Bugüne dek, kitaplarımda, dergi ve gazetelerdeki yazılarımda, okura, o konuyla ilgili tek ve yegane doğru düşüncenin benim düşüncem olduğunu dayatan bir davranışta olmadım hiç. Tersine, böyle davranan bilgiç “köşebent”leri de hep eleştirdim. Zaman Gazetesi dışında, yazılarımın tırpanlandığı, yayınına ambargo konduğu yerler de oldu. Üstelik bunların bazıları en “cumhuriyetçi” en “Radikal” gazete ve dergilerdi. Ben hiç “Doğru budur ey okuyucu” demedim. Ben “Oltaya gelme ey okuyucu” dedim. “Baktığın açı kadar doğru vardır” dedim. Yani, yazdığım konu hakkında, o konuya kimsenin bakmadığı bir pencere daha açmak istedim hep. Bunu ne kadar başarabildim bilemiyorum. Zaman Gazetesi’nin kalem kutusu içinde, kendi rengimde bir kalem olmaya çalıştım. Satırlarıma sindirdiğim düşüncem “Doğru” da olabilir “Yanlış” da. Bu tartışılır. Ama bildiğim bir şey var ki; “Doğru” ve “Yanlış” her ne ise, o ancak sorgulanarak bulunabilir...
Beni okuyanların hiç de alışık olmadığı bu satırları yazmamın temel nedeni, yine zülfiyar’e dokunmak üzere olmamdır. Dokunulması gereken o kadar çok zülfiyar var ki bu ülkede, bir yazarın bir ömrüne yeter de artar bile. Çünkü dört yanımız tabu, dört yanımız dogma, dört yanımız “Devrim.”
“Devrim” evet evet “Devrim” yani Türk Dil Kurumu’nun sözlük karşılığı olarak “Çevrilme, katlanma, bükülme” anlamında, Materyalist Felsefe Sözlüğü’ne göre “Nicel birikimin, nitel değişime uğrama anı” anlamında, siyasal olarak da “Toplumsal nitelik değişimi” anlamında “Devrim.” Ve, bu ülkedeki bu “Devrim”lerin hepsi, ne yazık ki birer tabu, birer dogma, dokunulmayı bekleyen birer zülfiyar...
Dokunalım bakalım onlara: Millet bir devrimi gerçekleştirebilmek için elli yıl göbek çatlatırken, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, bizim bu cennet vatanımızda kaç devrim “oldu da bitti maşallah” haberin var mı ey okuyucu? Hiç sanmıyorum. Sayalım o zaman: Cumhuriyetin ilanı, bir... Hilafetin kaldırılması, iki... Dil (Harf, yazı) devrimi, üç... Kılık kıyafet devrimi, dört... Çok partili hayata geçiş, beş... 1960 cuntası ve anayasası, altı... 1971 cuntası yedi... 1980 cuntası ve anayasası, sekiz... Serbest Pazar Ekonomisi’ne geçiş, dokuz... AB Uyum Yasaları’nın çıkışı, on.. kırmızı don...
Bunların hangi birinde “Sen” vardın ey okuyucu?.. Cumhuriyet’in ilanı dahil, hangisi sana soruldu da yapıldı?.. Bunların hepsi birer “Çevrilme, katlanma, bükülme” değil miydi?.. Bunların hepsi “Nicel birikimin, nitel değişime uğrama anı” değil miydi?.. Bunların hepsi “Toplumsal nitelik değişimi” değil miydi?.. Çevrilen, katlanan, bükülen, değiştirilen “Sen” değil miydin?..
Bu “Devrim”lerin hiçbirini tartışmıyorum, onların “Doğru”luğunu ya da “Yanlış”lığını sorgulamıyorum, “Aman efendim, dönem öyle gerektiriyordu, işimiz yoktu da halka mı soracaktık yani.” diyenlere de lafım yok. Benim lafım, 79 yılda 10 tane “Devrim” yaşayan bir ülke halkının, yani ortalama olarak her 8 yılda 1 toplumsal değişim(!) yaşayan bir ülke halkının, bu değişimlere, vitrindeki elbiselere bakar gibi bakıyor olmasınadır. Ve şimdi de, işte bu halkın, son on – on beş gündür, seçimler nedeniyle sahnelenen traji–komik oyuna da aynı boş gözlerle bakıyor olmasınadır...
Halkın, her “Devrim”e karşı bu denli kayıtsız, bu denli sessiz, bu denli hımbıl oluşu, zaten her şeyi açıklıyor aslında; Türkiye “Jakoben Demokrasi” ile yönetiliyor. Her şeyi “Yukarıdakiler” hesaplıyor kitaplıyor, her şeyi “Yukarıdakiler” uygun görüyor ya da görmüyor. Ve “O”nlar buna “Demokrasi” diyor...
1923 – 1938 yılları arasındaki her toplumsal değişim kararı, Mustafa Kemal Atatürk merkezinde, (doğru ve haklı bile olsa) yukarıdan aşağıya uygulanmadı mı? Çok partili hayata geçiş, 1950’li yıllarda (doğru ve haklı bile olsa) yukarıdan aşağıya uygulanmadı mı? Tam 3 tane cunta (doğru ve haklı bile olsa) yukarıdan aşağıya uygulanmadı mı? Turgut Özal, köhnemiş devlet kapitalizmini terk ederek, Serbest Pazar Ekonomisi’ni (doğru ve haklı bile olsa) yukarıdan aşağıya uygulamadı mı? TBMM, temeli Kopenhag Kriterleri olan, AB Uyum Yasaları’nı (doğru ve haklı bile olsa) yukarıdan aşağıya çıkarmadı mı?..
“Öyle mi giyinmek istiyorsunuz, yoksa böyle mi” diye kim sordu bize? “Öyle mi yazmak ve okumak istiyorsunuz, yoksa böyle mi” diye kim sordu bize? “Serbest Pazar Ekonomisi’ne geçelim mi, yoksa geçmeyelim mi” diye kim sordu bize? “AB’ye katılalım mı, yoksa katılmayalım mı” diye kim sordu bize? “Erken seçim yapalım mı, yoksa yapmayalım mı” diye kim sordu bize?..
“Yukarıdakiler”in bizi adam yerine koymamasının haklı nedenleri var elbette; doğar doğmaz ebesinden; 5 yaşında, çok yaramaz diye anasından; ilkokulda, kerrat cetvelini ezberleyemedi diye öğretmeninden; ortaokulda, dersi kırdı diye müdüründen; lisede, aşık oldu diye babasından; üniversite kantininde, karşıt görüşlü diye öteki görüşlüden; meydanlarda, slogan attı diye polisten; fabrikada, yanlış vidayı sıktı diye usta başından; evde, yemek tuzlu oldu diye kocasından; askerde, bir düğmesi açık diye komutanından; birinci şubede, diğer arkadaşlarının adını vermedi diye işkencecisinden; tribünde, bu takımı tutuyor diye öteki takımın taraftarlarından; iş hayatında, çekini zamanında ödeyemedi diye çek–senet mafyasından; pavyonda, istediği şarkıyı söylemedi diye müşteriden, dayak yiye yiye büyümüş bir halkız biz; çoktan unuttuk, kafamızı kaldırıp ensemize vuranlara bakmayı...
Hani birisi kafasına göre bir şey yapmaya çalıştığında, ötekiler hemen “Hooop!.. Burası Patagonya mı kardeşim?!” derler ya hep, burası galiba “Patagonya.”
15.09.2002
|