak siz askerlik borçlanması için müracaat ederseniz ortaya çıkar. Bu nedenle askerlik borçlanması yapmayın derim. SSK ile Bağ-Kur arasındaki boşluğu ise şimdi doldurmanız imkansız. Bunlara göre, 1990’da başlayan Bağ-Kur sigortalılığınızda hiç ara vermeden prim öderseniz 25 tam yılı (9.000 günü) tamamlayacağınız 2.015’ten ve 52 yaşından sonra emekli olursunuz. Bundan sonra Bağ-Kur’u kapatıp SSK’ya prim ödemeye başlarsanız bu kere 50 yaşında en az 5.375 gün sayısı ile SSK’dan emekli olursunuz. Bu nedenle de en geç 46 yaşında SSK’ya geçmenizi tavsiye ederim. (Son yedi yılda en çok SSK’ya prim ödemiş olmanız amacıyla.)
Memurlara askerlik borçlanması haksızlığı
Siirt’ten Turan Kırmızı ve Hasan Maytap’a
Evet TC Emekli Sandığı askerlik borçlanmasına esas aldığı aylıklarda değişiklik yaptı ve daha önce 600 milyon (memuriyete göre değişir) kadar olan rakam 100 milyona düştü. Bana göre şimdi siz ‘daha önce biz daha fazla ödedik bu haksızlık’ demenizde yerden göğe kadar haklısınız; ama fazla ödenen parayı alabilmeniz için yapmanız gereken önce TC Emekli Sandığı’ndan bunu dilekçe ile istemek ve ret cevabı aldığınızda ya da 2 ay içinde cevap verilmediğinde İdare Mahkemesi’nde dava açmaktır. Kazanıp kazanmayacağınız konusunda ise tek yetkili hakim olacaktır. Bana kalırsa, hak ve adalet gereğince fazla ödediklerinizi geri almanız gerekir. Davayı kaybettiğinizde ise yaklaşık 30 milyon dava ücreti ile 170 milyon kadar avukatlık ücreti ödemek zorunda kalırsınız, bu nedenle arkadaşlarınızla işbirliği yapıp para toplayın.
Okurlara cevaplar
Özcan Afacan-Kartal: Bağ-Kur’u kapattıktan sonra başladığınız SSK’da 1.260 günü tamamlamak şartıyla 44 yaşında (18.01.2007’de) SSK’dan emekli olursunuz.
Ramazan Gürpınar-Ankara: Halen çalıştığınız işyeri aracılığıyla vergi dairesinde vergi indirim belgesi alırsanız, 15 yıllık sigortalılık süresi ve en az 3.600 gün sayısı ile SSK’dan emekli olursunuz. Tabii son yedi yıllık fiili prim ödemelerinde en çok SSK’ya prim ödemiş olmanız gerekir.
Kemal Tüfek-Trabzon: En az 5.000 gün sayısı ile 44 yaşında (08.04.2010) SSK’dan emekli olursunuz.
İsmail Çavuşoğlu-Kütahya: Yaşınızı büyüttükten sonra 44 yaşına gelince emeklilik için müracaat ettikten sonra SSK bu emeklilik talebinizi reddedecektir; siz de faksınızda belirttiğiniz yayınladığımız Yargıtay kararı ile İş Mahkemesi’nde dava açarak emekliliğinizi sağlayabilirsiniz.
Yüksel İlhan-Adıyaman: Aradaki boşlukları şimdi tamamlama şansınız yok. Bağ-Kur’a devam ederseniz SSK ve Bağ-Kur toplamında 25 tam yılı (9.000 günü) tamamlarsanız 50 yaşından sonra Bağ-Kur’dan emekli olursunuz. Bundan sonra Bağ-Kur’u kapatıp SSK’ya geçerseniz en az 1.260 gün daha prim ödemek şartıyla SSK’dan 44 yaşında emekli olursunuz.
Aysel Kırmızıoğlu-İst.: Hanımefendi 5.000 günü tamamladığınız gün emekli olacaksınız, siz 17.11.1980 işe girişli olduğunuzdan ‘yaş’a tabi değilsiniz. 20 yıllık sigortalılık süresini de çoktan tamamlamışsınız.
Mustafa Seyhan-İst.: 46 yaşında (23.01.2014) SSK’dan en az 5.075 gün sayısı ile emekli olursunuz.
M.Mustafa Artar-G.Antep: Daha önceki SSK’lı hizmetleriniz ile birlikte Bağ-Kur’a 25 tam yıl (9.000 gün) prim ödemek şartıyla Bağ-Kur’dan 46 yaşından sonra emekli olursunuz. 25 yılı daha erken tamamlamak için askerlik sürenizi de borçlanabilirsiniz.
Hasan Küllüoğlu-Kastamonu: Askerlik ve Bağ-Kur prim ödemeleri toplamında 25 tam yılı (9.000 günü) tamamlamanız şartıyla 45 yaşından sonra Bağ-Kur’dan emekli olursunuz.
Orhan Küllüoğlu-Kastamonu: Askerlik ve Bağ-Kur prim ödemeleri toplamında 25 tam yılı (9.000 günü) tamamlamanız şartıyla 47 yaşından sonra Bağ-Kur’dan emekli olursunuz.
Necati Polat-Buca: SSK ve Bağ-Kur toplamında 25 tam yılı (9.000 günü) tamamlamak şartıyla (aralıksız ödemeye devam ederseniz 01.08.2007’de) Bağ-Kur’dan 47 yaşından sonra emekli olursunuz. Bundan sonra SSK’ya geçerseniz en az 1.260 gün prim ödemek şartıyla SSK’dan 3,5 yıl sonra (44 yaşından sonra) emekli olursunuz.
Hani Mustafa Denizli, Lorant’a giydirirken “Şampiyonlar Ligi’nde sıfır çekmek için önce oraya katılabilme hakkını kazanmak lazım.” diyor ya; o hesap, ben de söze “küskün” bile olamayanlardan başlamak istiyorum...
Son on yılın Meclis’teki en renkli iki siması Mail Büyükerman ve Azimet Köylüoğlu, aday listelerine ümitsiz bir yerden de olsa girmek isterlerdi, kuşkusuz; ne çare ki, en kaliteli “stressavarlar”ın dahi alıcısının kalmadığı bir dünyada yaşıyoruz! (Aşk ile bir daha: Bütün dünya karikatürleri birleşin!)
Her ikisi de CHP kumsalında çok dolaştılar, fakat deniz mevsimini ayaklarını suya sokamadan kapatmak zorunda kaldılar!
Azimet Bey’in vekil olduğu dönemde özel televizyonlar şimdiki kadar yüksekten uçmuyorlardı; Meclis’in lacivert ya da siyah takım elbiseli tüm klasik adamlarına, Fildişi Sahili bayrağının renklerini (turuncu–yeşil–beyaz) giyerek meydan okuyan Azimet Bey, son demlerinde bir Tv tarafından Mirkelam’ın ilk klibindeki gibi koşturulmuş, fakat finale kalamamıştı...
Şov dünyası, ne denli büyük bir balık kaçırdığının o gün bugündür farkında değil; Azimet Bey ise CHP’den aday adayı dahi olamayışına hiç üzülmemeli, çünkü İnsan Hakları’ndan Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini yürütürken de resmen işsizdi, yani!
Mail Büyükerman, Azimet Köylüoğlu’nun bıraktığı boşluğu o kadar iyi doldurmuştu ki, vekilliği süresince unutulmaz bir iz bıraktı; öyle ki “merkez mizah”ı birleştirdi!
En büyük rakibi Kamer Genç’e her defasında televizyon ringini dar etti; ekranlarda onu susturmak için yangın alarmı vermek ya da bomba ihbarı yapmak gibi numaralar pek bir işe yaramadı; Hakkı Devrim’e çektirdiği muazzam azap ise ülkemize yaptığı en büyük hizmetler arasında sayılabilir...
Mail Bey, aday adayı olabilmek için bir hafta süreyle her sabah işe gider gibi CHP Genel Merkezi’ne gidip, pusuya yattı. Kendisini (ve icraatlarını!) anlattığı her defasında çöpe giden dosyasını yenilemekten bıkmadı.
Sorunun, onu tanımamaları değil, tersine fazlasıyla tanımaları olduğunun farkına varamadığı için; CHP’nin değil, Simavi Karikatür Yarışması’nın adayları arasına girdi.
Hacıbektaş’a giden otobüsün davetsiz misafiri oldu; ama Adana’da, havaalanında “ellerinde çiçekler” beklediği Baykal ve etrafındakilerin bıraktığı toz bulutunun içinde (evet, aynen çizgi filmlerdeki gibi!) kayboldu; neticede Antakya mitinginde platforma ‘binemeden’ paket edilerek, tesirsiz hale getirildi!
Mail Bey’in bir önceki seçimde DSP listelerindeki ‘doğal kaçak’tan yararlanarak giriştiği serüven ‘mutsuz son’la noktalansa da, televizyon dünyası bu kıratta bir kabiliyeti kesinlikle kaçırmamalı derim, ben...
Ezeli rakibi DYP’li Kamer Genç, listeye istediği yerden girdi; gel gelelim, onun da partisi baraj sıkıntısı yaşıyor. Diyeceğim o ki, Kamer Bey de bu yolla elenirse Meclis, gerçek bir “hır çıkarma üstadı”ndan mahrum kalacak. (En son, Hacıbektaş’taki tören sırasında kürsünün önüne gelerek, konuşturulmadığı için ortalığı velveleye vermişti, bu eşsiz kabiliyet! “Meclis tatildeymiş, ne gam?” hesabı!)
Uzun lafın kısası, “Üç Büyükler!”in üçünün de yer almadığı bir lig, ‘pardon’ Meclis, bekliyor, bizleri...
***
Eh, böyle bir Meclis’te, haliyle “küskünler” de olmayacak: Onlara Türkiye Küskünler Partisi (TKP) denenmesinin altında yatan cinliği görmüyor olamazsınız!
Bir haftadır ‘sessiz ve derinden giderek’ bir anlamda eski komünist partisi gibi çalışıyorlardı; listeler belli olduktan sonra legalleştiler; seçimi erteletmek için imza topluyorlar, özellikle MHP ve DYP’li küskünleri gözlerine kestirmiş durumdalar...
“TKP”nin organizatörleri arasında yer alan Ali Gören, iki ay kadar önce “Teknokrat hükümeti kuruluyor, bana da bakanlık teklif edildi!” diyerek SP’den istifa etmişti. Sanırım onun küskünlüğü de bu sözü yerine getirmeyenlere!
En Yaralı Küskün, herhalde Agah Oktay Güner’dir: “Güzeller Güzeli” diyerek yere göğe koyamadığı Tansu Hanım hakkında şu dakikalarda ne düşündüğünü çok merak ediyorum...
Agah Bey’in bugünlerde Esat Kıratlıoğlu’nun terapisine ihtiyacı var: Ne demiş atalarımız: “Kırat’tan düşenin halini en iyi daha önce ‘kırat’tan düşen anlar!” Esat Bey, Tansu Hanım’ın gözüne girmek için yetmişinde yüzme maratoncusu kesilmişti de, bir işe yaramamıştı...
Küskünler sadece Meclis’in içinde değil: Önde gelen bazı DTP yöneticileri, DYP ile kendilerine rağmen ittifak yaptığı için M.Ali Bayar’a küsmüş durumdalar, ittifakı tanımıyorlar!
Bayar’ın DTP’ye dönmesi biraz zor görünüyor: Düşünün bir kere, barajın altında kaldığı an, DYP’de, Bayar kafadan genel başkan adayı haline gelecek!
Bayar’ın DTP’ye ‘son dakika’da attığı bu feyk; onun ANAP/ Doğan Grubu ortak yapımı filmdeki rolünden uyanarak, yakın geleceğe yatırım yaptığını gösteriyor!
İnanılır gibi değildi. Birinci kulenin nasıl çöktüğü gösterilirken, ikincisi de aynı âkıbete uğrayınca “bunun arkası gelecek” paniği Amerika’ya büyük bir panik yaşattı.
O kadar uzaktan ve televizyondan seyrettiğimiz halde, hiçbir yorum yapamadan öylece tepkisiz bakmanın garipliği bizim psikolojimiz açısından da ciddi sayılabilir bir durumun varlığını gösteriyor olmalıydı! Kazaya benzemediğine göre bu neydi? Böyle bir şeyi hangi akıl, hangi güç, niçin ve nasıl yapabilirdi? Bu sorunun cevabı hâlâ tatminkâr bir berraklıkla verilebilmiş değildir; ama hayallere bile sığmayan o müthiş olayın neredeyse sıradan bir şeymiş gibi hatırlanmaya başladığı doğrudur.
Üstlenenlerin sözleri, bu saldırıya muhâtap olanların değerlendirmeleri ve tavırları, gözlemci durumunda bulunanların bakış açıları; olayın perde arkasından daha önemli ve daha kaygı verici bir mahiyet taşıyor.
Üstlenenler, bu korkunç saldırıyı İslâm adına gerçekleştirdiklerini söyleyebiliyorlar. İnsanın kanını donduran ve aslen İslâm’a saldırı demek olan böyle bir sahiplenmeyi, açıkça yahut dolaylı biçimde hoş görenler çıkabildi. Öte yandan Amerika, büyük bir öfke ve panik reaksiyonuyla; Afganistan’ın sivillerini önemsemeyen, terörle ilgili şümullü ve özeleştirili bir düşünce çığırının açılması zaruretini hiç dikkate almayan fevrî dalgalanmalar içine girdi ve bu yanlış onun dostları tarafından benimsendi. Özde hâlâ varlığını sürdüren, Filistin ve Irak meseleleriyle de çerçevelenen “değerlendirme sakatlığı”, belki de insanlığın yaşamakta olduğu bütün sıkıntıların ta merkezinde öylece duruyor ve medeniyet krizinin özünü işaretliyor.
“Dünyanın sonu”, “dialektiğin sonu” anlamında kullanılıyor. Ve denilmek isteniyor ki: “Varacağımız yere vardık, mükemmele ulaştık. Artık ne antiteze ihtiyaç var, ne de sentez arayışına!” Fukuyama’nın söylediği buydu. Fakat bu yalanın global bir teselli olarak yeterli görülmesi elbette ki mümkün değildir. Aslında, Batı’nın moderniteye esas teşkil paradigması, sağıyla, soluyla çatlayıp dağılmıştı. Sosyalizm değildi sadece kayba uğrayan. Moderniteyi (aslen “neo–modernite!” demek olan) postmodernite ile onarıp da, üstündeki medeniyeti taşıyamaz hale gelmiş temel paradigmanın yarısını kurtarma hesabı ile dünyanın sonunu getirme revahetine dalmak mümkün müydü ki?
Huntington’a kızılıyor; ama o, “hasımsız–kavgasız–çatışmasız” yürüyemeyen diyalektik mantığın gereği olarak bir çıkış yolu arama ihtiyacı duyan herhangi bir Batı’lıydı ve “deniz bitti” anlamına gelen bir mükemmelliyet tasvirinin medeniyet tarihinde yeri olamayacağını her Batılı aydın gibi bilmekteydi. Onun asıl amacı birilerine kötülük yapmak değil, kendini kurtarmaktı! “Bizim dialektik mantığımız yanlışmış. Temelimizdeki paradigma, sosyalizmi de içeren ama sadece onun değil bizim de dialektiğimizi muallakta bırakan bir hayatiyet kaybına uğramıştır. Medeniyet telâkkimizi ve tasavvurumuzu, yeni bir ‘insan ve dünya görüşü’ ile yenileyip değiştirmekten başka çaremiz yoktur” mu diyecekti Huntington veya herhangi bir Batılı aydın?
“Bugün, Batı’yı bilmeden İslâm’ı anlamak mümkün değil” diyor Cemil Meriç. Yani: İslâm’a bugün duyulan ihtiyacın mâhiyetini anlamak mümkün değil. İslâm adına dünyaya ne verilmesi ve nasıl bir düşünce üretiminin sunulması gerektiğini bilmek mümkün değil...
İkinci hayati zarureti işaretleyelim: Biz Batı’ya kendisini anlatmadan önce kendimizi anlatamayız. Ve zaten, biz ona kendisini anlatma yolunda mesafe alırsak, o bizi anlamaya başlayacaktır. Paradoks falan değil, hakikatin tâ kendisidir bu. Diyaloğun lafzını ve uzak görüntüsünü az biraz öğrendik de, medeniyet meselelerinde nasıl bir metotla uygulanması gerektiğini kavramaktan henüz çok uzağız. Yirminci asrın başındaki müstemleke asabiyeti ve tepkiselliği ile de, “orada kâşâneler burada virâneler; çalışın, uyumayın” bakışının zımnen orayı mükemmel sayan vülgarizasyonu ile de bu medeniyetler diyaloğunu gerçekleştiremeyiz.
Herkes basit çözümler arıyor. Meseleler basit değil ki çözümleri basit olsun.
“11 Eylül milâttır, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” manşetleri atılıyordu. Köşe yazılarının başlıklarını hep ona benzer ifadeler oluşturuyordu. Şöyle dönüp bir geriye bakalım: Kimler ne kadar farklılaştı; duruşlar, tavırlar, sözler, düşünceler, ne gibi bir değişim, gelişme ve yenilenme gösterdi? Odaklar, aktörler, figüranlar; senaryolar, projeksiyonlar, söylemler; hepsi yerli yerinde öylece durmuyor mu? “Değişmemesi gerekenleri değiştiren, değişmesi gerekenleri değiştirmeyen” bir değişim mantığı ile, “çözüm” değil, “mesele” üretilebileceğini anlama yolunda acaba bir milim yol alabildik mi? Hemen teknolojik ilerlemeden söz edileceğini biliyorum. Ben teknolojik paydan ve plandan değil, teknolojinin kullanımını da kapsayan insanî toplumsal evrensel “küllî–terkibî hayat ve medeniyet” planından söz ediyorum. Teknik ve teknoloji, Hiroşima ve Nagazaki’de de vardı, İkiz Kuleler cinnetinde de. Aslî plandaki takılma ve tıkanma açısından, son bir asırda veya son bir yılda değişen bir şey var mı? Bu değişmezliğin bir medeniyet krizi halinde yoğunlaşan gerçekliği, asgari zekâ ile zamanın tabiî akışına bağlı sürüklenme ambalajına sarılırsak bir tekâmül değişimi gibi gösterilebilir mi? Emerson’a “kaybettiklerimiz kazandıklarımızdan daha fazla” dedirten sebeplerle, Gramsci’ye “bir şeyler ölüyor yeni bir şey doğmuyor” ve Brezinski’ye “Ahlâkî değerler içermeyen karmaşık bir kontrolsüzlük hiçbir şeyin alternatifi olamaz.” dedirten sebepler birbirinden ne kadar farklı?
Samimiyet krizi, ahlâk krizi, düşünce krizi, elbette ki bir “medeniyet krizi, halinde teşahhus ede–ede, şaşırtıcı ve sarsıcı tesirlerini artıra artıra karşımıza dikilecekti. Ne var ki mihverinden sapmış insan her sarsıntıya, istikametini şaşırmış insan her şaşkınlığa kolay alışır ve yaşadıklarından bir basiret dersi çıkarmayı bir türlü beceremez. İkinci Dünya Harbi’nin o ağır faturası bile, ancak 10–15 yıllık bir demokratik romantizm rüzgârının yaşanmasına yetebilmişti.
Medeniyet krizinin köklerine inmeden temel meselelerin hiçbirini çözemeyeceğimiz üzerinde asgari bir teşhis mutâbakatı sağladığımız an, iyileşmenin değişimi kendiliğinden başlar. Zihnimizin ve ruhumuzun derinliklerinde ne varsa; geleceğin ufkunda da onlar var, onlara tekabül eden şeyler var. Tepkiselliklerin yönü ve sentezi olmaz, dialektik suç ortaklıkları olur. Birbirinin boğazına sarılmış vaziyette bütünleşenler bir yozlaşma helezonunun halkalarıdırlar. Tarih böyle söylüyor.
Türk siyasi hayatına iki “yeni figür” katılıyor. Latince isim “figür” kelimesini kullanmamın sebebi, kamuoyu araştırmalarında ilk iki sırada görünen AKP ve CHP’nin önümüzdeki günlerde sahiden belirleyici ve etkileyici özne olup olmayacaklarına ilişkin taşıdığım kuşkudur.
CHP’nin geçen yüzyılın ilk çeyreğinden beri var olduğunu, altı okuyla “demokrasisiz cumhuriyet geleneği”nden geldiğini, hatta “devlet kurucu parti misyonu”nun onun neredeyse alamet–i farikası olduğunu unutmuş değilim. 18 Nisan 1999 seçimlerinde CHP’yi barajın altında bırakan esasında bu özelliğidir.
Ancak bugün CHP eski CHP değildir. Onu üst sıralara çıkartan seçmen kitlesi milli gelirin yüzde 56’sını alan ve Türkiye’yi sıkı markaj politikalarla modernize etme misyonunu “dini bir vecd”le yerine getiren beyaz seçkinler veya jakoben zümreler değildir. Onların tercihleri ANAP, YTP ve bir ölçüde DYP arasında marjinal seviyelere düşmüş bulunmaktadır. Yıllardır iktisadi yoksulluk ve mahrumiyet içinde yaşayan geniş kitleleri yanıltan DSP ise kar topu gibi erimektedir.
Bunun anlamı “siyasi merkez”in tam bir çöküntü hali içine girmiş olmasıdır. Paradoksal olan şu ki; CHP, ya analiz ve gözlem hatası yapıp “merkez sol” bir parti rolünü üstlendiğini iddia ediyor veya 28 Şubat konjonktürünün devam eden etkisini hesaba katıp “siyasi merkez”e üstü kapalı teminat mesajları gönderiyor. Henüz yeterince analizi ve değerlendirmesi yapılmamış olsa da, bugün için kentli ve gelişme potansiyeline sahip geniş kitlelere “sosyal liberal sentez” sloganı “sol” ve “merkez sol”dan çok daha çekici geliyor.
Aynı şey AKP için de söz konusudur. En yüksek seçmen desteğine sahip olarak sandığa giden AKP’nin kendi seçmen profilini hangi ölçülerde sağlıklı değerlendirdiğini bilmiyorum. Açık olan şu ki; marjinal ahlaki ve kültürel gruplar ile büyük sermaye zümresinin dışında kalan bütün toplumsal kesimlerin “bu sefer AKP” deyip, umut bağladığı parti konumundadır. Farklı kültürel eğilimlerin ve yaşama biçimlerinin buluştuğu bu parti, nihayetinde sosyo–ekonomik anlamda “merkezkaç güçler”den oluşmaktadır. Kısaca AKP, “siyasi merkez”in değil, “büyük toplumsal merkez”in partisidir. Henüz siyasi kimliği, iddiası, doktriner yapısı ve gelecekle ilgili tasarımları bakımından kurumsallaşmış bir parti olmadığı muhakkak; 1983’te ANAP’ı harekete geçiren rüzgar, 1995’te RP’yi sandıktan birinci parti çıkaran toplumsal iklim bugün AKP için söz konusudur.
Fakat bu parti de CHP gibi, ya eksik ve hatalı gözlem yapıp “siyasi merkez”e teminat mesajları göndermeyi seçim sonrasının paratoneri olarak kullanmakta ya da geçmişte AP ve ANAP’ın içine düştüğü hataya düşüp toplumsal merkezin onayını ve desteğini merkezdeki çekirdeğin kullanımına sunmayı düşünmektedir. Bu açıdan CHP’nin “sol” ve “merkez sol” yönelimi hangi ölçülerde boş bir yatırım ve hiçbir toplumsal gerçekliği olmayan bir retorikse, AKP’nin de “sağ” ve “merkez sağ” yönelimi o ölçülerde boş bir yatırım ve hiçbir toplumsal karşılığı olmayan bir retoriktir.
Figür, resim ve heykelde tasvir ve surettir; yani figür ile tamamlayıcı unsurların tümü suretadır. Özne olmak ve aktör gibi oynamak farklı bir ahlaki durumdur. Partiler figür olmayı kabul ettikleri zaman siyasi merkezin öngörü ve yönlendirmelerine göre sureta ortalıkta bulunurlar; özne ve aktör durumunda ise vekaletlerini aldıkları bireyin ve toplumun beklediği rolü oynarlar. Bu kesinlikle siyasi partilerin kendilerini algılama biçimiyle ilgilidir.
AKP ve CHP’nin ne türden bir idrake sahip olduklarını yakında anlayacağız. Türkiye, 1950, 1965, 1973, 1983 ve 1995 seçimlerinden sonra bir kere daha büyük bir umutla sandığa gitmeye hazırlanmaktadır. Seçim yarışı kesinlikle partiler arasında değil, “siyasi merkez” ile “toplumsal merkez” arasında olmaktadır. AKP ve CHP bu aşamada sadece birer enstrümandırlar.
Son senelerde gerçekleştirdiği büyük tesis hamlelerinden sonra büyük kulüp olmak için hemen hemen hiçbir eksiği kalmayan F.Bahçe, nedense yine huzursuz yine mutsuz. Başarıya şartlanmanın ve kısa zamanda çok şeyler yapmak istemenin bedeli onlara karmaşa olarak geri dönüyor.
Özellikle G.Saray ile aralarında açılan başarı makası, Fener’e gönül veren insanları nedense rahatsız ediyor. Sözlerimizi yanlış anlamayın, bu rahatsızlığı, çekememezlik olarak değil bir an önce onları yakalayıp da geçme arzusunun getirdiği, başarıya duyulan açlık olarak ifade ediyoruz.
Halbuki biraz sabırlı olmayı deneseler neler olacak neler! Stat muhteşem, seyirci ilgisi bazen artıp eksilse de hayli iyi, tesislere laf söylemeye bile gerek yok, her zaman için transfere ayıracak ekstra parayı da buluyorlar, kadroda bazı zaaflar olsa da çok sayıda kaliteli futbolcu var. Yani görünen manâda sorun yok gibi. Peki gerçek manâda var mı? Tabii ki var.
Futbolu çok iyi bildiğini zanneden binlerce, yüzbinlerce mevcut yönetici, eski yönetici, kulüp üyesi, basın mensubu, sempatizanı derken, her kafadan ayrı bir başarı formülü ortaya konurken bu arada fırsatlar kaçıyor ama kimin umurunda!
Şimdilerde günün daha doğrusu haftaların modası Lorant. Sanki adamın hakkında yazılıp çizilenlere bakarsanız o bu kulüpten gittiği dakika, Fener camiası kanatlanıp uçacak. Daha üç ay önce takımı nasıl iyi antrene ettiği söylenirken şimdi hem de futbolcuların ağzından idmanların ne kadar yetersiz olduğu söylenip duruluyor! Ne kadar büyük tesadüftür ki tüm çalışmayı sevmeyen hocalar gelip Fener'i buluyor. Ya da başka bir ifadeyle, Fener onları buluyor.
Didi’den Zeman’a, Denizli’den Lorant’a varıncaya dek bu kulübe çalıştırmayı seven bir tek antrenörün gelmemiş olması bizce çok enteresan, sizce de değil mi? Ne var ki hoca değişiklikleri yapıldıktan sonra da durum yalnızca bir iki ay değişiyor, her ne hikmetse gelen çalıştırıcı da takımı ve idmanları boş veriyor!
Kusura bakmayın ama buna gülmemek elde değil. Bu kadar yerli yabancı hoca geldi geçti, hiç değilse bir tanecik olsun çalıştırmayı seven biri rastgelmedi mi? O büyük camiaya, aynı hataları uzun senelerden beri yapmak hiç yakışmıyor. Ya baştan antrenör ve futbolcu tercihlerini yanlış yapıyorlar yahut da onlara gereken sabrı göstermiyorlar. Ya da şimdilerde olduğu gibi insanları diken üzerinde tutup huzursuz ediyorlar. Dikkat edin takıma karışmaktan ya da kadroya müdahale etmekten hiç söz etmiyoruz.
Şimdi yapılması gereken şu: Lorant’a güven duyulmuyorsa yolları hemen ayırmak (ki bizce yanlış bir yol), ya da sezon sonuna kadar hiç ses çıkarmamak. Haliyle Lorant’ı gönderirken teknik ekibi de değiştirmek icap edecektir. Ortada başarısızlık varsa sorumluluk da paylaşılmalıdır. Denizli’nin ardından teknik ekip çalışmaya devam edince hiç de hoş olmayan bir durum ortaya çıkmıştı. Kivançta bir tasada ayrı bir teknik ekip görüntüsü oluşmuştu. Aziz Yıldırım, bu sefer aynı hataya düşmeyeceğinin sinyallerini veriyor. Bakın sezon başında söylediklerimizi tekrar ediyoruz. Feyenoord maçından önce sevinç çığlıkları atılırken ortada yanlış bir algılamanın olduğunu ve de Fener’de kadro zaafı bulunduğunu belirtmiştik. Halen de aynı kanaatteyiz. Yaşları uygun üç nitelikli oyuncu, Fener’i içinde bulunduğu huzursuz ortamdan rahatlıkla çıkartır. Belki bu kadroyla da ülke içinde bir şeyler olur ama tribünde rahat olunmaz. Yurt dışından da bir şeyler isteniyorsa henüz kaybedilmiş fazla bir şey yok. Üç tane nitelikli ve mevcut kadroya uygun adam, camiayı çok rahatlatır.
Sol ayağı ile uzaklardan topa falsollu bir kavis vererek attığı gol... Yükseklerden süzülüp gelen topu üç defa bakarak kontrolüne aldıktan sonra bir ince ayar vuruşuyla filelere gönderişi...
Uzatılan pası durdurmadan tek dokunuşla köşeye havale edişi... Zârif bir hareketle bir sürü adamın arasından geçirerek sunduğu gol ikrâmı...
Ve herkes sormaya başladığı; Ârif’e ne oldu böyle?!
Ömer Üründül, “Pozisyon zenginliği oluşturmaktaki becerisi ne kadar güzel” derken Ârif’in en önemli özelliğini belirtmiş oluyordu. Ârif, (bekleyen değil) topa giden, rakip kaleye topun hızını azaltmadan çabucak dönebilen, uzun toplarla buluştuğunda havalanıp ayağının içiyle yumuşatıcı bir kontrol inişini kolaylıkla gerçekleştiren nadir forvet oyuncularımızdan biridir. Dün de öyleydi, bugün de öyledir.
En ciddî kusuru, satışının olmamasıdır! Edalanmayı, teatral kasıntı tavırları takınmayı bilmiyor! “Nasıl attın o golü?” diye soruyorlar, “Şansım vardı, denk geldi” cevabını veriyor. Birisi gibi, (ismi lazım değil) bir vuruş yapıp, hayıflanma mimikleriyle, pabucuna kusur bulan tepiklenmelerle, saçlarını çekiştirip orasını burasını düzelten el kol hareketleriyle 5–10 dakikalık kısa metrajlı poz kesme filmleri çevirmeyi bilmez Ârif. Küsmez, şımarmaz, kızmaz, gururlanmaz, kulis mesajları göndermez; oyna derlerse çıkıp oynar, oynatmazlarsa kulübede sanki oynuyormuş heyecanıyla hoplayıp zıplayarak arkadaşlarını seyreder.
Gördüğünü anlamamak futbola mahsus bir iş değil ve bunun uzmanlıkla da doğrudan bir münasebeti yok. Adamdan anlamak, hangi sektörle ilgili olursa olsun, ayrı bir meleke.
Yukarıda “rakip kaleye çabucak dönebilmek” dedim. Bu özellik, forvet oyuncusu olmanın birinci şartıdır. Vaktiyle, Karagümrük’ten alınan Tarık (Kutver) Galatasaray’da santrfor olarak denenirken, topla ilk buluşmasında bir oh çekip gülümseyerek “yapabilecek bu işi” demiştim. Çünkü topu stop etme hareketini bilhassa yarım bırakmış, bir miktar hareketlenmesini sağlayarak gecikmeye meydan vermeden döndüğünde o hareketliliği kontrolüne almak suretiyle, kanat akınlarındaki hızını aynen korumuştu. Bunu becerebilen adam; yan çalımlara, geri göndermelere, tempoyu düşürücü savsaklamalara ihtiyaç duymaz ve savunmanın çoğalmasına izin vermez. Ârif işte o çeşit adamlardandır ve onun oynadığı maçlarda pozisyon vukuatı çoktur.
İyi hatırlıyorum, bir maçta Fenerbahçe’yi yalnız başına yenmişti. Sağdan, soldan, ortadan, bazen çaprazlayarak bazen rakiplerinin üstüne üstüne giderek savunmayı allak bullak etmişti. Bugüne kadar Ârif, gol atmayı düşünme ve ona göre etrafı kollama lüksüne sahip olamadı ki! Ârif’in görevi, pozisyon zenginliğinin kapılarını açmak, zorda kalanlar olursa da onların yardımına yetişip gol işinin tamamlayıcısı olmaktan ibaretti. Hakan bir maçta aut çizgisinin köşesinden ona top çıkardı, Ârif yetişmek için kendini parçaladı ve iki eliyle Hakan’a “Böyle de olmaz ki!” diye çıkışıp söylendi. Haklıydı elbette. Aut çizgisinden on sekiz üzerine top mu çıkarılırmış? Kendin vur artık!
Her maçtan önce sormuşumdur “Ârif oynuyor mu?” diye... Türkiye’de top sürerken hızlanan kaç tane adam var? Bizde, Ârif, Nihat, K. Hakan gibi oyuncular, “tekli kanat” anlayışı yüzünden ezildiler. Şimdi de Serhat aynı yokuşa sürülüyor... Galatasaray’a Küçük Hakan gelince, sol sakat problemi çözüldü. K. Hakan, Ergün, Hasan Şaş; bu, sol kanat bereketi demektir... Hepsi ip gibi dizilecek değiller; sırayla, nöbetleşerek dalıp çıkacaklar... Aynı şey sağda da olmalı. Sağbeke birini alıp, Ümit’i az ileriye kaydırmak, Ârif’in de çapraz dalışlarını katmak... Pozisyon zenginliği, kanat zenginliği demektir. Şenol Güneş bunu milli takımda uygulamaya başladı.
... Bir yere gelince, daha ileriye nasıl gidebileceğimizin telaşıyla orijinallik adına gariplikler yapabiliyoruz. Dünya üçüncüsü olmamız tesadüf değil, UEFA şampiyonu olmamız tesadüf değil. Fakat bu başarılar bize, “küçük dikkatlerle büyük meseleler çözülür” kuralını unutturmamalı. Felipe 15 dakikada 15 tane faul yaptırıyor; Felipe’nin de Ortega’nın da futbolculuğu apaçık ortadadır. Felipe, “Okan” haline getirilemez; getirilmesinin düşünülmesi de gerekmez. Bu türlü oyunculara “acemi eğitimi” uygulanmaz.
Ve de Ârif, hiç değilse şu olgunluk döneminde artık iyi anlaşılmalı, forvetin her yerinde her zaman oynayabilen “bir farklı adam” olarak görülmeli. (Bu defa santrfor mevkiinde bir rekabet cenderesine alınabileceğinden endişe ediyorum da!)
Giderilme şansını henüz kaybetmediğimiz bir şaşkınlık dalgalanması yaşıyoruz. Ârif’i anlamak, bu şaşkınlıktan kurtulmanın ilk adımı olabilir.
Hikmet Karaman, ‘Yerli Lorant’ ödülünü almayı hak ediyor. Ha Antep karşısında 65 dakika Ortega’sız takım oynatmışsınız, ha G.Saray karşısında güçlü ve hızlı oyuncu Volkan’ı defansın en gerisinde 45 dakika harcamışsınız!
Bunun ikisi de teknik anlamda aynı ölümcül hatalar. Kendi takımınız lehine olan bir değeri köreltmekle kalmıyor durumu aleyhinize çeviriyorsunuz. G.Saray’ın kaptanı Bülent bütün tecrübesine rağmen, sıkıyı görünce hâlâ panikliyor, hâlâ toptan bir an önce kurtulmak çabasıyla kafasını Mondragon’a çeviriyor. Korkarım ki, bu gidişle futbolu bırakana kadar da bu panik ve savruk halden kurtulamayacak. Allah selamet versin Lemi isimli bir oyuncumuz vardı. Lemi, çalışkandı, cevvaldi, hırslıydı... Ancak gelin görünki 25 sene top oynamasına rağmen taç atma olayını bir türlü çözememişti. Bülent’in ki o misal... Eğer Hikmet hoca ilk yarı taktik hata yapmayıp Volkan ve iki yabancı oyuncuyla ev sahibi ekibin üzerine gelse Sarı–Kırmızılı defansın hata yapması kaçınılmaz olacaktı. Belki de bu yüzden Kocaelispor ilk ciddi atağını ilk yarının bitimine 8 dakika kala yapabildi.
Yeni transfer Almaguer, ilginç bir futbol stiline sahip. Biz vaktiyle yine Allah selamet versin Vedat’ı ‘vurduğu her kafa şutu ileri değil geriye sekiyor’ diye eleştiriyorduk. Bu Meksikalı takım arkadaşı Vedat’tan bile bu konuda ilerde. İleri ya da geri değil direkt ıska geçiyor! Belki de ilk maç heyecanıdır. Bir olumlu yönü; konuşarak jest ve mimikleriyle takımı yönetmesi.
Dünkü G.Saray’ın en önemli farkı önceden olduğu gibi oyunu orta alanda ya da hücum hattında kurmuyor. Bir dönem Popescu’nun yaptığı gibi Mondragon’un hemen önünden hücuma kalkılıyor. Yeni transfer Christian için ise bir şey söylemek çok erken. Misafir oyuncu gibi sahada dolanıp durdu.
Adamlar mallarının huyunu biliyor. AB diye telef olduğumuz, yasalar çıkardığımız halde içimizin hiç de öyle demediğini, Türkiye’de çıkarılan yasaların da konulan kanunların da Orhun Yazıtları gibi kazındıkları taşta kaldıklarını biliyor elin adamı.
Biz kanun da yasa da bilmezük. İlle de uygulama demelerinin sebebini bir kere daha gösterdik. Birileri ‘kör gözüne orta parmağı’ hesabı adamları haklı çıkarmak için yükselip! yükselip! duruyorlar.
Bu adam neden bahsediyor demeyin. Evet G.Saray–Kocaeli maçındayız. Sahada eyyamcılığın kralını yapan Ali Aydın’ı izliyorum. Kocaeli’nin çırpınışını, Felipe’nin futbol resitalini, Arif’in attığı güzel golü ve kaçırdıklarını, ıskacı Meksikalı Almaguer’i, klasına yakışmayan oyun tarzıyla Christian’ı hele hele kendine dokunmayan Uğur’a Rivaldo kurnazlığında! sarı kart gösterten Mondragon’u.
Ama banane bunlardan. Çarpık ülkemin, saçma uygulamalarıyla demoralize olmuşum. G.Saray, Kocaeli’yi yense ne olur yenmese ne olur. Ezici bir çoğunlukla seçim kararı alan sonradan iptal ettirmek için telef olan demokrat! liderlerimi izliyorum. ‘Birine sempatim var’ dediği için DGM’de sorguya alınan dünya starı, ülkemin yüzakı Hakan Şükür’e reva görülenleri kızılcık şerbeti içip kan tükürerek takip ediyorum.
Hakan Şükür’ü size anlatacak değilim. Yaptığı hizmetleri, örnek sporculuğunu, ülkesini seven dürüst bir vatandaş oluşunu, yardımseverliğini. Bakın daha attığı gollerden, ülkemize kazandırdığı itibardan hiç bahsetmedim. Peki Hakan Şükür ne yaptı da DGM’de. Bizim bilmediğimiz bir şeyler varsa anlatın lütfen. Bu halini dostu da düşmanı da bilsin.
Neyse G.Saray temiz bir galibiyet aldı. Bunu bilin, diğerlerini de kafanızın bir köşesine yazın.