İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
16.09.2002
Pazartesi
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür-Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  English
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi
 
 


  Yorum

11 Eylül ve Ankara-Brüksel ilişkileri

Selçuk Gültaşlı



İkinci uçağın İkiz Kuleler’in Güney–Kuzey olarak isimlendirilen binalarından birine çarptığını televizyondan gördüm. Muhtemelen bir kaza oldu diye düşünüyorum. Zira yaklaşık 50 yıl önce New York’ta dönemin en yüksek binası olan Empire State’e de bir uçak çarpmıştı. Ama o uçak: 1– Savaş uçağıydı 2– Empire State binasına sabaha doğru, yani hava ağarmamışken çarpmıştı. Bir gariplik olduğu belliydi.

Saatler geçtikçe saldırının çok iyi örgütlenmiş bir terör eylemi olduğu netleşiyor. Şaşkınlıkla yolcu uçaklarının içindekilere ne olduğunu soruyorum. Uçakların içindeki yolcularla birlikte bir füze gibi kullanıldıklarının idrakine varınca, dehşetin derinliği artıyor.

Avrupa’nın başkentindeki havayı koklamak için yola çıkıyoruz. NATO karargahına doğru yol alıyoruz. Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’de büyük bir panik var. Avrupa Parlamentosu, AB Komisyon ve Konsey binaları ile NATO karargahının bulunduğu Brüksel’de normal zamanlarda varlıklarından şüphe duyduğunuz polisler her tarafı sarmışlar. Özellikle NATO yolu ve AB’nin merkez binalarının bulunduğu Schumann Meydanı’na giden yollar tamamıyla kesilmiş. ABD’deki saldırıların bütün Batı dünyasına karşı girişilen bir terör eylemi olabileceğinden şüphelenen Brükselliler hemen tedbirlerini almışlar.

Sabaha kadar televizyonlardan yüzlerce defa 2. uçağın kulelerden birine çarpma anını seyrediyorum. Aklıma hep uçağın içindekilerin kuleleri görünce ne düşündükleri geliyor. Acaba ne düşündüler? Muhtemelen, herkesin ilk anlarda anlamakta zorluk çektiği gibi, uçağın kendileri içindeyken bir füze gibi kullanılabileceğini tahayyül bile etmiyorlardı.

Tatil mahmurluğundaki Brüksel büyük bir şokun ardından toparlanmaya çalışıyor. Komisyon Başkanı Romano Prodi ve Yüksek Temsilci Javier Solana Rusya’ya yaptıkları geziyi keserek alelacele Brüksel’e döndüler. Ayağının tozuyla gece 10.00’da kısa bir açıklama yapan Prodi’nin bakışlarında hâlâ olanları anlamlandırmaya çalışan ifadeler vardı.

Hemen ertesi günü NATO Genel Sekreteri Lord Robertson, NATO’nun 5. maddesinin 53 yıllık tarihinde ilk kez kullanılacağını açıkladı; yani herhangi bir NATO üyesine yapılmış saldırı bütün üyelere yapılmış gibi addedilecek ve ortak savunma yapılacaktı.

Saldırının ardından –şu an görünen itibarıyla– Usame bin Ladin’in; yani Müslüman olma iddiasındaki insanların çıkması, İslam âlemini bir anda mercek altına soktu.

11 Eylül’ün anlamı, mesajı, dehşeti ilerleyen günlerde daha da belirginleşti. Çoğu siyaset bilimci, yorumcu artık Amerikan tarzıyla 9/11 olarak anılmaya başlanan olayın bir milat olacağını belirtiyorlardı. Sovyetler’in çöküşü ile tek kutuplu dünya düzenine geçen uluslararası sistemin 11 Eylül ile sarsıldığını ve yepyeni bir sisteme girildiğini savunan yorumcular, hem ABD’nin gücünün daha da belirginleşeceğini hem de Washington’un dünya hakimiyetine itirazların güçlenerek artacağı yeni bir döneme girileceğinin haberini veriyorlardı.

11 Eylül’ün dünya sisteminde yeni bir milada işaret ettiği ya da saldırının bütün bilinen konvansiyonel terör yöntemlerini bir anda geçersiz kıldığı gibi son derece önemli konular bu makalenin kapsama alanının dışında. Bu makalede 11 Eylül’ün ardından Brüksel–Ankara hattındaki gelişmelerin nasıl evrildiğine bakmaya çalışacağız.

11 Eylül’le birlikte sadece ABD’de değil, bütün Batı âleminde bir İslam fobisinin, onlarca yıldır üzeri küllenen Müslümanlarla ilgili önyargıların bir anda serbest dolaşıma çıkması Batılı liderleri dahi şaşkına çevirdi. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi istisnası ile bütün Batılı liderler, 11 Eylül’ün ardından Müslümanlara yönelik saldırılara karşı net ve tutarlı tavırlar aldılar. Başta ABD Başkanı George W. Bush olmak üzere, birçok Avrupalı lider ve AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi, cami ya da İslam merkezlerini gezerek, mücadelelerinin teröre karşı olduğunu, dünyanın en büyük dinlerinden olan İslam ile bir sorunları olamayacağını defalarca vurguladılar. ABD Başkanı Bush, İngilizcede hem ‘Haçlı Seferi’ hem de ‘topyekûn mücadele’ anlamına gelen ‘crusade’ kelimesini ikinci anlamında kullanmasına rağmen, defalarca özür diledi ve ‘crusade’ kelimesini kullanmaktan hemen vazgeçti. Görsel ve yazılı basındaki tepkiler ise temelde ikiye ayrıldı. İlk gruptaki yorumcular, İslam âleminin son 2–3 yüzyıldır Hıristiyanlar karşısında ezildiğini, ne bilimde ne sanatta ne de dünya siyasetinde herhangi bir varlık ortaya koyamadıklarından bahisle aşağılık kompleksine dûçar olan Müslümanların bu işlere soyunduklarını iddia ettiler. İtalyan Başbakanı Berlusconi’nin sözlerinde somutlaştığı gibi Batı medeniyeti İslam uygarlığından üstündü ve Müslümanlar bu üstünlük karşısında eziliyordu. Müslümanlar tepkilerini 11 Eylül gibi saldırılarda gösteriyorlardı. Batı ancak Müslümanları eğiterek, medeni dünyaya katabilirdi.

İkinci gruptakiler ise, İslam ile Hıristiyanlık arasında sanılanın aksine büyük ortaklıklar olduğunu, Kur’an ve İncil’in aynı kaynaktan geldiğini, 8 ya da 9. yüzyılda İslam ile Hıristiyanlık arasındaki benzer pratiklerin bugün iki Hıristiyan mezhebi arasındaki benzerliklerden çok daha yoğun olduğunu yazdılar. Amerikan Newsweek dergisi konuyu kapağında işleyerek iki dinin birbirine ne kadar çok benzediğini vurguladı. Newsweek, modern Avrupa’nın doğuşunda İspanya’da 8 yüzyıl hüküm süren Endülüs Emevi devletinin katkılarına geniş yer ayırdı. Aydınlanmayı tetikleyen Reform sürecinin Endülüs üzerinden Avrupa’ya ulaşan Klasik Yunan filozoflarının tercümeleri ile mümkün olduğu yazıldı.

Newsweek, Hıristiyanlar arasında pek bilinmeyen bir gerçeği de sayfalarına taşıdı: Hıristiyanlar Hz. Muhammed’i peygamber kabul etmezken, Müslümanlar Hz. İsa’yı en büyük peygamberlerden biri olarak görüp, tazimde kusur etmiyorlardı.

Ancak 1. gruptakilerin fikirleri halk katında kısmen kabul gördü: Avrupa’da da Müslümanlara yönelik saldırılarda artış oldu. AB’nin yaptırdığı bir araştırmaya göre, 11 Eylül’ün ardından Avrupa’da yaşayan Müslümanlar ‘terörist’ olmadıklarını ispata zorlanıyorlardı.

Huntington’ın 1990’lı yılların başında ortaya attığı ‘medeniyetler çatışması’ tezinin doğrulandığını bile yazanlar oldu. Böyle bir ortamda iki büyük medeniyet arasındaki en güçlü köprüyü şüphesiz Türkiye kurabilirdi. Bu açıdan bakıldığında 11 Eylül Türkiye’nin stratejik değerini artırdı denebilir.

Zira Türkiye, 50 yıldır NATO’nun ilk ve tek Müslüman üyesi, Avrupa Konseyi’nin yakın zamana kadar tek Müslüman üyesiydi. En önemlisi de Türkiye kurulduğu 1923’ten bu yana Osmanlı’dan başlayan Batı yönelişini sorgulanamaz şekilde sabitleştirmişti. Katı laiklik hilafetin merkezi olmuş ve bu özelliği ile emperyalist Batı’yı ürkütmüş Türkiye’de uygulanmaya başladı. Mustafa Kemal çok kısa sürede büyük reformlar yaparak, ülkesini Batılılaştırmak istedi.

AB ile 12 Eylül 1963’te Ortaklık Anlaşması, 1987’de tam üyelik başvurusu yapan Türkiye nihayet 10 Aralık 1999’da aday oldu. Yüzlerce yıldır Avrupa’da İslam’ın hamiliğini yapan ve Hıristiyanları Müslümanlaştırmak isteyen Osmanlı’nın varisi Türkiye, Hıristiyan Batı’ya kabul edilmek üzereydi. 11 Eylül hengamesinde Müslümanlar ile Hıristiyanları kamplara bölmek isteyenlere AB’nin Türkiye üzerinden ret cevabı vermesi güçlü bir ihtimaldi. 11 Eylül’den sonra Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nda toplanan Avrupa Sosyal Demokratları, dünya sisteminde İslam–Hıristiyan kamplaşmasını engellemenin en etkin yollarından birinin, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi arasına bir İslam ülkesinin alınması olduğunu duyurdu. Bu duyuru da Avrupalı Sosyal Demokratların en kıdemli ağzından, Britanya Dışişleri eski Bakanı Robin Cook’tan geldi.

Türkiye, katı laiklik yorumları ve yakın geçmişindeki 28 Şubat tecrübesinin İslam âleminde uyandırdığı tepkiyi bilmekle birlikte yine de iki medeniyet arasındaki en uygun köprünün kendisi olacağını erken gördü ve dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem, şubat ayı ortalarında İstanbul’da yapılmak üzere AB ve İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) arasında bir zirve teklif etti. Teklif ciddi bir hüsn–ü kabul gördü ve İstanbul toplantısı başarı ile şubat ortasında gerçekleştirildi.

Türkiye’nin yeni uluslararası şartları, AB nezdinde değerlendirmek için yaptığı ataklara AB’nin çok olumlu cevap verdiğini söylemek zor.

11 Eylül’ün üzerinden daha bir ay geçmeden o zamanki AB dönem başkanı Belçika’nın Gent kentinde yapılan zirvede AB’nin en sivil kurumu Avrupa Parlamentosu’nun o dönemki başkanı Nicole Fontaine, Müslümanların kendilerine ayrımcılık yapıldığını düşündükleri bütün uygulamalara bir an önce son verilmesi çağrısı yapmıştı. Fontaine’in çağrısından birkaç dakika sonra Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili bir soruya “Türkler henüz hazır değil.” deyip kestirip atması, ciddi bir çelişkiye işaret ediyordu. Eğer AB, Müslümanlara yönelik bir ayrımcılık yapılmadığını bütün dünyaya göstermek istiyorsa bunu en güzel tek Müslüman aday ülke olan Türkiye üzerinden yapabilirdi. Ama onu da reddediyordu.

AB, 11 Eylül’ün ardından Türkiye üzerinden bu tür mesajlar vermeyi pek denemedi.

ABD, Türkiye’yi İslam âlemine bir model olarak sunmak için elinden geleni yaparken, AB daha umursamaz bir tavır takındı. Amerikalıların, Avrupalıları “çapsız stratejistler” olarak nitelendirmesinin altında da bu yatıyor.

11 Eylül saldırılarının, Batı’ya en yakın ve birçok kurumuna üye tek Müslüman ülke olan Türkiye’nin stratejik önemine vurgu yaptığına şüphe yok. Ancak bu önemin AB söz konusu olduğunda büyük bir heyecana yol açtığını söylemek doğru olmaz. AB, son tahlilde Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ne uyup da gelmesini ve üyeliğini mümkün olduğu kadar asgari maliyetle başarmak istiyor. Dolayısıyla Türkiye’nin hızlandırılmış muhtemel üyeliği ile 11 Eylül’den sonra ciddi şekilde tırmanan İslam–Hıristiyan karşıtlığına bir cevap verme düşüncesi şu an Brüksel’in öncelikleri arasında değil.

16.09.2002


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Diğer Yorumlar

> Amerika’nın cevval, cesur büyükanneleri Elif Şafak (15.09.2002)

> Burası galiba “Patagonya” Uğur Özakıncı (15.09.2002)

> Fantezi gerçeğe dönüşürse! Rasih Yılmaz (14.09.2002)

> Önce Irak, sonra İran ve Çin Dan Plesch (14.09.2002)

> 11 Eylül’ün uluslararası hukuka etkisi Ferit Hakan Baykal (13.09.2002)

> Geri sayım başladı! Aydoğan Vatandaş (13.09.2002)

> 11 Eylül, dünyayı ikiye böldü mü? Muhammed Imare (12.09.2002)

> Fantastik sınırlar M. Naci Bostancı (12.09.2002)

> 11 Eylül terörünün etkisi Graham E. Fuller (11.09.2002)

> 11 Eylül ne getirdi ne götürdü? Nihat Ali Özcan (11.09.2002)

> 11 Eylül tüm dünyayı sarstı Victor Çerepkov (10.09.2002)

> Müslümanlar, Rusya’nın hoşgörüsünü test ediyor (10.09.2002)

> Bir yıl sonra 11 Eylül (09.09.2002)

> Fukuyama yanılıyor Mustafa Erdoğan (08.09.2002)

> Ahlak ve ekonomi: Rusya’nın vicdanı Murat Şengül (08.09.2002)







GAZETE SAYFALARI


 




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.