|
Fırsat
Kentleşme, ticaretin artması, uluslararası nitelik kazanması, eğitim ve iletişim teknolojisindeki hızlı değişim, eşzamanlı olarak idari ve siyasi yapının da belli bir değişime uğramasını zorluyor.
Çoğu siyaset bilimcinin, “toplum siyasetçilerden çok daha öndedir” dediği durum, bu, kendini ebedi olarak sabitlemiş bürokratik merkez ile kendi iç dokusunda hızla değişmekte olan toplum arasındaki derin mesafeye işaret ediyor. Gerçekte değişen duruma göre kendini uyarlamada zorluk çeken siyaset değil, bürokrasidir.
Halkın karar mekanizmaları üzerinde etkili olduğu, serbest tartışma, müzakere ve örgütlü muhalefetin hukuki güvenceler altında iş gördüğü rejimlerde belirleyici olan siyasettir. Siyaset iktidar ilişkisini tayin eder; iktidar demokrasilerde halk tarafından belirlenir.
Türkiye’de ve bütün İslam dünyasında siyaseti tayin eden gerçek aktörler bürokratik merkezde yoğunlaşmış dar çevrelerdir. Bu açıdan aslında halk ile siyaset arasında değil, toplum ile bürokratik merkez arasında belirgin bir yabancılaşma yaşanmaktadır. Kendini “İslam dünyasına model” olarak sunan Türkiye’de en klasik şekliyle dahi olsa, demokrasi temsil sorununu çözebilmiş değildir.
Her seferinde halkın umut bağladığı siyasi partiler, bir süre sonra merkezin öngörülerine ve taleplerine göre bütün temel varsayımlarını gözden geçiriyorlar, halkın taleplerini ayak bağı görmeye başlıyorlar. Çünkü Türk modernleşme projesinin tanımlayıcı çerçevesine göre, siyasi partiler modernizasyonun taşıyıcı araçlarıdır ve bu görünmez misyonları dolayısıyla, tıpkı idari yapı gibi yukarıdan aşağıya doğru bir örgütlenme ve fonksiyon görme modelini esas almışlardır. Parti içi demokrasinin olmaması, partilerin devletin idari yapısının süren geleneğinin teminatıdır. Burada hukuk, siyasetin asıl sahibi ve hakiki aktörü durumundaki halka karşı kontra tedbirler babında ele alınır ve sık sık siyasete müdahale eder.
Siyasi sistemin geneline hakim olan mantaliteye bakıldığında, adına “siyasi merkez” denen alanın aslında sivil siyasete ve siyasetçiye değil, siyasi/resmi topluma ait olduğu görülür. Bu açıdan çok partili hayata geçişimizden beri merkez sağ ve merkez sol partiler halka ait olmamışlardır. Bugün de aynı misyona sahip olan partiler halkın taleplerine göre değil, bürokratik merkezin öngörülerine göre kendilerini konumlandırmaktadırlar.
Eğer çevre güçlerin desteğine sahip bir partinin “siyasi merkeze doğru yürüdüğü” veya “merkez partisi” olduğu yönünde kuvvetli bir belirti varsa, bundan, o partinin en kısa ve en uygun zamanda halkı unutacağı ve gözünü hep merkezdeki çekirdeğe çevireceği sonucunu çıkarabiliriz. AP, (eski) CHP ve DSP gibi partilerin bitmesine yol açmış bulunan en önemli amil budur. Bu yüzdendir ki, 1950’den bu yana geniş halk kitleleri neredeyse devrevi olarak parti değiştirmekte ve fakat her defasında açık bir şekilde aldatılmaktadır.
Belli bir ölçüde merkezkaç güçlerin sesine kulak veren Adnan Menderes, Turgut Özal ve Necmettin Erbakan’ın başına gelenleri biliyoruz.
3 Kasım seçimleriyle esen rüzgar neredeyse bir romantizma, yeni bir umuda dönüşüyor. Ne CHP merkez soldur ne AKP merkez sağdır. Merkezde mevzi tutup milyonların sesine kulaklarını tıkayan partiler şimdi barajın altında bulunuyorlar. Halk “yeni olan”a kendi anlam boyutundan –belki de bir daha düş kırıklığına uğrama pahasına– bir şeyler katarak sandığa gitmeye hazırlanıyor. AKP–CHP koalisyonunun çatısı kurulmuş vaziyette. Bu da neredeyse herkesin üzerine ittifak ettiği bir formül görünümünde.
Ancak siyasi merkez ve onunla eşgüdüm halinde çalışan medya bu iki partiyi geleneksel iki mihvere oturtmak için elinden geleni yapıyor. Sonucu tayin edecek olan Türkiye’nin yarım yüzyıldır yaşadığı tecrübenin bizi nerelere götüreceği hususudur. Maruz kaldığı ağır hasarlara rağmen toplumsal ana gövde, kendi öz varlığı, tarihi ve diniyle barışıktır. Dünyaya bu özelliğiyle katılma yönünde somut irade beyanında bulunmaktadır. Ya siyasi tarih tekerrür edecek ya da çevrede birikmiş bulunan büyük toplumsal enerji siyasi alana adım atıp merkezi dönüştürme fırsatını yakalayacaktır.
18.09.2002
|