İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
17.09.2002
Salı
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür-Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  English
  Reklam
  Künye / İletisim
  Basın özetleri
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi
 
 


  Yorum

9/11: Gerçeği, yalnızca gerçeği!

M. Nedim Hazar



26 Ağustos 1998 tarihli bir gazete haberi: “Terör bu defa Sylvester Stallone, Bruce Willis gibi ünlülerin sahibi olduğu Planet Hollywood zincirinin Güney Afrika’daki Cape Town şubesini hedef aldı. 2 kişi öldü, 27 kişi yaralandı. Patlamanın ABD’nin operasyonlarına misilleme olduğu sanılıyor. FBI bölgede araştırmalara başladı.” Reel bir terör eylemi, bir ülkenin yaptıklarını, o ülkenin beyazperde üzerindeki kahramanlarının mevzilerine saldırarak ödetmeye çalışan ilginç bir durum. Stallone’un ‘Rambo’, Willis’in de ‘Die Hard’ gibi filmlerin eli silahlı kahramanı olduğunu hatırlatmaya gerek yok sanırım.

Sinema tarihinde önemli bir kavşak olarak görülen Wachowski kardeşlerin hit filmi Matrix (1999), bildiğimiz fiziksel gerçekliğin devasa bir mega–bilgisayar tarafından tasarlanmış ve üretilmiş sanal bir gerçeklik olabileceğini anlatıyordu. Kahramanımız Neo (K. Reeves) “gerçek gerçeklik”e uyandığında gördüğü şey, küresel bir savaş sonrası Chicago’dan artakalan yanmış yıkıntılarla dolu ürpertici, kirli ıssız bir alandır. İşte o an, direniş önderi Morpheus ironik bir selamlama patlatır: “Gerçeğin çölüne hoş geldin!”. 11 Eylül sonrası Tv ekranlarına yansıyan görüntülerin bir benzeri durumdur bu. Ve bu büyük şoklama sonucunda insanlık kendi zihnine soruyu sorar: ‘Nedir bu yaşadıklarımız?’ Sanal gerçekliğin, reel gerçekten bir adım öne geçişi mi; yoksa önceden kurgulanmış ve bir şekilde bilinçaltına yerleştirilmiş sanal gerçekliğin yaşamları etki altına almasının sonucu mu?

Esasen sinema tarihinin geçmişine baktığımızda, görüntüyü filme alan araçların keşfinin gerçeği belgeleme arayışlarından çıktığını görüyoruz. Kinetografın ortaya çıkışı, bir iddia üzerine (iddia atların koşarken 4 ayaklarının aynı anda yerden kesilip kesilmediğidir) kurulan seri fotoğraf makinelerinin çalışmasından çakan fikir kıvılcımları sonucudur. 1882’de Fransız fizyolog Etienne– Jules Marey kuşların uçuşunu saptamak amacıyla saniyede 12 fotoğraf çekebilen “fotoğraf tüfeği” adını verdiği bir aygıt geliştirdiğinde, Lumierre kardeşler için her şey hazırlanmış oldu. Sinemanın ilk ürünleri gündelik gerçeğin perdeye yansıtılmasıydı: Bahçe sulayan bahçıvan, gara giren tren, mama yiyen bebek, fabrikadan çıkan işçiler vb.. İnsanoğlu ‘kurgu’yu keşfettikten sonra sinemanın ürkütücü etkisi de ortaya çıkmaya başladı. Fransız G. Melies öykülü sinemanın kapısını ardına kadar araladıktan sonra, o güne kadar genelde askeri belgeselciler tarafından kullanılan sinema sanata dönüştü. Ve çok kısa süre içerisinde sanatın nasıl bir silah olabileceği gerçeği bir kez daha kanıtlandı. Propaganda sineması, kitleleri etkileyen sinema akımları, ideolojik baskılardan dolayı Avrupa’dan kaçan sinemacıların oluşturduğu Hollywood. Amerikan film endüstrisi az zamanda o kadar yol katetti ki, henüz 2. Dünya Savaşı sırasında Pentagon sinemanın gücünü kavrayıp Hollywood ile işbirliği yaparak çalışan Enformasyon Bürosu’nu kurdu. İlginçtir aynı büro yıllar sonra 9/11’den sonra sponsorluk yaparak Kuzey Kaliforniya Üniversitesi Teknoloji Fakültesi aracılığıyla, senarist Steven De Suuza (Die Hard / Zor Ölüm), yönetmen Joseph Zito (Delta Force / Delta Gücü, Point Last Seen), David Fincher ve Spike Jonze ile birçok görüşme düzenledi. Ünlü Variety dergisinin haberine göre üniversitenin 1999 yılında Amerikan ordusu ile yaptığı özel anlaşma sonucu kurduğu ‘’Yaratıcı Teknolojiler Enstitüsü’’ de yardımcı oluyor. Enstitünün Başkanı Tuğgeneral Kenneth Bergquist tarafından yönetilen bu görüşmelerin amacı, terör saldırıları senaryolarının kurgulanması ve gerçekçi repliklerin yazılmasıydı.

Kahraman için düşman gerek!

2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’de ciddi bir ‘Düşmansızlık’ sendromu gözlenmişti. Aynı anda Hollywood da filmlerine yeni düşmanlar bulmak için çalışmalara başladı. Uzaylılar, teröristler, kafayı yemiş asker emeklileri ve bilcümle kötücül kahramanların keşfi bu döneme denk geliyor. Ama Allah var, çizgi roman sektörünün sinemaya verdiği desteği inkar etmemek lazım. Superman, Spiderman, Captain America, Batman vs... Hepsi bu dönemde popülerliklerinin zirvesine ulaşıp, Amerika sokaklarında kol gezen iflah olmaz kötülere hadlerini bildiriyorlardı. Hatta bu çizgi romanların Türkiye gibi Müslüman ülke ‘Punier’larında bile ‘Arap terörü’ konulu sayıları bulunmaktadır. Saldırı sonrası yayınlanan nüshalarında da, çizgi kahramanlarımız önce teselli, ardından intikam maceralarına atılmaya başladılar. Spiderman’in siyah kapaklı olay sonrası nüshasında, Dr. Doom, enkaz başında gözyaşları dökerken çizilmiştir. Bu noktada M. Night Shyamalan’ın ‘Kırılamayan–Unbreakable’ filmini hatırlamak lazım. Kendi çocuğu ve eşine karşı mesafeli, soğuk ve duygularını belli etmeyen, ölümsüz ve inanılmaz güçlü kahramanımız (B. Willis), çizgi romanlara kafayı takmış siyah derili (S. L. Jackson) mutlak kötüye karşı mücadele verirken, sıradan bir insan olarak kalabalıkların arasında gezinip, kötülüğün kokularını alıyor, sezgisiyle kötüleri buluyordu.

Hollywood’un yıllardan beri süregelen ‘imgelem oluşturma’ yeteneği dünya tarihinin en büyük ve önemli terörist saldırısının hemen akabinde kullanılan en büyük silaha dönüştü. Hollywood–ABD yönetimi arasında muazzam bir işbirliği yaşanmaya başlamıştı. Aslında sinema sektörü bu tür durumlara yabancı da sayılmazdı. Hollywood’un patronu sayılan, Amerikan Sinema Birliği’nin Başkanı Jack J. Valenti, Vietnam Savaşı döneminde de başkanlık yapan Johnson’un da üç yıl danışmanlığını yapan isimdi. Birliğe Walt Disney, Sony Pictures, M.G.M, Paramount, Twentieth Century Fox, Universal Pictures ve Warnes Bros. gibi önemli firmalar üye. İktidar–sinema işbirliği yaşanan saldırı sonucu o kadar ileri noktalara ulaştı ki, Fransız Le Monde gazetesi bunu manşetine kadar taşıdı: ‘Hollywood senaryolarını CIA yazıyor!’ Bugünlerde ülkemizde de gösterime giren ‘En Büyük Korku– The Sum of All Fears’ filminin senaryosunu Paramount şirketinin çok önceden CIA’ya gönderip onaylattığı yazılıp çiziliyor Avrupa medyasında.

Sanat eleştirmenleri Picasso tablolarının insan üzerinde oluşturduğu sarsıcı şoku açıklamaya çalışırken şöyle cümleler kullanırlar: ‘Picasso, fizik alanında çoktan izlenmeye ve gözlenmeye başlanmış olan “parçalanma” olgusunu ilk kez resme aktardığı için yadırgamayla karşılandı. Yadırganan ya da yadsınan şey, resmin dayattığı gerçeklik algısından çok bu algının yarattığı estetikti belki de. Süreci tanımayanlar için o sürecin yol açtığı sonuç “şok”tur çoğu kez. Odak parçalanmıştı ve gerçek artık güvenilir ve kavranabilir bir bütün olmaktan çıkmıştı. Aksine, ele gelmez, kaygan ve yorucu bir görecelik vardı bu yeni estetikte.’ 9/11’de yaşananlar aslında aklımızı karıştıran ve bu karışıklığa rağmen algı dünyamıza çoktan yerleşmiş bir şiddetin şimdilik ulaşılan en son zirvesiydi. Sanatın post–absurd imgeleminin dahi tümüyle yok etmeye kıyamadığı “anlam” 11 Eylül ve sonrasında yaşanan post–modern şiddeti aşamadı. İşte bu sebeple ABD toprakları gerçekte sayısı çok az, ancak filmlerinde sıkça gördüğümüz, birinci alarm durumu ‘Charlie’ye geçti!

Hollywood sinemasının kurmacayla oluşturduğu bir senaryonun kare kare çekimi gibiydi yaşananlar. Gerçeklik, kurmacaya inanılmaz bir fark atarak öne geçmişti! Ve daha da önemlisi, iyisiyle kötüsüyle kahramanları da filmlerden çıkma gibiydi! Gilles Kippel, Üsame bin Ladin için, ‘Tam bir Hollywood starı gibi’ derken, elindeki Kalaşnikof’u ve tarzıyla Ladin, James Bond filmlerinin ıslah olmaz kötü karakteri Ernst Stavro Blofeld gibiydi. Malum, Blofeld de, elinde tuttuğu beyaz tüylü kediyi okşayarak, uyuşturucunun işlenmesi ve paketlenmesi, New York’u yok edecek bir füzenin yapımı ve daha çuval dolusu küresel yıkım peşinde koşuyordu.

Teknolojinin hızlı gelişmesi, sinemaya inanılması güç bir kazanım verdi. Beyazperde sadece rüyalarda görülebilecek imgelemleri insanoğlunun gözü önünde, sesiyle ve efektiyle beraber göstermeye başladı. Sanal gerçeklik, gerçeği çok fazla önemsemeden, hatta çoğu zaman bilerek çarpıtarak, görsel efekti ardına alıp modern dünyaya yeni tarihler, yaşanmışlıklar armağan etmeye başladı. Bir Ridley Scott filmi olan ‘Black Hawk Down’ yakın tarihte yaşanan Somali Operasyonu’nu gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir tez ile insanlığa sundu.

Sinema: Kitlesel fetih silahı!

www.saloon.com isimli internet dergisi ‘forbidden letters’ bölümünde okurlarının 9/11 ile ilgili hissiyatlarını yayınladı. En ilginçlerinden biri de Todd VanDerWerff isimli bir USA vatandaşının yazdıkları; “ Neyse artık benim kuşağımın başına da bir iş geldi. Artık bunak büyükbabamların Pearl Harbor zırvalarını, bizim kuşağın neden doğru dürüst bir yön tutturamadığı şikayetlerini duymak zorunda kalmayacağım.”

Ve 9/11 ile ilgili filmlerin startını Amerika’nın resmi makamları verdiler. Ülke üzerinde psikolojik bir toparlanma süreci oluşturmak isteyen Bush İktidarı kolları sıvayıp Tv ve sinemayı kullanmaya başladı bile. Bunlardan ilki kendileri açısından biraz hayal kırıklığı ile sonuçlandı gibi. Fransa’yı yedeğine alarak yaptırılan ‘11 Eylül’e 11 Film’ projesi için değişik kıtalardan renkli 11 yönetmenin filmlerinin yarısı 11 Eylül’den yola çıkarak Amerikan eleştirisi yapıyor. Youssef Chahine, Amos Gitai, Alejandro Gonzalez Inniaritu, Shohei Imamura, Claude Lelouch, Ken Loach, Mira Nair, Idrissa Ouedraogo, Sean Penn, Danis Tanovic, Samira Makhmalbaf gibi isimlerin çektiği 11 dakika, 9 saniye 01 saliselik 11 film başta Amerikan medyası olmak üzere büyük eleştiriler aldı. Yıllar önce yukarıda bahsini ettiğimiz ‘masa’nın Stanley Kubrick’e yaptırdığı ‘Dr. Strangelove’ benzeri bir tersine tepki söz konusu olan filmler oldukça ilginç öykülere sahip. Bunların en ilginçleri Burkina Fasolu yönetmen İdrissa Ouedraogo’nun çektiği gazete dağıtıcısı yoksul bir çocuğun öyküsü. Film, ölüm döşeğindeki annesine ilaç almak için okuldan kaçan ve sokaklarda gazete satan yoksul bir çocuğun acıklı öyküsünü işliyor. Çocuk bir gün sattığı gazetelerden birinde Üsame bin Ladin’in resmini görüyor ve sokaktaki adamlardan birine çok benzediğini fark ediyor. Sonunda adamın Bin Ladin olduğuna kanaat getiren çocuk arkadaşlarıyla muzipçe bir plan yaparak adamı kaçırmayı ve Bin Ladin’in başına konan 25 milyon dolarlık ödülü almayı planlıyor.. Mısırlı Youssef Chahine’in eleştiri oklarıysa ABD’nin dış politikasını hedef alıyor. 1983 yılında Lübnan’a yapılan terörist saldırılar sonucu yaşamını yitiren Amerikalı donanma subayının hayaleti Hiroşima, Nagasaki ve Ortadoğu örnekleriyle aydınlanıyor ve gerçekle yüzleşiyor. Ünlü İranlı yönetmen Muhsin Makhmalbaf’ın kızı Samira Makhmalbaf tarafından Afganistan’da çekilen filmin odağında ise çocuklar var. Film, Afgan mülteci çocuklara 11 Eylül saldırılarının hikayesini ve ne anlama geldiğini anlatmaya çalışan bir öğretmenin etrafında dönüyor. Dersin sonunda öğretmen çocuklar toplu halde üzerinde dumanlar tüten bir bacanın dibinde dururken görünüyorlar. Görüntüyse ateşler içindeki kulelerden birini andırıyor.

Şimdilerde de birçok Hollywood stüdyosunda eminim 11 Eylül Saldırısı ile ilgili senaryolar yazılıyor, projeler hazırlanıyor. Bütün insanlığın gözü önünde cereyan eden bir trajedinin belki yüzlerce değişik açıdan görüntüsünü izleyeceğiz önümüzdeki yıllarda. Ve bize sunulan gerçekliğin kurmacadan ibaret olduğunu unuttuğumuz an, tarihin sinema diliyle yazıldığına inanacak, sürrealitenin realiteye mağlubiyetine katkıda bulunacağız. Tâ ki, film akademilerinde, yönetmen ve senaristlere, ‘Gerçeği, yalnızca gerçeği filme aktaracağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim’ andını yaptıracakları zamana kadar!

17.09.2002


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Diğer Yorumlar

> BM rotası James A. Baker III (17.09.2002)

> 11 Eylül ve Ankara-Brüksel ilişkileri Selçuk Gültaşlı (16.09.2002)

> Amerika’nın cevval, cesur büyükanneleri Elif Şafak (15.09.2002)

> Burası galiba “Patagonya” Uğur Özakıncı (15.09.2002)

> Fantezi gerçeğe dönüşürse! Rasih Yılmaz (14.09.2002)

> Önce Irak, sonra İran ve Çin Dan Plesch (14.09.2002)

> 11 Eylül’ün uluslararası hukuka etkisi Ferit Hakan Baykal (13.09.2002)

> Geri sayım başladı! Aydoğan Vatandaş (13.09.2002)

> 11 Eylül, dünyayı ikiye böldü mü? Muhammed Imare (12.09.2002)

> Fantastik sınırlar M. Naci Bostancı (12.09.2002)

> 11 Eylül terörünün etkisi Graham E. Fuller (11.09.2002)

> 11 Eylül ne getirdi ne götürdü? Nihat Ali Özcan (11.09.2002)

> 11 Eylül tüm dünyayı sarstı Victor Çerepkov (10.09.2002)

> Müslümanlar, Rusya’nın hoşgörüsünü test ediyor (10.09.2002)

> Bir yıl sonra 11 Eylül (09.09.2002)







GAZETE SAYFALARI


 




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2002 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.