Başkan Bush Birleşmiş Milletler’e gitmekle, hem Amerika’nın değerleri, hem de Amerika’nın ulusal çıkarları açısından doğru şeyi yaptı. Dünyanın kamu vicdanına yönelik yaptığı konuşma ile Irak konusunda büyük bir ahlaki destek sağladı. Ayrıca pek çok potansiyel müttefikini de elbette ikna etti. İleriki haftalarda diplomatik bir çözüm sunmakla, her ne kadar Güvenlik Konseyi’nin kesin bir desteğini sağlamasa da, o şimdi daha iyi bir şans yakalamış durumda. Ve bu zor, fakat haklı girişim potansiyel siyasi, ekonomik ve dış politik zararları düşürmede çok faydalı da olacaktır.
Devam edersek, sorumuz, ABD’nin neden şimdi güç kullanma inancında olduğuydu. Başkan, muhaliflerinin uzun zamandır dile getirdiği Saddam Hüseyin konusunda, güçlü suçlamalarla soruyu cevapladı. Kitle imha silahları, denetçiler, insan hakları, savaş ve terör mahkumları ile ilgili olarak apaçık ve sarih deliller üzerinde odaklandı. Her keresinde Başkan, Saddam Hüseyin’in sözünde durmadığını ve BM kararlarını hiçbir cezaya maruz kalmadan çiğnediğini söyledi. ‘Her sözünü çiğnemekle, –aldatma ve zulümleriyle– Saddam Hüseyin olayı kendi aleyhine çevirdi.’
Aynı değerde önemli olan başka bir şey ise Başkan Bush’un söylemedikleri. Genel olarak ızdırap çeken Irak halkından, Irak’ın bölgesel komşularına ve dünya için teşkil ettiği tehditten bahsetti. Fakat ne Irak’ın 11 Eylül terör saldırısıyla bağlantısını kurdu, ne de –ABD eski başkanlarından birine yönelik suikast teşebbüsü ve kayıp ABD pilotu konusu hariç– ABD’nin diğer temel çıkarlarını ön plana sürmedi.
Irak’a yönelik olarak başkan daha sonra kendine ait şu soruları sordu: ‘Güvenlik Konseyi kararları uygulanacak mı veya hiçbir sonuç alınmadan bertaraf mı edilecek? Birleşmiş Milletler kuruluş amacına hizmet mi edecek; yoksa bunlar göz ardı mı edilecek? Bu noktadan hareketle Irak’la ilgili kararlar konusunda ABD’nin neden güç kullanılması gerektiğine inandığı ve yıllar süren hareketsizlikten sonra Birleşmiş Milletler’in neden şimdi uyuşmazlık içinde olduğu şeklinde sorular uzatılabilir.
Hükümetin şimdiki meydan okuması BM’yi ilkeleri üzerinde harekete geçmeye ikna etmek üzerinedir. Bunun için, başkanın, kamu çıkarlarımızın karşılanması konusunda BM Güvenlik Konseyi ile yeni bir çözüm oluşturulması yönünde sunduğu teklif üzerinde diplomatik bir takip gerekmektedir.
Çözüm basit, açık ve anlaşılması kolay olmalıdır. Ayrıca bunu desteklemek için –’tüm gerekli araçlarla’– yetki verilmelidir. Çözüm yeterli şekilde objektif olmalı, itaat veya itaatsizliğin kolayca yargılanabilmesi için unsurların apaçık olması gerekir ve Güvenlik Konseyi üyelerinin de ABD’nin tek başına eylem gerçekleştirmek için bahane aradığı yönünde görüş belirtmekten kaçınmaları gerekir.
Kesinlikle kabul edilmeyecek iki çözüm önerisi fikri vardır; birincisi Irak tarafından bir eyleme girişilmesi gerektiği, ikincisi ise daha sonra uygulama yetkisi verilmesidir. Bu Saddam Hüseyin’e elmayı iki kez ısırma şansı verecektir; birincisi itaate muhalefet ile, sonra ise uygulama kararı için mücadele ile. 1990 yılında Sovyetler Birliği, Irak’ın Kuveyt’i işgali ile ilgili olarak iki ayrı çözüm önerisi sunmuştu. ABD uygun bir şekilde bunu reddetmişti.
Silah denetçilerinin Irak’ta herhangi bir yere, herhangi bir zamanda ve hiçbir istisnaya maruz kalmadan gidebilmelerini sağlamak için yapılacak çözüm önerileri çağrıları, Irak’ın denetçileri engelleme veya geciktirme teşebbüslerini ortadan kaldırmak için bu denetçiler Irak topraklarında tercihan ABD komutası altında BM güvenlik gücüyle desteklenmelidir. Bu tür zorlayıcı bir denetlemeyi sağlama konusundaki bir başarısızlık, daha önceki denetleme rejiminin de başarısızlığının bir sebebidir.
Herhangi bir çözüm, Saddam Hüseyin’e itaat etmesi için verilecek son bir mühleti kesinlikle içermelidir. Bu son mühlet askeri planlamacılar tarafından koordine edilmeli, yeni çözüm önerisini veya eskisini tatbik için bölgeye yeterli kadar gücü sevk etme konusunda bu planlamacılara yeteri kadar süre verilmelidir (eğer yeni bir çözüm önerisi olacaksa). Ve o planlamacılar üye ülkelerin ve dünyanın ne kadar ciddi olduğumuzu görmeleri için gerekli teçhizatı en kısa zamanda bölgeye nakletmelidir. Böylece tüm gerekli adımlara –askeri güç vs.– başvurmak büyük bir ihtimalle rejim değişikliğini sağlamış olacaktır. Bunun için ABD’nin işgal ve Saddam sonrası Irak yönetimi için detaylı bir planı olmalıdır. Ve tabii ki, güç kullanılmadan önce sonunun yaklaştığını hisseden Saddam Hüseyin’in ABD veya BM güçlerine, Irak’ın düşmanlarına ve İsrail’in de aralarında bulunduğu bölgesel komşularına yönelik kitle imha silahları kullanma riskine karşı hükümetin siyasi ve askeri planlamacılarının bir stratejisi olmalıdır.
Güvenlik Konseyi’ne üyelik ve sırayla liderlik yüzünden, veto ihtimali de dahil, güç kullanımı konusunda yetki verilmesi oldukça güç bir politik görev olacaktır. Dikkatli bir planlama ve Başkan ile Dışişleri Bakanı’nın da bu konuda devreye girmesi muhtemelen gerekmektedir.
Eğer Güvenlik Konseyi’nden ya veto tehdidinden dolayı ya da oy eksikliğinden dolayı makul ve tatmin edici bir çözüm önerisi çıkaramayacağımız aşikar hale gelirse, hangi yolu takip edeceğimizi ve oylama için çağrıda bulunup bulunmayacağımızı dikkatlice gözden geçirmeliyiz. Böyle yapmakla dünya, hangi ülkelerin doğruyu yaptığını, hangilerinin ise problem çıkardığını görecektir.
İnanıyorum ki, Güvenlik Konseyi’nden yeni bir karar çıksa da çıkmasa da Başkan daha ileri gitme konusunda niyetini iyice belli etmiştir. Daimi haklar ve insanlığın umudu için Başkan, ABD’nin güvenliği destekleyeceğini söyledi. Yalnız veya bazı kilit müttefiklerle birlikte hareket girişimi –siyasi, ekonomik ve ABD’nin diğer dış politik çıkarları açısından– çok daha pahalıya mal olacaktır. Fakat üzülerek söylemeliyim ki, hiçbir şey yapmamak potansiyel olarak çok daha pahalıya mal olacaktır.
Kazan veya kaybet, BM’ye gitmek ayrıca Başkan’a Amerikan halkının desteğini sağlama imkanı sunacaktır, onun için, her ne kadar yasal olarak gerekmese de politik olarak Kongre’nin onayı da büyük bir askeri harekat için arzu ediliyor.
Eğer BM kendi kararları konusunda yetki vermede başarısız olursa bu gerçekten üzücü bir durum olacaktır. Bu da dünya örgütünü, konuyla alakalı olmadığı şeklinde bir ithamla yüz yüze bırakacak, kararları da taraftarları ve aleyhtarları arasında, tartışma egzersizlerinin yapıldığı, kuru bir gürültü ve kızgınlığın hakim olduğu bir yer olarak dikkati nazara alınacaktır.
1989–1992 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanlığı görevinde bulundu. (The Washington Post – 15 Eylül 2002)
17.09.2002
|