Başkan Bush’un Irak’ın kitle imha silahlarıyla ilgisi küresel bir önleyici saldırı (pre–emptive) stratejisi için bir bahaneden ibarettir. Bush ve danışmanları Irak ile ABD’nin küresel kontrolüne karşı duran devletlere karşı kullanılabilecek bir örnek oluşturma niyetinde. Bush, ABD’nin hiç kimsenin kendisine saldıracak bir kapasiteye sahip olmasına izin vermeyeceğini söylüyor; ancak ülkesi diğerlerini ortadan kaldıracak gücünü muhafaza edecek.
Bu tartışmayı nasıl ele almamız gerektiği kritik bir konu. Irak krizinin nasıl çözüleceği gelecekteki krizleri şekillendirecektir. Irak muhtemelen “şer eksenine” karşı yapılacak seri saldırıların bir parçası olacaktır. Muhtemelen Saddam bazı kitle imha silahlarına sahip, muhtemelen BM Güvenlik Konseyi Saddam’ın iktidardan düşürülmesi hareketine onay verecek ve muhtemelen savaş çok kolay bir şekilde kazanılacak. Zaten Irak’ın birlikleri dağıtılmıştı ve yeniden toparlanmış değiller. ABD’nin gücü ise inanılmaz derecede daha üstün.
Öyleyse neden Başkan Bush’un politikasına karşı çıkılmalı ve ne gibi değişiklikler hususunda ısrar etmeliyiz? Bush kendi siyasetini “en kötü liderlerin ellerindeki en kötü silahlarla” uğraşmak şeklinde özetliyor. Ancak, “en kötü silahlar” konusunda çok az şey yapılıyor. Uluslararası toplumun nükleer, biyolojik ve kimyasal silahları kontrol altına alma çabaları on yılı aşkın bir zamandan beri Bush’un Cumhuriyetçi Partisi tarafından sürekli olarak sabote ediliyor.
Kitle imha silahları konusundaki uluslararası normlara uymayan ülkelere karşı askeri bir harekat yalnızca eğer biz ve ABD onları uyguluyorsa meşru olabilir. “Söylediğimizi yapın, yaptığımızı yapmayın” demek, herkese bunları elde etmek için davetiye çıkarır. Tony Blair, George W. Bush’un bilerek uluslararası güvenlik sistemine anarşiyi sokmasını kabul etmekle terörizm ve silahlanmayı daha da kolaylaştırıyor. Bush yönetiminin üyeleri 1980’lerde de işbaşındaydı ve Irak İran’a karşı zehirli gaz kullandığında seslerini çıkarmadılar. Biz İngilizler de savaş arası dönemde Irak’ta başlayan ayaklanmayı bastırmak için hava kuvvetlerimizin zehirli gaz kullandığını unutmuş olabiliriz. Ama emin olabilirsiniz ki Iraklılar unutmadı.
Amerikan politikasını destekleyen iki argüman duyacaksınız. Birincisi: “Bizler demokrasileriz, bu nedenle bizim silahlarımızda sorun yok ve başka bir kontrole de gerek duymuyoruz.” Bu, çünkü bizler iyiyiz ve kötü olamayız demekten başka bir şey değil. İkincisi, sadece Batılı milletler etiğe ve hukuka inanır. Onlar gerçek dünyada iyi değil. Bu ise birinci gibi kendisi ile çelişen bir şeydir ve sinsi bir ırkçılıktır.
Bu gibi prensipleri tasdikleyen Başkan Bush’un politikalarının mimarları, bunun İran, Kuzey Kore ve en nihayetinde Çin’e karşı da uygulandığını görmeyi umuyor. Sovyetler Birliği’ni yıkmak ve Almanya’yı birleştirmiş olmaktan gurur duyan bu Cumhuriyetçiler için, görevleri şimdi Tibetlilere baskı yapan, inanç özgürlüğünü baskı altına alan Pekin’in nükleer silahla donatılmış komünist diktatörlüğü üzerinde de aynı şeyi başarmak.
Bunu söyleyince, dostlarım bana, ‘büyük planı’ ıskalamışım gibi bakıyorlar. Ancak, John Bolton, Richard Perle, Condoleezza Rice, Frank Gaffney ve Paul Wolfowitz’in yükselmekte olan Çin’e karşı önleyici siyasi–askeri strateji ile bir sorunu yok. Etkin Kamu Siyaseti Ulusal Enstitüsü’nün nükleer strateji konusundaki raporuna katkıda bulunan Büyükelçi David Smith, “ABD, Çin ile karşılıklı yıkım temelli bir caydırıcı ilişkiyi asla kabul etmemiştir. Çin’in böyle bir kapasiteye ulaşmasını engellemek için çalışacaktır.” açıklamasında bulundu.
Bize, caydırıcılık Saddam’ın Körfez Savaşı sırasında kendi silahlarını kullanmasını önlemiştir dense de, şimdi ise onun caydırılamayacağı ve önceden engellenmek zorunda olunduğu dile getiriliyor. Caydırıcılık ile bütün kitle imha silahlarının yok edilmesini yer değiştirmek daha güvenli ve daha kolaydır. Eğer küresel olarak uygulanacaksa ve nükleer silahlar konusundaki küresel yasağı delene karşı bir garanti sağlayacaksa, askeri olarak tatbik edilecek denetleme politikası son derece faydalı olacaktır. Kitle imha silahları ve insan haklarının uluslararası gündemde bir fırsat olarak bulunduğu gerçeğini kullanmak durumundayız. Önleyici stratejinin Washington tarafından ortaya konması NATO stratejisi ile çelişmektedir ve ittifakın kasım zirvesinde reddedilmelidir.
Bizim öncelikli odağımız, anayasal kolektif sorumluluk prensibi uyarınca kabine tartışmaları üzerinde titiz bir kamu münazarası olmalı. BM üyesi ülkelerin halihazırdaki yükümlülükleri uyarınca, BM’nin, Amerikan ve İngiliz nükleer silahlarını da içeren istisna olmaksızın bütün kitle imha silahlarının kontrolü ve yok edilmesi için bir konferans düzenlemesi konusunda ısrar etmeliyiz.
Eğer ekonomi ve diğer olaylar Irak’a bir saldırıyı iptal etmezse, Avam Kamarası tarafından bir savaş ilanı söz konusu olamaz; çünkü anayasa yetkiyi başbakana vermektedir. Belki de parlamentonun, halk adına savaş yapabilme yetkisini kendine mal etmesi için anayasayı değiştirmesi konusunda ısrar etmeliyiz. Böylece İngiltere o zaman Amerika’nın askeri gücünden ziyade demokratik gücünün bir kısmını ithal etmiş olur.
Royal United Services Institute’te kıdemli araştırmacı üye. Küresel Köydeki Şerif ve Haydutlar kitabının yazarı. (The Guardian, 13 Eylül 2002)
14.09.2002
|