|
Kerkük’ten yansımalar
Dış politikamızdaki soğuk savaş dönemi alışkanlıklarını ve özlemini geçmişte çok konu ettim. Türkiye kendi içindeki dinamizmi kuşatamadığı ölçüde, çevresinde de yıllar boyunca değişmeyen bir dünya varsaydı. Bugün geleceğe bakışımızda da aynı hayalci idealizm etkili.
Bize uyan ya da işimize gelen durumların hiç değişmeyeceğini varsayan; bütün dış politika enerjisini var olan durumun korunması üzerine temellendiren bir bakış. Oysa açıktır ki değişim kaçınılmaz... Dolayısıyla eldeki avantajların korunması ancak sürekli bir değişim stratejisi içinde mümkün. Biz ise söz konusu strateji eksikliğini pozisyon değişimi ile kapatıyoruz. Örneğin Kıbrıs’ta duyarsızlıkla başlayan bir siyasetten ilhaka, oradan federasyona, konfederasyona ve nihayet yeniden ilhaka geliyoruz. Ne var ki bu farklılaşma, çeşitli edilgen konumların art arda gelmesinden başka bir şey değil. Pozisyonumuz ne olursa olsun, asıl peşinde olduğumuz var olan durumun aynen sürmesi.
Buradaki sorun resmi milliyetçi bakışın, meseleleri kendi vatandaşının lehine çözmek için gereken ortak arayışların önünü kesmesi. Rum tarafı haklı olmadığı bir davada, sadece basiretsizliğimizi kullanarak işi bu noktaya kadar getirdi. Şimdi aynı olay Kuzey Irak’la ilgili yaşanmaya başlandı. Başta bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına karşı olan Türkiye, bugün federal çözüme de itiraz ediyor. Musul ve Kerkük konusunda hiçbir talebi olmayan, bu alanda adım atmamış olan Türkiye; Savunma Bakanı’nın ağzından bu kentlerin Misak–ı Milli sınırlarımız içinde olduğunu ilan ediyor. Gerçekte bu iki çıkış birbirine bağlı: Çünkü ancak bu kentleri Misak–ı Milli sınırları içine alırsanız, Kuzey Irak’ta federal bir çözüme karşı çıkma meşruiyetiniz olabilir.
Böylece Türkiye uzun bir aradan sonra kendi sınırlarını milli tasavvurunda genişletmiş olduğu mesajını veriyor; ve buna dayanarak başka bir coğrafyadaki insanların kendi kaderlerini tayin etme hakkı üzerinde hak talep ediyor. Saddam rejimi altında yaşayan Türkmenler için kılını kıpırdatmayan, Kerkük’ün Araplaştırılmasından gocunmayan Türkiye; şimdi Türkmenlerin Kürtler karşısındaki haklarının savunucusu olmaya çalışıyor. Ne var ki aynen Kıbrıs konusunda olduğu gibi, bu pozisyon da değişen dünyanın ruhuna uygun bir stratejiyi yansıtmıyor. Aksine, üzerinde düşünülmemiş bir meselede karşılaşılan yeni duruma verilen milliyetçi bir refleks olarak kalıyor.
Bizim tam anlamadığımız veya anlamak istemediğimiz şey ise, dünyanın bu durumun farkında olduğu; Türkiye ile ilgili olarak yukarıdaki tespiti zaten yaptığı. Barzani’nin yetkililerimizi şaşırtan ‘özgüveni’ de buradan kaynaklanıyor. Art arda yaptığı açıklamalarda Barzani ısrarla “Kerkük’ün Kürdistan’ın kalbi” olduğunu vurgulamakla kalmıyor; daha da ileri giderek, Türkiye’nin bölgeye müdahalesi durumunda bir ‘Kürt intifadası’ ile karşılaşacağını söylüyor. Nihayet aynı Barzani Türkiye’nin öncelikli işinin kendi 15 milyon Kürt vatandaşının sorunlarını çözmek olması gerektiğini eklemeyi de ihmal etmiyor.
Galiba artık bizi dış politikada kısırlaştıran bakışımızla yüzleşmemiz zamanı geliyor. Dünya değişecek ve meseleler giderek o meselelerin asli sahipleri tarafından çözümlenecek. Türkiye bölge gücü olmak istiyorsa, değişimi durduran değil; değişimi yaşayacak olanların taleplerini gerçekleştirmek üzere başvuracakları dinamik bir bakışın temsilcisi olmalı.
16.09.2002
|